Suzan
11 Ekim 2019 Öykü

Suzan


Twitter'da Paylaş
1

Suzan'ın odasındayım. Hava karanlık. O öleli elli iki gün olmuş. Evin her yerinde derin bir yas var. Perdenin arkasından görünen bulutlar, siyah bir leke gibi duruyor gökyüzünde.Zevkle döşenmiş odanın duvarlarında gezdiriyorum gözlerimi. İz dolu duvarlar. Cümle izi, aşk izi, hayat izi... Suzan burda o kadar çok zaman geçirmiş ki, en büyük izler hep bu odada kalmış. Odanın tam ortasında büyük, ceviz rengi bir sehpa var. Duvarlar boydan boya, büyük bir kitaplıkla kaplı. Kitaplar yayınevlerine, renklerine, kalınlıklarına, türlerine göre dizilmiş. Uzun zamandır Suzan ile birlikte yaşıyor olmama rağmen ilk kez bu kadar yakından inceliyorum kütüphanesini. Burası onun özel alanı olduğu için bu kadar yaklaşmaya hiç cesaret edemedim. Gizli saklıydı o, kitaplarını yazarken bile odasının önünden geçmezdim. Bilirdim, ayak sesi duysa bütün dikkati dağılırdı. O yazarken Şimal'i bile kapatırdım salona. Hayvancağız ordan çıkmak için çok çırpınır ama çıkamazdı, o çalışma saati bitene kadar. Böyle böyle öğrendi Şimal de, Suzan odasına çekildiği anda salona fırlar, L koltuğun arkasında uyumaya hazırlanırdı, kalvyeden gelen ses kesilene kadar. Çok özledim. Özlemek, kartopuna benziyor renksiz, soğuk, üşütücü, eriyip leke bırakan bir duygu.

Elli iki günün sonunda girdiğim bu odada, onun izi olan her nesneye titreyerek dokunuyorum. Ceviz masanın altındaki gizli çekmeceyi açıyorum.Çekmece tozlu... Kesik soluklar alıyor sanki çekmece. Üzeri toz kaplı, siyah ciltli defterler üst üste konulmuş. Elimi uzatıyorum, sonra vazgeçiyorum. Çekmecenin dibinde can çekişen karabataklara benziyor kalın ciltliler. Çekmeceyi kapatıyorum, dokunamıyorum defterlere. Kaybettiğim günlüğüm geliyor aklıma. Bir doktorun tavsiyesiyle yazmaya başladığım defterimi kaybettiğimde Suzan'la henüz tanışmıştım. “İnsan, ne çok şeyi kaybediyor hayatı boyunca, en yakınını, en sevdiğini, en çok kullandığını, en az hırpaladığını... Bir çok şeyi yitiriyor, üzülüyor, ağlıyor, canı yanıyor, nefes alamayacağını hissediyor. Azalıyor sonra bu hisler, acılar diniyor, kanayan taraflar kabulk bağlıyor, üstü kanapıyor, derine gömülüyor. Öyle öyle ömür geçiyor,” demişti Suzan bana, bir köşeye sinmiş kaybettiğim defter için ağlarken. Acım azalmış, izi kalmıştı. Altı üstü bir defterdi oysa kaybettiğim. Suzan beni tam da o günün akşamında evine davet etmişti. Tuhaf bir kadındı. Fazla doğrucu, fazla kırılgan, fazla çocuksu. Bazı günler, sessiz bir hüzne kapılır kimseyle konuşmazdı. Ellerinin arasından oyuncağı alınmış çocuk gibi küskün bakardı herkese. Çok sevilmezdi, oyunculuğu eleştirilir, arkasından konuşulur, yediği, giydiği, içtiği dahi dikkatle izlenirdi. Çok sevilmeyenin çekiliğini taşırdı üstünde. Bunu keşfeden bir tek ben değildim ama ondan en fazla etkilenen bendim.

Kırklı yaşlarında, diri, bakır renk saçlı, taze görünümlüydü Suzan. Yirmili yaşlarında genç bir kadın olarak çok etkilenmiştim ondan. O konuşunca aklım fikrim şaşıyor, gülümsüyor, düşünüyor, ağlıyor, duygularımın karmaşık haline şaşıyordum. Evine gittiğim o akşam, yalın ve keyifliydi.Suzan'ın Adanalı muhafazakâr bir ailenin kızı olduğunu, oyunculuk bölümü okumak için tonlarca sıkıntı yaşadığını anlattı bana. Ben de ona hikâyemizin benzer tarafları olduğunu, Ankara'nın bir ilçesinde yaşayan, orta halli, kapalı bir ailenin ortanca kızı olduğumu, kaça kaça oyunculuk okuduğumu, babamın beni redettiğini ama annem ve kardeşleimin arkamda olduğunu anlattım. Gözlerimin içine öyle bir baktı ki, anladım, bir süre sonra “bir” olacaktım onunla.

Öyle de oldu, çalıştığımız özel tiyatroda aynı oyunda olmamızında birbirmize çok yakın durmamızın da önemli bir yeri vardı. Dario Fo'nun bir oyununda ikimiz de çılgın kadınları oynuyorduk. Oyun sonraları tartışıyor, konuşuyor, yazıyor çiziyorduk. Bir süre sonra, ayrılmaz ikili haline gelmiştik. Ruhlarımız, hayatlarımız, kanatlarımız hep birlikte çırpıyordu.

Ben arkadaşımın evinde kalıyordum, geçici olan misafirliğim uzamaya başlamıştı. Tam da o sıralarda Suzan'dan gelen teklif öyle cazip gelmişti ki kendimden geçmiştim.Hem Suzan vardı işin ucunda hem de herkesi bıktıran bu misafirlikten kurtulacaktım.

Eşyalarımı toplayıp onun evine taşındım. Moda'da, denize nazır, çok estetik döşenmiş bie evi vardı Suzan'ın. Odamı hazırlamıştı Suzan, balkonlu, küçük denmeyecek, sarıya boyanmış, kitaplığı olan bir odaydı. Eşyalarımı birlikte yerleştirdikten sonra, mutfağa girmiştik. Menemen, karpuz, kavun, beyaz peynir ve birer kadeh rakıdan oluşan soframız bizi gecenin sonuna kadar götürmüştü. O sıcak temmuz akşamından ertesi günün sabahına kadar uzanan sohbetimizde Suzan'a olan hayranlığım biraz daha artmıştı. Öyle güzel gülümsüyordu ki, dağları çatlatıyordu her güldüğünde.

O geceden sonra hayatımız birlik ve düzen içinde akıyordu. Sessizliğe gömüldüğümüz saatler hariç, evin içinde hep bir neşe vardı. Suzan abla oyunculuğunun yanı sıra çocuk kitabı yazarıydı. En son yazmaya uğraştığı kitabın metinlerini yazarken hepimizi gerim gerim gerse de dört duvar içindeki hayatımız oldukça keyifliydi. Ben, Suzan ve kedimiz Şimal kurguladığımız oyunun içinde üstümüze düşenleri hakkıyla oynuyorduk. Bir sabah kedimiz Şimal'i kaybettik. Şeker hastası olan kedimiz, kalp krizi geçirip ölmüştü. Kedimiz diyorum ama asıl Suzan'ın hayat arkadaşıydı o. Benim ailemde hayvan dediğin sadece dışarda yaşardı, bir hayvanla aynı evi paylaşmamıştım hiç. Ve ondan öğrendiğim o kadar çok duygu biriktirdim ki en az Suzan kadar sarstı beni ölümü. Onunla olan en güzel fotoğrafını astık salon duvarına. Ordan sinsi sinsi baktı bize. Suzan, Şimal'in ölümünden sonra birkaç günlüğüne, küçük bir tatile gitti. Sezon sonu olmasından dolayı, oyun programımız yoğun değildi ki olsa bile o bunu umursamaz yerine hemen başka birini hazırlardı. Nereye gittiğini bilmiyorum ama bildiğim tek şey geri geleceğiydi.

Onsuz ev, hem soğuktu hem de renksiz. Yemek yaptım bol bol o yokken, okudum, resim yaptım, temizlik yaptım, evdeki köşe bucakları kurcaladım. Merak ediyordum onu ve hâlâ merakımı giderememiştim. Birkaç gün sonra habersiz geldi Suzan, öyle sıkı sarıldı ki bana, anladım bir şey olmuştu. Nereye gittiğini, ne yaptığını sormadım ona, o da anlatmadı. İyi değildi, o bunu bana özellikle hissettiriyor ben de anladığımı ona gösteriyordum.

Oyun çıkışı bir akşam Moda'daki çay bahçesinde oturduk. Hava temmuz onun yüzü ocaktı. Anlatmaya hazırlandı, boğazını temizledi. Saçını topladı, tepesinde. Çay sipariş etti, pembe beyaz dudakları hareketlendi;

“Benim bir kızım var Nadire, adı Naz. Saçları uzun,kömür karası. Mis gibi kokuyor. Zeytinden biraz parlak gözleri var. Mis gibi kokuyor. Ona gittim, Londra'ya. Babası benden uzak tutuyor. Çünkü babası bana on altı yaşında tecavüz etti ve ailem beni onunla evlendirdi. Çünkü o benim amcamın oğluydu. Ailem beni onunla evlendirmek zorundaydı yoksa benim için ölüm onun için hapis olacaktı. İkimiz de buna karşı koyduk, hatta Hüseyin, yani Naz'ın babası teslim olmak istedi. Ama ne izin verdiler ne de bunu bir suç olarak gördüler. Hüseyin'i şeytan kandırmıştı. Ben de o şeytandım. Hüseyin pişmandı. Evlendikten sonra Adana'dan ayrıldık, Ben okumak istediğimi söyledim. Kabul etti. Pişmanlığı izin verdiriyordu ona tabii. O da kendi hayatında başka türlü ilişkiler yaşıyor ve benden saklamıyordu. Ortaya çıkmadığı sürece, benim ilişki yaşamama da ses etmiyordu. Sonra Naz'a hamile olduğumu öğrendim. Okulu bitirmiştim o sırada. Naz'ı altı yaşına getirip işe başladım ve bir adama âşık oldum. Bu kez çok tutkulu bir aşk ve açık açık bir ilişki sürdürüyorduk. Hüseyin bunu öğrenince, kıyamet koptu. Aldı Naz'ı gitti. Bir daha da gelmedi. Ne zaman kızımı özlesem, allem edip kallem edip gidiyorum Londra'ya. O beni hiç istemese de ben onu uzaktan izliyorum. Gölgesini kokluyorum Nadire, Ona o kadar hasrettim ki... Çocuk kitabı yazmaya  da böyle başladım. Özellikle kullanmadım adımı, belki benim kitaplarımı okur diye. Hisseder, anlamaya çalışır, nefreti törpülenir diye. Oldu mu olmadı mı bilmiyorum ama, sadece bir kez çıktım karşısına, o da çocukluğun verdiği acımasızlıkla bakıp yüzüme, konuşmadı benimle. Londra'ya yeni gittikleri zamandı. Önceleri çok uğraştım, mahkemeler, davalar, ama erkek zihniyeti ne yenildim. Zina davasından kazandı, genç yaşta yaşadıklarımı küçümseyerek, hatta yok sayarak ona verdiler Naz'ımı. Çok düştüm, süründüm, sorguladım ama toparlandım. Kendime inanmayı öğrendim. Çocuğun için bile olsa düşmemeyi, kendin olmayı, haklıysan vazgeçmemeyi,sevginin tek taraflıda yaşanabildiğini. Acısıyla, gülüşüyle, kırgınlığı ve gözyaşıyla  tek taraflı olabildiğini.Yazmanın, okumanın, fotoğraflamanın, oynamanın anlamı ve derinliği kavradı beni bu düşüşten sonra."

Sustu. Çayından bir yudum daha aldı.

“Kalk gidelim Nadire, rüzgâr çıktı,” dedi.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Özgür Yücedal
Yazım hataları düzeltilmiş olsaymış hiç takınılmadan akacakmış. Hepsine rağmen tebrikler.
2:24 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR