İlk kez ölü yıkayacağım. Mezarlığın girişindeki gasilhanenin önünde, onu getirmelerini bekliyorum. Oturduğum bankın cilası sökülmüş, sürtünmenin etkisiyle aşınan yüzey, pantolonuma takılıyor. Kumaşı çekiştirip yana kayıyorum. Cenazelerini bekleyenler, düzensiz bir yığın haline geliyor. Dikkatim, yerlerde sürünen genç kadına yöneliyor. Yakınları onu kaldırmak için kollarını tutsalar da o, hepsini başından gönderiyor. Üstü, başı toz içinde, yanakları kızarmış, gözleri şiş. Onun, ailesinden ve akrabalarından yardım alamayacağının farkında olduğunu seziyorum. Kim, ona "Metanetli ol." dese, bakışları delici bir mermiye dönüşüyor. Ağzından sürekli aynı kelime çıkıyor, sarsılıyorum.
Gözlerimi onun üzerinden ayırıp sigara yakıyorum. Kafamı başka yere çevirmeye çalışıyorum, boşuna. Kadının avazı, serviyi kabuğundan ayıracak güce sahip. Onun için üzülmemle, yanlış düşündüğümü anlamam bir oluyor. İnsan, sevdiği için kahrolur, onun bu sevgiyi tatması büyük şans. O an, beklediğim ölü geliyor aklıma, sızı duymuyorum. Kas, yağ ve kemik dokularının altında saklanan sözleri görebilseydim, üzülebilirdim belki. Karnımızı şişiren, şakağımızı zonklatan hislerimiz, doğru sözcükleri kuşanıp açığa kavuşsaydı mezarlar, hesaplaşma yeri olmaktan çıkabilirdi. Evlerin içine gömülen sandıklar, açılmak için tabutların kırılmasını beklemezdi. Ölümün sağlaması olmazdı yaşamak.
Sırtıma dokunan elle kafamı çeviriyorum, Kenan gelmiş. Simsiyah giyinmiş, hiç şaşırmadım, çoğunluk gibi o da matemin rengini siyah zannediyor. Bu rengi öyle ezberlemişler ki kendi yaslarına başka renk edinememişler. Geçmişe baktığımızda, beyaz ile gök rengi de matemi temsil eder. Neyse, tarihçi kimliğimden sıyrılmalıyım, şimdi hiç sırası değil. Kenan'ın eğik omuzları, boyunun uzunluğunu gölgeliyor. "Gelmezsin zannetmiştim." dediğinde müstehzi gülümsüyorum. Ne zannetmiştin? Bu görüşmeyi kaçıracağımı mı? Ona cevap vermek yerine banktan kalkıp gidiyorum."Nereye gidiyorsun Selim?" diye bağırıyor ardımdan. "Cehennemin dibine." diyorum, mırıltılarım duyulmuyor. Alan darlaşıyor, ciğerimdeki kerpeten dilime ulaşıyor, kilitleniyorum.
Ben de ağıtlar yakabilmek isterdim, şu kadın gibi dövünebilmek. Ne zaman geleceksin, ne zaman karşılaşacağız seninle? Peki, "neden?" diye sayıkladığım akşamların tortusu ne olacak? Geçti, inan geçti artık sormuyorum. Kabullendim, eksikliğini hiç hissetmedim. Yalan. İliklerime dek hissettim, buruldum, kızdım ama senden nefret edemedim. İnsan, boşluğuna kin güder mi? En fazla onu oyuk haline getirir. İçine kendini gömdüğü devasa oyuk.
Ufak çöp kutusunun yanında dikilirken Kenan'ın bana doğru geldiğini görüyorum. "Getirdiler, hadi." demesiyle ağzımda toprak tadı duyuyorum. Elli metrelik yol, gözüme çok uzun geliyor, adımlarım kesikleşiyor. Bulanıyorum. Ne yaparsam geçer bu buğu, merceğim ne zaman netleşir? Hani her şeye hazırlıklıydım. Teoriyle pratik birbirini hiç tutmuyor, ikisinin arasında genişleyen fark beni düşürüyor. Çevreye baktığımda başlangıçtaki kadını göremiyorum. Onun yerini başkaları almış, mezarlıkta süreklilik var, hiç durağanlaşmıyor.
İçeriye girmeden önce tabutu görüyorum. Onu dikey şekilde duvara yaslamışlar. Uzun ve dar. Boyutlarının tam bana göre olduğunu düşünüyorum. Zihnimi toparlayıp gasilhaneye girince etrafı inceliyorum. Burası küçük bir odadan farksız. Duvarlara fayans döşenmiş. Sağ köşede iki metal dolap duruyor. Kapaklarını açıp bakıyorum, tedirginim biraz. Ondan fazla beyaz havlu alt alta yerleştirilmiş, bazısı yıkanmaktan grileşmiş. Raflara pamuk, gül suyu, tuzu andıran kafurun otu, beyaz kalıp sabunlar ve çörekotu dizilmiş. Dolapların ilerisindeki lavabo eskimiş. Alanın ortasındaki teneşir, üç ayakla desteklenmiş. Ortadaki ayağa monte edilen duş başlığı ıslak zemine doğru sarkıyor. Duş başlığının hortumunu düzeltip teneşire dokunuyorum, soğuk. Teneşirin üzerindeki yarıklardan sızan su, bir ölümün başka ölüme sızmasını, yalanların gerçeğe saklanmasını çağrıştırıyor. Ölüm hiç eskimiyor, yenileniyor durmadan. Ağıtlar, hesaplaşmalar, sorular biriktirerek genişliyor.
Dikkatimi dağıtmak için teneşire yakından baktığımı fark eden Kenan, "Etrafı gözlemlemenin sırası mı? Şimdi getiriyorlar." diyor. Söylediklerinden hoşlanmadığımı, kaşlarımı kaldırarak ona belli ediyorum. Kısa süre karşılıklı susuyoruz. Rahatsız edici sessizliğimizde, kavga saklı. Aramızdaki görülmemiş muhasebe, gerginliği çoğaltıyor. Damağımı yırtan sözcükleri güçlükle zapt ediyorum. Görevliler, cesedi getirince arkamı dönüyorum. Kenan, onlarla konuşurken ilgisiz duruşumu korumaya çalışıyorum. Görevliler gidince, onun üzerine eğiliyorum. Kenan, beni izliyor, gözleri nemli. "İyi misin?" diye soruyor. Dişlerimi sıkıyorum. Görmüyor musun berbat hâldeyim diyemiyorum.
Onun suratının tasavvur ettiğimle alakası olmadığını dehşetle kavrıyorum. Esmer, avurtları çökmüş, boynundan alnına dek sayısız çizgi uzanıyor. Vücudu gürbüzlüğünü yitirmiş, etleri gevşek. Yine de onun gözlerini görme arzuma karşı koyamıyorum. Uzun, kıvrık kirpiklerini tutup açarsam, hakikati öğreneceğime inanıyorum. Göz kapağının incecik derisini kaldırmaya çalışıyorum. Kenan, elime vurup "Napıyosun oğlum bırak." diyor, feleği şaşmış hâlde. "Gözlerine bakmam gerek." diye, iki kez yineliyorum. "Hasbinallaaaah çattık." deyip bana sinirleniyor, "Hadi işimize bakalım hadi koçum." deyip onun omzuna dokunuyor.
Onu sırt üstü çeviriyoruz, ayakları kıbleye bakıyor. Kenan, eline peştamalı alıp onun avret yerlerini usulca örtüyor. Çorak toprakları andıran derisinden kemikleri fırlıyor. Dirsek kemiğinin prizma şekli dağa benziyor, sönmüş bir dağa. İkimiz aynı anda, onu yıkamaya niyet edip besmele çekiyoruz. Köşedeki bez parçasını parmaklarıma sarıyorum. Kenan, "Gufraneke ya Rahman" diyor güçlükle. Ona eşlik ediyorum. Sen onu bağışla Allah'ım, sen onu bağışla. "Yıkama bitene dek bu sözü tekrar etmen lazım, unutma." diye bana hatırlattığında, "Unutmam." diyorum, "Unutmam."
"Avret yerlerini ben temizlerim." diyor sıkıntıyla. Başımı aşağı sallayıp ona onay veriyorum. Çok defa ölü yıkamış gibi örtünün altına elini daldırıyor. Daha önce birini yıkayıp yıkamadığını anımsamaya çalışıyorum. Aklıma kimse gelmiyor. İşini bitirince, ona abdest aldırıyor. Ben de onun morarmaya yüz tutmuş dudaklarının içini, dışını siliyorum. Dişleri çok kirlenmiş, minesi pas rengi. Zayıflıktan karnı içine göçmüş, bacakları kopmaya hazır çift urgan. Kenan, "Burun deliklerini silmeyi unuttun." deyince göbeğine doğru inen elimi, yukarıya kaydırıyorum. Burnunu, göbek deliğini mümkün mertebe siliyorum. Duş başlığını açıp ellerini, kollarını temizliyorum. Güçsüz kolları, elimden kayıp düşmesin diye bileklerini sıkıca tutuyorum. Ellerinin üzerindeki iri, kahverengi lekelere takılıyorum. Derisinin değişimini hiç göremedim. Tazeliğini hiç. Duyduğum sızı, göğsümü delip geçiyor. Ellerimi pantolonuma silip eşiğe çıkıyorum. Hava kasvetli, yaprak kıpırdamıyor. Serinlik istiyorum hatta burayı yıkacak bir fırtına.
Geri döndüğümde, onun bedenini köpüklerle kaplanmış buluyorum. Beyaz sabun kokusuyla, her pazar kazanda yıkandığım anlara gidiyorum. Babamı görme arzumu yitirmediğim günlere. Kenan, "Yardım et de çevirelim." dediğinde onu hemen tutuyorum. Çıkık omuz başları, avuçlarıma batıyor. Kenan, onun karnını ovalarken dayanamıyorum. "Kahroldun değil mi?" diye soruyorum.
Alnını kırıştırıyor. "O ne biçim soru. Sen üzülmedin mi?"
Alıklaşıyorum. "Üzüldüm. Ama o öldüğü için değil. Senin, hayatım boyunca bana yalan söylediğini öğrendiğim için üzüldüm."
"Mecburdum. Bir şey bildiğin yok." dediğinde mermerdeki köpükler, ayakkabılarının ucuna damlıyor.
"Şaşı, çakır demektense kör de, kurtul abi." diyorum, sesim yüksek çıkıyor. Konuşmayı sürdüresim yok. Tam ağzını açacağı sırada ona dur işareti yapıyorum. Susuyor. Arkamı dönüp metal dolabı açıyorum, havlulardan birini rastgele çekip alıyorum. Yüzeydeki iplikler, ponza taşı kadar sertleşmiş. Bunların, onun derisini tahriş edebileceğini düşünüyorum. Sonra, öldüğü geliyor hatırıma. Ölüler hissedemez. Ölüler gülemez. Ölüler sarılamaz. Ölüler bağıramaz. Ölüler sevemez. Annemin neden bana bakıp ağladığını anlıyorum. Yüzüm, babama çok benziyor.
Birazdan onu sarıp sarmalayacağız, böcekler gelmesin diye tenine çörekotu serpeceğiz. Hâlbuki böcekler gelecek, onu kemirip lime lime edecekler. Cenazesi, olmayan ailemizi bir araya toplayacak. Annemin son anda çıkıp gelmesiyle parçalı bütün olacağız. Sonra, "Nasıl bilirdiniz?" diye soracak imam. "Bilmezdim." dediğimde, dilimin ucundaki sözler çürüyecek. Kefenlenmiş vücudu çukura yerleştirildiğinde, onun üzerine konulan beton bloklara benzeyeceğim. Ağırlaşacağım. Güçlükle tuttuğum kürek, sırtıma zıpkın olacak. Görülmemiş hesaplaşmalarla ezileceğim. Hiç tanımadığım birine duyduğum hasreti kimseye itiraf edemeyeceğim. İmam, ona teselli verdiğinde unutulmuş bir dil hâlinde kaçıp gideceğim mezarlıktan.






