Tanrı’ya Birkaç Basamak Kala
24 Kasım 2019 Öykü

Tanrı’ya Birkaç Basamak Kala


Twitter'da Paylaş
0

Sınıftan içeri girdiğinde çocukların gürültüsü birileri görünmeyen bir düğmeye basmışcasına bir anda kesildi. Cesim Bey bakışlarını tek tek öğrencilerin üzerinde dolaştırdı ve kürsüsüne oturdu. Oturduğu yerden onları süzmeye devam etti; yaptığınız ve yapacağınız her şeyi biliyorum der gibiydi sanki. Rahatsız edici bir şey vardı gözlerinde, karanlıkta parlayan bir çift kör kuyu gibi. Çocuklar onunla doğrudan göz teması kurmamaya gayret ederlerdi. Her sabah yanında getirdiği küçük karton kutuya odaklanırlardı daha çok. Cesim Bey bunun bilincinde olmanın verdiği hoşnutlukla bir elini kutunun üzerindeki ince sicim düğümünün üzerine koyup, çözecekmiş gibi yaptı, sonra ani bir hareketle elini çekti ve sınıfa dönerek,

“Her şey hak etmekle ilgilidir,” dedi. “Başınıza gelecek iyi şeyleri hak etmeniz gerekir, kötü şeyler de zaten hak ettiğiniz için başınıza gelmiştir.”

Kendisinin bu sahipsiz köy okulunda sekiz yıldır çürümekte olmasının da mutlaka bir sebebi olmalıydı, Tanrı boş iş yapmazdı ne de olsa.

Bunları düşünürken pencereden köyün tek geçim kaynağı olan kömür madeninin bacalarından gri birer hayalet gibi süzülen dumanlarını seyretti bir süre. Maden köyün hayli uzağında kalıyordu ama havayı kaplayan kara-gri bulutlar kilometrelerce uzaktan görülebiliyordu.

Çocukların neredeyse hepsinin babaları, şu an yerin yüzlerce metre altında, kara altını çıkarmak için toprağı kazıyorlardı. Hepsi de ölümüne fakirdiler. Babaları da öyleydi, dedeleri de. Ön tekerlek ve arka tekerlek birbirlerinden ayrılamazlar.

Koltuğundan ani bir hareketle kalkarak, tahtaya tebeşirle şunları yazdı:

Tarih: 17 Kasım 1977

Sınıf : 7.

Ders: Türkçe

“Evet, hafta sonu için size ne ödev vermiştim?”

Köy muhtarının aynı zamanda sınıf başkanı olan oğlu atıldı:

“Kendi yazdığımız bir şiiri sınıfta okuyacaktık öğretmenim.”

“Aferin arka tekerlek!”

Hiçbiri bu iki sözcükten oluşan deyimin ne anlama geldiğini bilmiyordu ama ‘tekerlek’ kelimesi hepsinin de yüzlerinde bir sırıtışa neden olmuştu tabii. Arka sıralardan birinde oturan sınıfın en tembel ve ümitsiz öğrencisi Kerim sırıtmakla yetinmedi, bir de kahkaha patlattı kalın sesiyle. Kerim sınıfın en tembeli olmakla birlikte, en iri (yaşça diğerlerinden büyüktü), en gözü pek ve Cesim’in gözünde en tehlikeli olanıydı. Babası madende çalışmayan birkaç çocuktan biriydi. Babası hiçbir yerde çalışmıyordu çünkü alkolikti. Çocuğun her gün yüzünün farklı yerlerinde morluklarla okula gelmesinin bir sebebi oydu. Diğeriyse sürekli kavga edecek birilerini bulmasıydı, kavga onun hayatını anlamlandıran tek şey olmuştu. Şiddet şiddeti doğurur.

Şimdi öğretmenine dik dik bakıyor, sırıtmaya devam ediyordu. Sınıfta onun doğrudan gözlerine bakabilen tek o vardı. Buna izin veremezdi, isyan duygusu tıpkı suya atılan bir çakıl taşının etrafında yarattığı küçük daireler gibi bir anda yayılabilir. Yılanın başını henüz küçükken ezmek gerekir. Elindeki tebeşiri sağ elinin olanca kuvvetiyle Kerim’e doğru fırlattı, tebeşir adeta bir mermi gibi çocuğun sağ kulağının çeperini yaladı, sıranın arkasındaki duvara çarpıp ikiye ayrıldı.

“Bir dahaki sefere gözüne nişan alacağım, emin ol!”

Gözüne nişan almıştı zaten.

Kerim başını önüne eğdi, dudaklarındaki alaycı tebessüm bir anda kayboldu. Boyun eğişi öğretmeninden korktuğu için değildi, şiddet onun hayatının doğal bir parçasıydı zaten. Bütün gözler ona çevrilmişti ve nefret doluydular. Bakışlarını onlardan kaçırdı. Çocuklar da başlarını kürsüden tarafa çevirip endişeyle kutuya bakmaya başladılar.

Cesim kutunun çocuklar üzerinde yarattığı etkiden memnun bir şekilde başını iki yana salladı.

“Hayattan hak etmeden hiçbir şey alamayız. Kim en güzel şiiri yazdıysa kutuyu açma şerefi ona ait olacak.”

Bunu duyunca bütün parmaklar büyük bir istekle havaya kalktı. Kerim hariç, kutu filan umurunda değildi onun, sadece diğerleri tarafından dışlanmak ağırına gidiyordu.

Ön sıralardan ufak tefek cılız bir kız öğrenciyi seçti Cesim. On üç yaşındaydı Oya, iki yandan örgülü saçları simsiyahtı, kömür gibi. Mavi önlüğünün üzerinde birkaç delik göze çarpıyordu ilk bakışta, ondan önce ablası giyiyordu önlüğü, birkaç yıl önce civar köylerden birinden babası yaşında bir çiftçiyle evlendirmişlerdi ablasını on yedisindeyken.

“Evet ne hazırladın bize oku bakalım!”

“Şiirimin adı Mehmet Bey öğretmenim, kendisi benim babam olur, onu anlattım bu şiirimde.”

Bunları söylerken göz ucuyla küçük karton kutuyu kesiyordu bir yandan. Bu sefer kesin ondaydı sıra:

Gecenin ayazında,

Gündüzün sıcağında

İşinin başında

Mehmet Bey.

Mehmet Bey çok çalışır,

Evine bir sıcak ekmeği zor taşır

Fakat mutludur

Çünkü gönlü zengindir.

Bitirdikten sonra, başını hafifçe öne eğerek sınıfı selamladı. Alkış bekledi ama çıt çıkmadı kimseden. Seyircilerin aynı zamanda rakip oldukları bir yarışmaydı bu. Yaptığı işten emin olan insanların taşıdığı güven duygusuyla öğretmenine baktı. Cesim pencereden uzakları seyrediyordu yine, sonra tahtaya, kızın yanına doğru birkaç adım attı. Tepeden tırnağa inceledi öğrencisini. Gözlerinde küçümseme ve bıkkınlık dolu bir bakış belirdi.

“Demek babanı anlattın bu şiirinde”

“Evet öğretmenim.”

“Baban zengin bir adam mı senin? Eğer öyleyse neden madende çalışıyor?”

Kız afalladı.

“Zengin değil öğretmenim, yani gönlü zengin sadece, varını yoğunu bizim için harcar.”

“Olmayan bir şeyi harcamak gerçekten zor olsa gerek. Neyse ki gönlü var ama, bozdurup bozdurup harcıyordur sizin için.” Sınıfa dönmüş sırıtıyordu. Onlarda kutuya sabırsızlıkla bakarak sırıttılar.

Oya'nın gözleri dolu dolu olmuştu, kutuyu filan unutmuştu, gözyaşlarını tutmaya çalışıyordu.

“Yerine geç, çocuklar arkadaşınızın şiirini nasıl buldunuz, bence şekil yönünden de, içerik olarak da son derece yetersiz, sığ ve basitti. Ayrıca içtenlik yoksun buldum, şunu unutmayın: Yazdığınız şeylerde dürüst ve samimi olun, ne kendinizi ne de sizi dinleyenleri karşılığı olmayan boş kavramlarla aptal yerine koymayın!”

Sırasına oturan zavallı kıza keskin bir bakış fırlattı;

“Oya, biliyor musun çocuğum, aslında baban sandığın kadar mutlu bir insan değil, başında sizin gibi belalar varken nasıl olabilir? Ömrünü tüketmeye çalışıyor sadece.”

Kız gözyaşlarını daha fazla tutamadı. Gözlerinden, dudaklarına oradan da sıraya damladılar küçük yağmur taneleri gibi.

Yaptığından zerre utanmamış hatta memnun olmuştu Cesim Bey. Gerçekler bize sunulduğu şekilde kabul edilmeliydi, ne eksik ne fazla. Elindeki kartlarla en iyisi yapmaya çalışırsın, ya da masadan kalkıp gideceksin. Bir de hile yapanlar vardı tabi, Tanrı onlar hakkında ne düşünüyordu acaba?

“Pekâlâ, şimdi kim gelecek bakalım?”

Parmağını sınıfın üzerinde dolaştırdı. Orta sıralardan birini işaret etti parmağı.

“Gel evladım.”

Faruk içlerinde şişman olan tek çocuktu. Bu sefalette o kiloları nasıl aldığına hayret ederdi Cesim.

Faruk heyecanla ve kendisinden beklenmeyecek bir çeviklikle sırasından kalktı, tahtanın önüne geldi. Öğretmeni bir elini çocuğun omzuna attı, gürbüz yüzüne, pembe yanaklarına baktı, güven duygusu sardı çocuğu kısa bir an.

“Arkadaşınız maşallah tam formunda bugün, sizin öğlen yemeklerinizi de mi o yiyor yoksa? ”

Sınıfta bir kahkaha tufanı koptu, Faruk’taki o güven duygusu sabun köpüğü gibi yok olup gitti anında. Başını utançla yere eğdi. Çocukların gözü kutudaydı.

Neden böyle yapıyordu ki öğretmeni, bir keresinde “kötü talih kör bir kurşun gibidir Faruk, kime isabet edeceği belli olmaz” demişti ona.

“Neyse yumurtla bakalım eserini dedi, kollarını kanat gibi belinin iki yanında oynatarak tavuk taklidi yaptı. Çocuklar kendi aralarında gülüştüler.

Faruk pembe yanakları utançtan kırmızı bir hal alarak cebinden çıkardığı yarısı yırtılmış kağıt parçasına yazdığı şiirini okumaya başladı:

Sevgi bir ormandır, insan bir ağaç

İnsan da bir ağaç gibi yeşerir

Ufacık bir sevgi yağmurundan,

O da serpilir güzelleşir.

Kalabalığı selamladı, alkış almadı.

Cesim çocuğun elinden kâğıdı aldı, yakın gözlüklerini taktı, sanki bir şeyi yakından incelemek istiyormuş gibi kâğıda baktı bir süre.

“Hımm. Enteresan.”

“Tamam” dedi Faruk içinden, bizden ne istediğini çözdüm galiba sonunda. Ödülü aldığı zaman açgözlülük yapmayacağına, arkadaşlarıyla da paylaşacağına söz verdi kendi kendine. Hocası haklıydı hem, kilosuna dikkat etmesi gerekiyordu.

“Çocuğum, lütfen söyler misin bana ailen seni sever mi, yani annen baban, kardeşlerin?”

Soru beklemediği yerden gelmişti, Faruk şaşırdı.

“Severler hocam, ben de onları çok severim.”

“Hımmm, peki Faruk o zaman bu sevgi yağmuru neden senin serpilip güzelleşmeni sağlamamış bu konuda bir fikrin var mı? Aslında biraz fazlaca serpilmişsin evladım bak orası doğru!”

Sıralardan yine kahkahalar yükseldi. Faruk ve küçük isyanı sınıfın da desteğiyle büyümeden bastırılmış olan Kerim dışında herkes gülüyordu.

“Çocuklar ben size az önce ne dedim? Yarattığınız şeylerde samimi olun, onlara ve kendinize yalan söylemeyin”

“Otur Faruk, ayrıca ödevini yaparken bari yemek yemeyi kes, kağıdın her yeri yağ içinde!”

Kâğıdı tiksintiyle buruşturarak çöpe attı. “Neden her şey bu kadar iğrenç, ben bunları hak edecek ne yaptım?”

Faruk utanç içinde, geçti yerine oturdu. Bari açgözlü olmayan, paylaşmayı seven biri kazansa ödülü diye geçirdi içinden. Öğle yemeği saatine ne kadar kalmıştı acaba?

“Eveet, şimdi kim geliyor, şanslı vatandaş kimmiş bakalım?” Tıpkı bir şovmen edasıyla sıraların arasında dolaşmaya başladı.

İşini seviyordu Cesim, aslında işini değil de şu anda sınıfta oynadığı rolünü seviyordu daha çok, okul onun küçük evreni gibiydi, kendisi buranın Tanrısıydı, her şey onun ellerindeydi, rahmet de ceza da ondan gelirdi.

Bu kez arka sıralardan birine şans vermek istedi canı. Ne kadar arkalarda oturuyorlarsa o kadar yetersizdiler. Bu da daha acınası ve komik yaratımlar demekti tabii.

“Sen gel bakalım Ahmet, ne yeteneklerin varmış göster bize.”

Ahmet hemen hiç konuşmayan sessiz, utangaç bir çocuktu. Tembel olduğu için değil, sınıfın ortalamasına göre hayli uzun olan boyundan dolayı arkada oturuyordu aslında.

“Hocam ben hakkımı başka bir arkadaşa devretsem.”

Az önceki kurbanların başına gelenlerden sonra korkuyordu çocuk. Korkusu ödül kazanma isteğini yenmişti.

“Olmaz öyle şey” dedi Cesim. “Haklar ve sorumluluklar hayatta her zaman bir arada yer alır, siz küçük zavallılar her şeyinizi haklarınıza endekslemişsiniz, sorumlulukları sırtlanan kimse yok zaten, dünyanın sorunu da bu !”

“Hadi gel tahtaya Leylek, sinirlendirme beni.” Bu lakabı çocuklar takmıştı Ahmet’e. Çırpı gibi incecik ve uzun bacakları gerçekten de bir leyleğinkileri andırıyordu.

İstemeye istemeye yerinden kalktı, tahtaya, Cesim’in yanına geldi, boyu ondan da uzundu.

Bu küçük ayrıntı Cesim’in canını sıktı biraz, çocuğun yanından uzaklaştı, köşede sınıfa hakim bir yerde karar kıldı.

“Hadi bakalım Ahmet söz senin!”

Ahmet yutkundu, ürkek bakışları sınıfın etrafında gezindi bir süre. Çocuklar heyecandan titreyen leylek bacaklarına bakıyorlardı, pantolonunun paçaları ayak bileklerinin hemen yukarısında son buluyordu. Dört yıldır aynı pantolonu giyiyordu, her yıl biraz daha bileklerinin üstüne çıkmasını saymazsak iyi durumdaydı, delik ya da yaması yoktu.

Uzun bir sessizlik içinde kalakaldı Ahmet, yok hayır yapamayacaktı şiir filan okuyamayacaktı, zaten şiir diye karaladığı şeyi kendi de beğenmemiş üstelik ordan burdan okuduğu şeyleri de katmıştı içine. Cesim’ in arayıp da bulamayacağı bir kozdu bu.

“Okuyamayacağım hocam, cidden, affedin. Ödül filan da istemiyorum hocam, ben hiçbir şeyi hak etmiyorum zaten. Yaprak gibi titriyordu. Koşup yerine oturmak istedi ama cesaret edemedi.”

Cesim bu tepkiye şaşırmıştı. Ne cevap vereceğini düşündü. Her ne kadar cesaretten uzak da olsa bu da bir çeşit isyan sayılmaz mıydı? Ödülü reddetmesi ise sınıfın tarihinde bir ilkti. Diğerleri için kötü örnek teşkil edebilirdi.

“Sen istemiyor olabilirsin ama diğer arkadaşların istiyorlar. Eğer şiirini okumazsan, yarışmaya burada son vereceğim ve kimse hiç bir şey alamayacak. Hatta bundan sonra ödül falan da olmayacak, nankör insanlar hiçbir şeye sahip olmayı hak etmezler.”

Bunları söylerken sesi öyle üst perdeden çıkmıştı ki, çocuklar da gaza geldiler, ödülün kaldırılacağı, ödülsüz bir yarışmanın cehennemden bir farkı kalmayacağı düşüncesinin küçük yüreklerine verdiği tarifsiz sıkıntı hissiyle hep bir ağızdan “nankör, nankörsün sen leylek bacaklı korkak pis nankör!” diye bağırmaya başladılar. Sınıf şimdi tam bir karnaval yerine dönmüştü. Bir yandan bağırıyorlar, bir yandan da kalem kağıt ellerine ne geçerse Ahmet’e fırlatıyorlardı. Çocuk uzun kolları ve bacaklarıyla bu yağmurdan kendini savunmaya çalışıyordu.

Karmaşanın ortasında kendini kaybetmeyen tek kişi vardı. Kerim şaşkınlıkla öğrencilere bakıyor ve arkadaşlarının nasıl bu hale dönüştüğünü anlamaya çalışıyordu. Sonra gözlerini hemen önünde duran hocasına dikti. Cesimin sırtı ona dönüktü, kel kafasını, kulaklarından çıkan siyah tüyleri, Altmışlardan kalma sarı üzerine siyah kareli ceketini seyretti uzun süre. Ne kadar da zavallıydı aslında, onlarla birlikte Tanrı’nın unuttuğu bu yerde kapana kısılmıştı. Son iki yıldır, hak etmek, sorumluluklar, ceza, ödül, bütün zırvalıklarına katlanmışlardı. Ödül dediği şey de her ay Almanya’daki, hali vakti kendisinden epeyce yerinde olan kardeşinin (kardeşi Almanya’ya işçi olarak gitmişti, Cesim’in öğretmen olarak kazandığından kat be kat fazlasını kazanıyordu) lütfedip gönderdiği bir kutu çikolataydı. Orijinal Alman çikolatası, tatlı olarak bakkalın bayat bisküvilerinden başka bir şey bilmeyen çocuklar için Cennetten bahşedilmiş gibiydi. Bu da ortak zavallılıklarında Cesim’e hatırı sayılır bir avantaj sağlamıştı.

Nitekim Cesim istediği tepkiyi almıştı, küçük kulları Tanrılarını böyle istekle savunuyorlardı işte.

Birazdan Ahmet’ de normale dönecek, şiirini okuyup hak ettiği yorumu alarak yerine oturacaktı.

Bu kadarı Ahmet için artık fazlaydı ama; sınıfın ortasında gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başladı; çişini de tutamamıştı, sıcak sıvı leylek bacaklarından süzülerek, kısacık paçalarından yere damlıyordu.

Yerde oluşan küçük birikintiyi gören çocuklar, kan görmüş yabani hayvanlar gibi daha da çoştular. “Nankör, sidikli leylek bacak” diyerek bağrışmaya başladılar.

Cesim, çok sinirlenmişti, kontrolün elinden çıktığı düşüncesine dayanamıyordu hiçbir zaman.

“Ya sen ne kadar rezil, zavallı bir çocukmuşsun, utanmıyor musun, nasıl bu kadar aciz olabilirsin?” diye bağırarak, zavallı çocuğun kulağına yapıştığı gibi sınıftan dışarı çıkardı. Bir kaç tokat ve ağlama sesi duyuldu.

Sınıfa döndüğünde yalnızdı Cesim, çocuğu o halde evine göndermişti. Bir posta da evde dayak yiyeceği düşüncesi hoşuna gidiyordu. “Karşı gelirsen başına gelecekleri böyle hak edersin işte.”

Sonra sakin bir ses tonuyla kelimelerin üzerine basa basa, doğru yerde gerekli tonlamaları yaparak haklar, sorumluluklar, Tanrı ve ceza üzerine ateşli bir konuşma yaptı küçük tebaasına. Tam konuşmasını bitirdiği esnada da çıkış zili çaldı, haftanın son zili, pazartesi her şey kaldığı yerden devam etmek üzere…

Öğrenciler kendi aralarında hararetli bir şeyler konuşarak sınıfı boşalttılar, diğer sınıfların oluşturduğu kalabalığa katıldılar. Cesim attığı nutuğun çocuklar üzerinde ne kadar etkili olduğu düşüncesiyle merdivenlerden inerken sırtında bir, iki, üç, en az dört çift el ve onlarınkinden biraz daha büyük isyankâr bir el hissetti. Hemen sonrasında da kendini üçüncü kattan aşağı yuvarlanırken buldu.

Sağ bacağı iki yerinden kırılmış bir şekilde hastanede yatarken neyi yanlış yaptığını düşündü. Buldu sonra, çikolatayı unutmuştu.

 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR