“Söz verdiğin kimse ortadan çekilmişse, bu sözü tutmanın hiçbir yararı yoktur. Kendini onun anısına bağlayamazsın. Senin için gerekli olanlardan koparamazsın kendini. Sadece kendine ve başkalarına dert olursun. Ve daha da ötesi, kimse bunun için sana teşekkür etmez.”
Bütün gün bakışırlar, birbirlerinin varlığının dayanılmaz ağırlığını hissederler, aynı sınıfta, sıraları makul uzaklıkta, defalarca mektuplaşırlar ve sonunda karar alırlar, buluşacaklar ve bu belirsizliğe artık bir son verecekler.
Unn’nun hikâyesi daha karmaşık, altı ay kadar önce yalnız yaşayan teyzesiyle kalmak için buralara kadar gelmiş, annesinin ölümünden bir hafta sonra. Annesi nikâhsız doğurmuş Unn’u, babasını hiç tanımadığı gibi kim olduğuyla ilgili de hiçbir fikri yok Unn’un.
Siss’in hikâyesi için ise yazar şöyle der: “Namuslu bir evde yaşıyorlardı, babasının şerefli bir işi vardı ve bir aileye gerekli olan her şeyleri…”
“Nikâhsız”, “namuslu” ve “şerefli” sözcüklerini boşu boşuna, öylesine yazmamıştır yazar (topumun genel yargısı, bu tür konulara bakış açısı) hele ki bu kadar ince örülmüş bir yapıtta. Gerçi bu tür konular üstüne hiç durmaz gibi yapar, ama kanımca tam da buna dikkat çekmek içindir bu yöntem, yani mesele şu da olabilir: Gizliyorum ki buna daha fazla kafa yorasınız. Ya da bunun bir adım daha ilerisine bakmamızı da istemiş olabilir ve bu sözcüklerle zihnimize birer uyarıcı göndermiştir.

Teyzenin evinde buluşma gerçekleşir. Unn’un odasında Siss ve Unn ilk defa baş başa kalırlar. Ancak yapıtta birkaç defa özellikle “Unn’un yatak odası” tabiri kullanılır aynı oda için, bu da doğal olarak akla başka çağrışımlar getiriyor. Yatak odası, uyulup dinlenilen yer olmakla birlikte aynı zamanda içinde kişi ya da kişilerin mahremlerini yaşadıkları yer, en azından ebeveynler için yatak odasının akla getirdiği ilk anlamı bu: Yetişkinlerin erotik oyunlar mekânı, seks.
Unn’un yaptığı ilk eylem kapıyı arkadan kilitlemektir, böylece teyzenin odaya ani baskını önlenmiş olacaktır. Amacının bu doğrultuda olduğunu da dile getirir zaten.
“Unn yatağın yanındaki duvara asılı bir aynayı indirip yine yerine oturdu, kucağında tutarak. ‘Buraya gelsene.’ Siss niçin olduğunu anlamadan Unn’un yanına, yatağın kenarına oturdu, ikisi de aynanın ucundan tuttular, yüzlerine doğru kaldırdılar ve hareketsiz oturdular, yan yana, neredeyse yanak yanağa.”
Anlatıcı burada soruyor: “Gördükleri neydi?”
Ve yine kendisi yanıtlıyor: “Daha farkına varmadan birbirleriyle doluvermişlerdi.”
“Kirpiklerinin altında ışıkla ve ışınla dolu dört göz, aynayı dolduruyordu. Sorular çakıp çakıp yitiriliyordu. Bilmiyorum: Işıklar ve ışınlar, senden bana, benden sana mı, yoksa yalnızca benden sana mı yansıyor… Aynaya giriyor, sonra yine çıkıyor, bunun ne olduğu üstüne ne bir cevap, ne de bir açıklama… Bu somurtuk kırmızı dudaklar mı, hayır değil, benim dudaklarım, ne kadar da benziyorlar birbirlerine! Saçlar da aynı biçim, o parlaklık, o ışın. Biziz bu! Değiştiremeyiz bunu, başka bir dünyadan gelmişiz gibi. Resim sallamaya başlıyor, kenarlardan taşıyor, toplanıyor, hayır toplanamıyor. Gülen bir ağız o. Başka dünyalardan bir ağız. Hayır, bir ağız değil, bir gülümseme değil o, kim bilir ne! Sadece alabildiğine açılmış kirpikler var, ışıkların ve ışınların üstünde.”
Akılda kalan boşluklar. “Sorular çakıp çakıp yitiriliyordu.” Peki bunlar hangi sorular?
“Biziz bu! Değiştiremeyiz bunu, başka bir dünyadan gelmişiz gibi.” Hangi dünya? Onların sevgisini henüz hoş karşılamaya hazır olmayan bu dünyanın olmadığı kesin. Belki de yazar tam da bu nedenle Buzlar Sarayı’nı inşa etti, çağlayanın dibindeki büyüleyici ama labirentlerle dolu, kendine uygun olanı alıp herkesten koparan yer.

“Aynayı bıraktılar, kızarmış, şaşkın yüzlerle birbirlerine baktılar. Birbirlerine ışık saçtılar, ikisi bir tektiler; inanılmaz bir andı. Siss sordu: ‘Ne olduğunun farkında mısın Unn?’ Unn sordu: ‘Sen de anladın mı?’ Birden her şey eski halini aldı, kabalaştı. Unn silkelendi. Bu garip olaydan sonra kendilerine gelmek için oturmaları gerekti.”
Devam ediyorum: “Çok sakin… Siss, Unn’a bakıyordu şimdi ve onun kendini nasıl da dizginlediğini görüyordu. Unn birden, ayartıcı bir sesle, ‘Siss, soyunalım,’ deyince yüreği ağzına geldi. Siss ona baktı, ‘Soyunalım mı dedin?’ Unn ışık saçıyordu sanki. ‘Evet. Bütün soyunalım. Ne güzel değil mi?’ Ve hemen başladı soyunmaya.”
Unn buluşmanın ertesi günü Siss’le karşılaşmaktan, göz göze gelmekten çekinir, bu yüzden o gün okulu eker ve çağlayanın döküldüğü yerde oluşan Buz Sarayı’nda yolunu kaybeder. Siss onu unutmamak için elinden geleni yapar ve bu durumda hayat gidene mi yoksa bekleyene mi daha zor gibi bir soru ortaya çıkar.
Anlatıcı Siss ve Unn’un on bir yaşında olduklarını belirtmese okur onları iki ergen kız ya da iki yetişkin kadın olduklarını sanacaktır belki de. Belirtilen yerlere bakıldığında cinsellik içermese de erotik bir oyunun içine dâhil olduklarını sezinleriz. Anlatılan iki kız çocuğu arasındaki arkadaşlık ve sevgi midir sadece? Daha fazlasıdır muhtemelen. Hikâyenin geçtiği coğrafi bölgeyi ve iklim koşullarını göz önünde bulundurduğumuzda son derece iki bağımsız ve özgür bireyle karşılaşırız. Neredeyse her yerde kendi başlarına hareket edebilecek kadar. Yine de birbirlerine karşı fazlasıyla çekingen ve oldukça hassastırlar.
Sonuç olarak, Vesaas’ın Buz Sarayı yapıtı iki kız çocuğunun sevgi dolu masalsı hikâyesini anlatmış gibi görünse de biz yetişkinlerin acımasız dünyasına ışık tuttuğu söylenebilir: Sevgi cinsiyet tanımadığı gibi yaşı da ezip geçer.
Kaynak: Tarjei Vesaas, Buz Sarayı, Melih Cevdet Anday, Timaş Yayınları.






