Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

24 Ekim 2018

Öykü

Tahliye

Korkut Kabapalamut

Paylaş

8

0


Kapı çalındığında mutfakta tek başıma oturmuş spagetti yiyordum. Gerçek bir soylu gibi, katlanmış bir peçetenin kenarıyla dudaklarımı kibarca temizledikten sonra kalkıp, normalde pek aranıp sorulan biri olmadığımdan kuvvetli bir merak duygusu eşliğinde kapıyı açtım. Karşımda, ikisi önde ikisi arkada olmak üzere turuncu rengi tulum giymiş dört iriyarı adam görünce, önce basit bir hata olduğunu düşündüm. Herhalde bir taşınma işi için binaya gelmişler, sonra da yanlış dairenin kapısını çalmışlardı. Bu mantıklı varsayımım, öndeki adamlardan sağda duranı, biraz daha iriyarı olanı kendinden son derece emin, ürkütücü bir sesle,  ‘’Burak K. siz misiniz beyefendi?’’ diye sorunca büyük ölçüde kan kaybetti. Bir an, ‘’Hayır kesinlikle ben değilim!’’ demem çok daha yerinde olur diye düşündümse de, adamın bunu sırf formalite gereği sorduğunu, gerçekte kim olduğumu kesinlikle bildiğini bakışlarından okuyunca soruyu olumlu yanıtlamaya karar verdim. Belki de olumlu bir başlangıç yaparsak, sürecin sonuna kadar hiçbir tatsızlık yaşanmazdı.

    Fazlasıyla iyimser düşünmüşüm. Adam sorusu teyit edilince, beni sağ kolumdan yana doğru sertçe itip bir süre etrafa bakındıktan sonra salonuma daldı. Arkadaşları da kendisini sadık birer köpek ya da iri ördek yavrularıymış gibi takip etti. Ben kendi adıma, olacakları izlemek üzere salonun tam ortasında durup kollarımı kavuşturarak soğukkanlılıkla beklemeyi yeğledim. Turuncu tulumlu esrarengiz adamlar hiç vakit yitirmeden eşyalarımı kabaca tutup kaldırmaya, arkasından da paytak adımlarla taşımaya koyuldu. Haklı olarak, “Ne yapıyorsunuz siz, kafayı mı yediniz?” diye sordumsa da,  tahmin ettiğim üzere beni duymazdan gelip zorlayıcı mesailerini sürdürdüler. Hâlbuki onlar kadar değilse de ben de oldukça irikıyımdım. Uzun süredir tartılmıyorsam bile herhalde yaklaşık yüz kilo çekerdim. Sanırım dört yerine tek bir kişi olsalar (daha doğrusu olsa), bana karşı bu derece küstahça davranma cesaretini asla kendilerinde bulamazlardı (bulamazdı).

    Polisi aramak saçma bir davranış olurdu. Zira benimle konuşan suratsız hamalın bir yandan işini görürken, diğer yandan göz ucuyla hareketlerimi kolladığı dikkatimden kaçmamıştı. Bakışları, “Sakın yanlış bir şey yapıp durduk yere canını acıtmama neden olma!” der gibiydi. Sezgileri güçlü biriydim; L harfinin dik çubuğu kâğıda geçirildiği an leblebi sözcüğü ve görüntüsü imgelemimde beliriverirdi. Bu yüzden soğukkanlılığımı korumaya, onlar bir açıklama yapıncaya kadar ağzımı hiç açmamaya karar verdim. Tabii, bir anda öfkeden kendimi kaybedip adamlardan en yakınımdakine saldırmam, dişlerini dökmeye kalkışmam da kesinlikle ihtimal dâhilindeydi. Geçmişte bu tür beklenebilir fakat ani çıkışlar yapmıştım. Uzun zaman ölçülü, uygarca davranmanın bedelini, kabahati o kadar da fazla olmayan birinden topluca tahsil etmeye kalkıştığım birkaç nahoş olayın anısı gözlerimin önünden hızla geçti.

    Bana sorarsanız, yapılan muamele her şeyden çok haciz işlemlerini andırıyordu. Bununla birlikte, meşru bir haciz işleminin mutlaka içermesi gereken pek çok unsurun olaydaki eksikliği de daha ilk bakışta sırıtıyordu. Bunların başlıcaları, bir haciz memuru ile avukatın varlığıydı. Tabii turuncu tulumlu adamlardan herhangi ikisi, sözünü ettiğim resmi sıfatlı şahıslar değilse; bilmediğim, bilmem de beklenemeyecek gizemli nedenlerle kılık değiştirmemişlerse. Bunlar son derece saçma seçenekler olduğundan işlemin belki de meşru sayılabileceği şıkkını derhal eledim. Zaten bana, birilerine bir miktar para borcum bulunduğunu, nedense borcumu vadesinde ödememeyi tercih ettiğimi söyleyen de yoktu. Şu an haksızlığa uğradığım, uğramamışsam bile aleyhime neden böyle bir uygulama gerçekleştirildiğinin bana birkaç sözcükle de olsa açıklanması gerektiği tartışmadan uzaktı. Sonuçta geri zekâlı ya da barbar değildim. Söylenenleri anlayabilir, sağduyuyla değerlendirebilirdim. Ya da belki mutfaktan kocaman bir bıçak alır, hatip olan hamala sahte bir taarruzda bulunabilir, bu sayede hepsini birden kaçırtabilirdim. Ama ne yazık ki henüz o derece sinirlenmemiş, delice çıkışlarda bulunacak kıvama gelememiştim.

    Biblolar da dâhil olmak üzere salondaki tüm eşyaların dışarı çıkartılıp kamyona itinayla yüklenmesinin ardından turuncu tulumlu adamlar çekip gitti. Gaza basmadan önce bana belki küçük, kısa da olsa bir açıklama yapabileceklerine dair cılız umudum da kamyonla aynı anda buharlaştı. Boş, kasvet verici salonda volta atarak düşünmeye çabaladım. Acaba rüya mı görüyordum? Gerçek hayatta böyle bir şeyin yaşanabileceğine öyle hemencecik inanıvermek istemiyordum. Eğer durup dururken bu derece mantıksız, anlamsız bir şey gerçekleşebiliyorsa, gelecekte kim bilir daha neler neler yaşanabilir, belki de bu olanlardan daha korkunç, esrarengiz bir olaylar zinciri tarafından kesin bir belirsizliğin, karmaşanın içine sürüklenebilirdim.   

    Düşünmekten, endişelenmekten yorgun düşünce yatak odama çekilip hiçbir şey olmamış gibi uyumaya karar verdim. Gerçi normal uyku saatime henüz yaklaşık beş saat vardı ama hiç de sıradan bir gün yaşamadığımdan bu kural dışı davranışım makul karşılanabilirdi. Yatağıma uzanıp yorganla tüm bedenimi sımsıkı örttüm. Hiçbir şey düşünmemek, kendime içinde huzurla yüzebileceğim bir zihinsel boşluk yaratmak için olağanüstü bir çaba harcamam gerektiyse de, sabah saat tam beşte dinlenmiş, bütünüyle de sakinleşmiş halde uyanınca gayretlerimin boşa gitmediğini fark ederek sevindim. Üstelik uykum ürkütücü düşlerle kirlenmemişti. Saçma bir saatte uyanık bulunmam dışında her şey yolundaymış gibi kısa süreli fakat elbette ki yanıltıcı bir duyguya kapılmaktan kurtulamadım.

    Aynı günün akşamı kapım yeniden çalındığında mutfakta oturmuş az önce motorcu çocuğun getirdiği pahalı, tatsız, epey de iri hamburgerimi vahşice kemiriyordum. Dudaklarımı bu kez gerçek bir aristokratın aksine süratle temizledikten sonra aynı hızla kalkıp kapıyı açtım. Turuncu tulumlu adamlar, her biri aynı konumda olmak üzere tıpkı matruşka bebekleri gibi işte yeniden karşımdaydı. Bu kez kim olduğumu sormayacaklardı. Tahmin ettiğim üzere, aynı suratsız eleman dünküne benzer, nefret ve küçümseme dolu bir el hareketiyle beni tekrar sertçe yana itip içeri girdikten, antrede birkaç saniye dikilip bir tür keşif de yaptıktan sonra, kapısı açık yatak odama hışımla daldı. Doğal olarak civcivler de arkasından seğirtip, derhal tutup kaldırılacak eşya arayışına başladılar. Hemen ardından ikisi yatağımı, diğer ikisi ise birer etajeri oflaya puflaya havalandırıp ağır hareketlerle taşımaya koyuldu. Nedense bu ikinci tahliye işlemi bana ilkine oranla daha makul bir uygulamaymış gibi göründü. Ne de olsa bir gün önce aynısını yaptıklarında neredeyse tamamen sessiz kalmış, aşırı, anlamsız derecede vakur davranmış, bu acayip girişime dolaylı yollardan da olsa izin vermiştim. Şimdi kalkıp herhangi bir itirazda bulunursam, durduk yere dünkü medeni tutumumla taban tabana zıt bir tavır içerisine girmiş olacak, kendimi gülünç duruma düşürecek, tam bir çıkmaza saplanacaktım. Bir ara, acaba adamlara taşıma işinde yardım etsem de en azından birkaç dakika daha önce defolup gitmelerini mi sağlasam, diye ciddi ciddi düşündümse de, bunun turuncu tulumlu adamlarca belki de onursuz, hatta kışkırtıcı bir davranış olarak kabul edilebileceği tehlikesi karşısında mutfağa geçip hamburgerimi soğuklaşıp iyice yavanlaşmadan bitirmeyi tercih ettim. Turuncu tulumlu adamlar bu kez de yatak odamı cascavlak ettikten sonra, tam da kendilerinden umulacağı üzere bir ‘’Hoşça kal’’ bile demeden çekip gitti. Herhangi bir açıklamada bulunmalarını bu deneyimimde zaten beklemediğimden bir hayal kırıklığı da yaşamadım. Sadece, ‘’Acaba yarın geldiklerinde hangi odayı boşaltacaklar,’’ diye kederle düşündüm. Muhtemelen binlerce kitap ve dergiyle dolu en büyük, en sevgili odama gelecekti sıra. Suratsız tulumlu, yatak odamda kalan son eşya parçası olan halıyı da dürüp omuzu üzerinde götürürken o odaya bir anlığına göz atmış, tatsız bir ifade yüzünü aynı kısa süreliğine yalayıp geçmişti. Acaba kitaplardan mı, yoksa ilk kez bir şeyleri paketleyip kutulamak zorunda kalacak olmaktan mı daha çok nefret ediyor bu ayı,  diye düşündüm. Hemen ardından bomboş yatak odama girip volta atmaya, zihnimde sonsuz büyüklükte bir iç uzay yaratıp, orada gittikçe küçülerek kaybolmaya çabaladım.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yüzüklerin Efendisi’nin Bilinmeyen Ada..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Sean Glatch

13 Ekim 2025

Serbest Dolaylı Anlatım: Üçüncü Tekil ..

Serbest dolaylı anlatım da tıpkı bilinç akışı gibi karakterin iç dünyasına odaklanır ama burada karakterin duygu ve düşünceleri önce düzenlenir ardından belli bir biçemde ifade edilir. Serbest dolaylı anlatımda yazar, hikâyeyi aktarmak için üçüncü ..

Devamı..

Denizin Canavarları: Kendi İzini Doğad..

Adalet Çavdar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024