Nöbetçiyiz! tabelasının ampulünü değiştiriyordu Uğur, merdivenin tepesinde, biraz yılgınlıkla. Ne kadar uzun ömürlü olanlarından kullanırsa kullansın, ampuller yine de çok çabuk tükeniyordu. Eczane her gün, bütün gün açıktı. Civar köylerin tek eczanesi olunca gündüz vardiyası da gece nöbeti de onlara kalıyordu. Uğur’un kalfalık kariyeri de hızla ilerlemiş oluyordu.
Merdivenden inerken etrafına bakındı, tabii ki kimsecikler yoktu. Yakındaki üç köye de eşit uzaklıkta, yol kenarında bir binaydı onlarınki, geniş oturumluydu. Ferah bir eczaneleri, üst katında da ablasının geniş bir evi vardı. Merdiveni eczanenin arkasına taşıyıp arka kapıdan içeri girdi. Evet ferah bir dükkandı, ama salgın önlemleriyle artık klostrofobik sayılırdı. Ablası Nermin halen çalışma masasındaydı. Sabah gelen test kitleri ve ilaçların sayılarıyla, yerel kayıtları karşılaştırıyordu saatlerdir. Yine dalmıştı, son zamanlarda çok gergindi. Ablası biraz kafasını dağıtsın istiyordu. “Neyse güneş batmadan tabelayı da hallettim. Sırada vampir istilası varsa artık bizi kolayca bulabilirler.”
Ablası sadece küçük bir tebessüm lütfetti. Ne zaman böyle olsa, yani Nermin’i böyle tatsız görse kendi canı da sıkılıyordu. Pandemi bitmek bilmiyordu. İlk salgından bu yana onlarca dalga olmuş, Nermin bu köy eczanesinde uzun süre tek başına mücadele etmişti. Ablasının çaresizliğini ve yalnızlığını gördükçe Uğur da ona destek olmaya başladı. Şimdiyse tam zamanlı eczanedeydi. Hayat bir türlü normale dönmüyordu. Anne-babalarını salgının yedinci dalgasında kaybettiler, birer saat arayla. İki kardeş de tek gözyaşı dökmedi. Hırslandılar, tıkıldıkları bu eczanede daha da inatla savaştılar.
Abladan küçük bir gülücük. Olsun. Uğur vitrinin önüne geçip güneşin uzaktan batışına baktı. Güneşin doğup battığı her gün yıllardır aynıydı. Belirsizliğin rutiniyle bugünün gecesi de geldi. Kepenkler kapandı. Nermin de sonunda masasından kalktı. Giriş kapısından danışma tezgâhının arasında şeritlerle ayırdıkları tünellerden geçti, kapının yanındaki anahtarla “Nöbetçiyiz!” tabelasının ışığını açtı, girişteki demir kapıyı kapattı. Çıt çıt çıt ayak sesleri, kapının önündeki çakıl taşlarında gezinen biri. Köpeği dışarıda unutmuşlar. Uğur çoktan arkaya yönelmiş, köpeği çağırıyordu. Çıt çıt çıt arkaya koştu köpek.
Nermin’de sıra, eczanenin ışıklarını kapatmaya gelmişti ki telefonu çalmaya başladı. Beyaz önlüğünün cebinde ekranın ışığı yanıp sönüyordu. Arayan sağlık ocağının doktoruydu. “Hayırdır?” diye içinden geçirerek doktora, “Alo,” dedi. Selam bile vermeden konuya giren telaşlı doktoru dinlemeye başladı. Uğur içeri girdiğinde tam ona bir şey söyleyecekti ki telefonda olduğunu anlayıp sustu, eve çıktığını ablasına işaret etmekle yetindi. Nermin bir süre daha doktoru dinleyecekti.
Uğur köpeği Barut’la evin kapısından oflayarak girdi. Çok yorulmuştu. Belli ki Barut da öyle. Birlikte salona geçip kanepeye yığıldılar. Bir süre boş bakışlarla tavanı göz hapsine aldı Uğur. Gözlerini kırpmadan bakıyordu. Dalmıştı. Ablası gelince dağıldı.
Nermin salona söylenerek girdi. “İnanılır gibi değil. Bu insanlar delirmiş. Resmen yani, kelimenin tam anlamıyla delirmiş!” Soran gözlerle bakan kardeşinin karşısındaki kanepeye attı kendini, yorulmuştu. Uzun zamandır yorgundu ama bu tantana da bir türlü bitmiyordu. “Doktor aradı. Ekstra test kitleri sipariş etmemi istedi. Çamurköy’ün muhtarı dünürüyle kavga etmiş geçenlerde. Kavga büyümüş, ailedeki herkes birbirine tükürmüş. Şimdi hepsi jandarmada karantinadaymış. Savcı da geliyormuş yarın, cinayete teşebbüsten. Aklın alıyor mu? Tükürüklerini mermi yapmışlar resmen.” Uğur kaygılıydı. Yeni bir dalganın yakınlarda nüksedeceğini duymuştu. “Belki de virüs bu defa bir başka mutasyona uğramıştır,” dedi. İnsanlar belki de bu yeni virüs yüzünden daha saldırgan olmuşlardı. “Elbette yeni semptomlar eklenebilir ama birini tükürerek öldürmeye çalışmak, bu tamamen şerefsizlikle ilgili!”
“Orası öyle...” diye mırıldanarak ayağa kalktı Uğur, o kalkınca Barut da yerinden dikeldi. Uğur terliklerini ayağının başparmağıyla yakalamaya çalışırken ellerinden nasıl vazgeçtiğini hatırladı. İlk salgında daha çocuktu, ellerini kontrol etmeyi ve çok gerekli olmadıkça kullanmaması gerektiğini öğrenerek büyüdü. Temas tehlikeliydi. Artık insanların dokunmadan, tükürükleriyle birbirini öldürdüğü bir dünya vardı, ayakta kalmaya çalışan umutsuz bir medeniyet.
Herkesin bir salgın rutini vardı artık. Başlangıçtaki kaos ve korku ortamı geçmiş, insanlar virüsle yaşıyor, hatta onu bir silah olarak kullanıyordu. Bunları düşünüp su içerken mutfak penceresinin önünde, gecenin göbeğindeki ovayı izliyordu Uğur. Kasabayı evin penceresinden, az da olsa görebiliyordu. Tam ortasında oldukları üç köyün seyrek ışıkları, ilerideki kasabanın ışıl ışıl dünyasına katılıyordu. Uğur ışıkların her birinde başka bir karantina evi olduğunu düşünüyordu ki birden kasaba ve köyler gözünün önünde karardı. O pırıltılı kıpırtıların güzelliğine dalmışken gelen bu ani karartma Uğur’u öyle tedirgin etti ki, evin elektriklerinin de kesildiğini bir süre fark edemedi.
---
Biz evde kısılmış dış dünyada neler olduğunu anlamaya çalışırken bir anda kapı vuruldu. Birbirimize bakıyoruz. Aşağıdaki kapıdan nasıl girmişti ki gelen kimse? Merdiven çıkarkenki ayak seslerini de duymadık. Köpek de havlamadı. Kim olabilir bu gelen?
Kapıyı kaygıyla açıyoruz. Elimdeki ışıldak adamın gözlerini kamaştırıyor. Eliyle de yüzünü kapatınca kimin geldiğini hiç göremiyoruz. Işığı duvardan yana çeviriyorum. Kapıdaki orta boylu, çekik gözlü biri. Dilimizi mükemmel konuşuyor ve nazikçe içeri girmek için izin istiyor. Biz kapıdan geri çekilince kendini evin karanlığına atıyor.
Salonun loş ışığında, masanın başında dikiliyoruz üçümüz. Biz ikimiz şaşkınız, o ise biraz üşümüş. Kim olduğunu soruyoruz, hep birlikte sandalyelere yerleşirken. “Yıkım uzmanıyım,” diyor. Anlayamıyoruz. “Kontrollü yıkımı sağlamakla görevli ekiptenim. Biliyorum, ne yaşandığından pek emin değilsiniz. Ama endişelenmeyin, her şey kontrol altında.” O bizi telkin etmeye çalışırken birden aklıma geliyor: “Evimiz mi yıkılacak? İyi de neden? Kimin kontrolü altında?” Donup kalıyor sorumla. Yanıtı var ama söylemeye çekiniyor gibi. Tüm yanıtı duraklamalarla dolu. “Yetkin ve yetkili bir grup dünya vatandaşlarının.” İçimizi pek serinletmiyor. Yine de anlamaya çalışıyoruz. “Ne yapmamız bekleniyor? Ne tür bir yıkım bu?” Uğur aklındakileri adeta tükürüyor adamın yüzüne. Ne yapacağız?
Bir memur, besbelli. İşini ezbere yapıyor, biraz da bıkkın gibi. İfadesiz bir yüzü var. Konuşurken göz teması kurmuyor. “Her şeyi açıklayacağım. Bana biraz zaman vermeniz lazım.” Bezgin bezgin konuşurken bir yandan da el çantasından bir tablet ile tanıtıcı broşürler çıkarıyor. Demek yıkımın da bir yönergesi var.
Adam donuk yanıtını fırlattıktan sonra sanki yüzünde bir yansıma belirdi. Işıklı bir gölge yüzünü şöyle bir tarayıp geçti. Uğur’la birbirimize baktık. “Sen de gördün mü?” Onu dinlemeye devam ediyoruz.
Eve ilk girdiğinde sanki çekik gözlü biriydi. Şu an siyahi sanki? Yanlış mı gördüm kapıda ışığı yüzüne tutarken? Uğur’un da aklı karışmış görünüyor.
İkimiz de anlattıklarından kopup Yıkım Uzmanı titrli memurun yüzünü incelemeye daldık. İfadesiz ve icabeten sıraladığı Yıkım Esnasındaki Görevlerimiz’i sanki milyonuncu kez anlatışı. Öyle yüzeysel, öyle didaktik bir anlatış. O kadar hızlı ki adamın yüzünün değişimi, kendisi de farkında değil.
Çekik gözlü adam, siyahi bir simayla devam ettirdiği konuşmasını bir Hintlinin yüz hatlarıyla sürdürdü. Sözlerini bitirirken de yüzünde bir İrlandalının öylesine çilleri vardı. “Anlattıklarımı anladınız varsayıyorum. Herhangi bir sorunuz? İstediğiniz kısmı tekrar anlatabilirim.”
O meşum donuk bakışlarıyla yüzümüze bakıyor. Bir bana, bir Uğur’a. Sözleriyle zerre ilgilenmediğimizi görüyor. Ama yüzünün şimdi daha da sık değiştiğinin farkında değil. Henüz. Biz ise şok içindeyiz, dona kaldık. Adamın yüzünün ne olduğu artık belli değil. Gözleri, yanakları, burnu ya da çenesi, her detayı sürekli değişiyor. Dünyanın başka başka simalarından izlerle bezeniyor. Bu biçimsiz yüz iyice belirsizleşiyor.
İşte sonunda kendisi de hissediyor. Ellerini yüzüne götürüyor, parmaklarıyla hızla dönüşerek belirsizleşen detayları yokluyor. Panikliyor. Ama hayret, hiç terlememiş.
“Yine mi? Off yine mi?!” Hışımla yerinden kalkıyor. Odanın içinde volta atmaya başlıyor. Hayretle onu izliyor, belirsizce hareketlenmiş yüzünden bir mimik yakalamaya çalışıyoruz. Nafile!
“Çok geriliyorum. Bu iş... Bitmeyen ışık yılları boyunca sürekli stres. Yetiştin mi, tebliğ ettin mi, aman kimseyi atlama, mutlaka güleryüzlü ol. Neden? Çünkü niyetimizi iyi temsil etmeliyiz! Her durakta aynı terane. Geldiğimiz yere özel bir plan yok. Hep aynı prosedür. Ezbere laflar. Kozmik bir rutin!”
Sonunda kanepeye oturuyor. Sanki yüzündeki hengâme de yavaşlamaya başlıyor. Şimdi daha sakin. Birkaç derin nefes alıp masaya geri dönüyor. Tabletini çantasına yerleştirirken broşürleri de bize doğru itiyor. “Bunlar sizde kalacak. Tüm maddeleri kabul ettiğiniz varsayılacak.”
Atılıyorum çünkü neyi kabul ettiğimi tam anlayamıyorum. “Ama biz hiçbir şey imzalamadık ki?” Tam yanıt verecekken yüzündeki hareketliliği yeniden hatırlıyor. Çinli, Hintli, Eskimo, Alman, sarışın, siyahi, her şey, herkes. Hızı gitgide artan devinimi yeniden parmaklarıyla yokluyor. Bu defa iyice stresli, kendi kendine söyleniyor. “Yine ifşa oldum! Off! Bu defa kesin sepetlenirim!” Birden ciddileşiyor ve muzip bakışlarla bize doğru eğiliyor masanın üzerinden. “Durun durum, tamam, gerçeği söylüyorum. Aslında hepsi şaka, gördüklerinizin tamamı bir piyes. Karantina eğlencesi, evlere servis!” Bir Japon’un gözlerindeki heyecana bir Aborjin’in dudakları eşlik ediyor. Kumral bir Avrupalının burnu bir Perulunun geniş alnına uzanıyor. Çantasını aldığı gibi telaşla kapıya fırladı. Sonra durup masaya gerisin geri döndü, tüm broşürleri çantasına sıkıştırdı, hoşça kal bile demeden çekip gitti. Kalakaldık. Ne yapacağız? O adam da kimdi? Yüzüne ne olmuştu öyle? Nereden geldi, nereye gitti birdenbire? Kapı önündeki çakıl taşlarından nasıl oldu da çıt çıkmadı? Bu sessizlik de neyin nesi?
Uğur yanımda donakalmış. Bana bile bakmıyor. Onu kanepeye oturtuyorum. Bir bardak su, gözlerini kırpıştırıyor. İyiye işaret.
“Gitmemiz lazım Uğur. Uğur, anlıyor musun? Bizi durdurmalarına izin vermeden çekip gitmemiz lazım. Hayatımızı buraya sıkıştırdık. Vazgeçmemiz lazım. Önünde duramıyoruz işte. Artık dışarı çıkmamız lazım. Bir şeyler olacak. Sakin ol tamam mı? Bu gelen adam çok acayipti. Belli ki bu sadece senle beni ilgilendirmiyor. Tamam mı? Bak Uğur iyi dinle. Bir şeyler olacak galiba, bir yıkım ve ben burada beklemek istemiyorum. Hareket etmeliyiz. Tamam mı? Tamam mı Uğur, cevap ver!” Başını sallıyor, küçük bir çocuk gibi. Tıpkı eskisi gibi, gücü yetmediğinde hep uysallaşıyor.
---
Saatlerce kanepeden kıpırdamadı Uğur, sonunda da korka korka uyudu. Nermin endişeliydi, kardeşini hiç böyle görmemişti. Uğur’un hayata karşı alaylı tavrı bu defa yetmemişti aklını korumasına. Uyurken kasları seyiriyordu, Nermin gözünü ayırmadı ondan. Mimikleri sanki gelen o tuhaf adamı taklit etmek istiyordu, durmadan seyiren dudaklar, gözler... Belli ki Uğur’un zihni uyusa da dün gece olanları atlatamıyordu.
Güneş doğarken Nermin de Uğur’un yanından kalktı, yola çıkmak için hazırlanmaya başladı. Nereye gideceklerini bilmiyordu, ama bir daha dönemeyebileceklerini seziyordu. Aklına gelen tek açıklama virüsün o adamı bu hale getirdiğiydi. Başka nasıl bir açıklaması olabilirdi ki? Yüz kaslarının nasıl bu kadar hızlı renk ve biçim değiştirdiğini anlayamıyordu. Ya o “yıkım uzmanıyım” meselesi de neydi? Adam neyi ima etmişti? Bu ancak bir ima olabilirdi, yoksa ne yıkılmış olabilirdi ki? Hayır hayır, kesinlikle virüs tuhaf bir mutasyona uğramıştır diye kendini telkin etti.
Nermin zihninde sürekli yıkımın farklı varyasyonlarını gezdirirken bir yandan da bavulları, buzluğu ve birkaç da koliyi kamyonete yükledi. Bütün bunlar onlara haftalarca yeterdi. Evden araca gidip gelirken dikkatle etrafını kontrol ediyordu. Nermin’in mesai saatine daha vardı ama virüsün bu yeni mutasyonuyla enfekte olmuş acil vakalar eczaneye gelebilirdi. Ne kendisinin ne de kardeşinin buna yeniden şahit olmasını istemiyordu. Bir an önce yola çıkmaları gerekiyordu.
Uğur uyku mahmuru kamyonete binerken daha iyi görünüyordu. Ablasının yüklediği onca şeyi fark edince daha da kendine geldi. Ve günün taze aydınlığıyla ilk komşu köye doğru yola çıktılar. İlerledikçe ilerlediler ve yolda hiç kimseye rastlamadılar. Uğur oldukça sakin görünüyordu ama konuşmaya başlayınca titreyen sesi gizlemeye çalıştığı gerginliğini ele veriyordu. “Çok mantıksız. Herkes nerde? Nerde bu çiftçiler? İnsanlar niye tarlasına gitmiyor? Kimse çıkmazsa ne yiyeceğiz? Biz eczaneyi bırakıyor muyuz hiç? Galiba az önce bıraktık. Abla biz ne yaptık?! Çabuk, geri dön, U dönüşü yap, çabuk!”
Nermin sakindi, öyle olmak zorundaydı. Ne sesinde ne de mimiklerinde strese dair en ufak emare yoktu. “Sakin ol. Derin nefesler al. Saçmalıyorsun. Muhtemelen küçük bir sinir krizi. Derin nefes al. Çamurköy’de herkes evindedir, merak etme.” Kamyoneti sakince kullanıyordu ama içinde müthiş bir tedirginlik vardı. Dün gelen dünür kavgası haberinden sonra köydeki yeni enfekte sayısı zirve yapmıştı. Muhtemelen onlar da dün geceki adam gibi tuhaflaşmışlardır. Köye girdikten sonra da kimseye rastlamadılar. Kamyonet çok yavaş ilerliyordu ve ikisi de dikkatle kapılara, pencerelere, bahçelere bakıyorlardı. Ama hiç kimseyi göremiyorlardı. Herkes nereye gitmişti?
Köyün neredeyse tüm ara sokaklarını turladıktan sonra Zorlar’a doğru yola çıktılar. Komşu köylerin arasında en az vaka oradaydı. Nermin, Çamurköy’de kimseyi görmediklerine içten içe seviniyordu. Kardeşine bu mutasyon meselesinden hiç bahsetmedi. Hatta yol boyunca onun kafasını dağıtmak için nereye gitmek istediğini sorup onun hayallerini duymaya çalışıyordu. Nermin eczacılık eğitimini şehir dışında yaptığı için en azından ilk gençliğinde birçok ilgi çekici şey deneyimlemişti. Oysa Uğur biraz yavaş kanlı olduğundan ailesinin yaşadığı bu köyde kalakalmıştı. Zaten tam da çocukken pandemiler başlamış, tüm ilk gençliği ev hapsinde geçmişti. O yüzden başka bir yere gitmek Uğur’a da iyi gelecekti. Nermin emindi. Artık bunun zamanı gelmişti.
Zorlar Köyü’ne gelene kadar da kimseyi görmediler. Köye girdikten sonra karşılaştıkları sahne de aynıydı. Boş bir köy daha. Umutsuzca ara sokakları turladılar. Köyün çıkışındaki benzin istasyonuna doğru ilerlerken Uğur boş boş etraftaki tarlalara bakıyordu: “Bekçiler’e de gidecek miyiz? Kesin orası da boştur. Bence direkt otobana bağlan abla, gidelim artık buradan.” Nermin kardeşine bu kez içten, çok derinlerden gülümsedi. Sonunda birlikte hayata döneceklerdi. Belirsiz ama heyecanlı bir hayata. “O halde depoyu fulleyelim. Sen benzini doldur, ben de markette ne var ne yok bakayım.”
Seri hareket ediyorlardı. Uğur pompayı çalıştırdı, sonra da kamyonetin ön camlarını fırçayla temizlemeye başladı. Havaya girmişti, heyecanı artıyordu, dünyayı görecekti. Ama şansına insanların hepsi ortadan kaybolmuştu. Herkes nereye gitmişti? Dün geceki adamın tuhaf yüzü buna mı işaretti? Yıkım dediği şey böyle mi olmuştu? Ne yani, insanlık mı yıkılmıştı?” Nermin kucağında iki koliyle kamyonete geri döndü. “Yardım et de içerdekileri alalım. Hâlâ yerimiz var.” Uğur ablasıyla markete girdi, Nermin’in hazırladığı küçük kolilerden üçünü kucakladı. İçecekler, atıştırmalıklar, kamyonet için edevatlar... Nermin de diğer ikisini aldı, birlikte çıktılar. Kamyoneti yükleyip araca bineceklerdi ki bir ses duydular, aynı anda dikkat kesildiler. Bir bebek ağlıyordu ve ses gitgide yaklaşıyordu. Benzinliğin yanındaki küçük bir kulübeden iki yaşlarında bir bebek onlara doğru geliyordu. Uğur görür görmez acımaya, yoğun bir şefkat duymaya başladı. Tam bebeğe doğru koşacaktı ki ablası kolunu tuttu: “Annesi Çiğdem de dünür kavgasındaydı, şu an ailece karantinada olmaları lazımdı. Bak nasıl da kızarmış. Ateşi en az 39’dur, inan bana.” Uğur bir anda ürperdi ve tiksinerek geri çekildi. Aceleyle kamyonete bindiler. Uğur kapıları kilitledi, Nermin motoru ateşledi. “Sümüklü seni. Üzgünüm, burada kalacaksın. Sen de kaderine teslim olacaksın.” En ufak bir mimik yoktu yüzünde, gözünü bile kırpmıyordu.
Kısa bir süre sonra otobana çıktılar. Uğur’un heyecanı gitgide artıyordu. Nermin de enfekte kimseyle karşılaşmadan otobana çıktıklarına seviniyordu. Bomboş devasa yollar. Bir yerlere gidiyorlardı. Nereye, henüz bilmiyorlardı. Otobandaydılar. İnsanlığın heybetinin kılcal damarlarında onlar da ilerliyordu sonunda. Gün gelmiş enfekteleri oluk oluk bütün gezegene ulaştırmış, gün olmuş yarınların heyecanını kalpten kalbe bulaştırmış bu yollarda bir yerleri vardı artık onların da.






