Masadan kalktım, yolda yürürken gördüğüm -belki de altından geçtiğim- gökkuşağının, içeriye girmesi için salonun cam duvarlarını saran kara perdeleri sonuna kadar açtım. Dev televizyonun önünde tozlar havalandı. Yağmur bulutlarıyla gizlenen güneşin parlak ışıkları, büyük camlardan geçip içeriye doldu. Bu evde karanlıkta oturmak bile güzeldi.
“Hep hayal alemindesin,” diye kaç kez azarladı annem.
“Küllüklere acınmaz, süpürgeye insan adı takılmaz, ütüyle sohbet edilmez. Gören olur, duyulur. Çağırmazlar daha, deli derler. Aptal mısın sen.”
Levent, bir gün duvardaki dudağı sarkık, gözlerini belertmiş tahta maskelerden biriyle konuştuğumu duymuştu. Tozlarını alıyordum.
“Afrika’dan onlar, biraz garip bakıyorlar, haklısın,” demişti. Bir şey olmadı, işte yine çağırdı. Şimdi gökkuşağına gülümsediğimi, karanlıkta oturup kahve içtiğimi görse annem, allah bilir neler diyecek. Onunla rahat çalışamıyorum. Ne zamandır o da beni istemiyor. Bugün yalnızım. Odalarında antikalar, kitaplar, duvarlarında iri çerçeveli tablolar dizili, on dördüncü kattaki bu evde Levent de yok. Burayı seviyorum. Yerleri silerken gönlümce dans ederim, tuvaletteki mikropları öldürdüğüm için onlardan af dilerim, bezlerden daha az kullandıklarımın gönlünü almaya çalışırım. İşim çok. Kollarımı kaldırıp zıpladım. “Rahatız millet,” diye bağırdım, “Levent’in odasından başlıyoruz.”
“İşverenler hanımsız, beysiz anılmaz.”
“Yüzlerine değil ya, onlar yokken ya da içimden söylüyorum.”
“İyi bok yiyorsun.” demişti annem. Omuz silktim.
“Haydi Şule,” dedim, “gel canım, acıkmışsındır.”
Şule ne hafif, sessiz, yormuyor. Holdeki büyük kareleri tek tek süpürüp Levent’in odasına gittim. Dönerken bir daha süpürecektim. Kapı kapalı. “Ceee,” diye bağırıp açtım. Bir kadın yatakta yüzükoyun uzanıyor. Kalakaldım. Kadının kolları, lacivert kılıflı yastıkların altında. Sarı saçları, çıplak sırtına yayılmış. Belinin çukurunda renkli, tuhaf şekiller var.
“Affedersiniz.”
Sessizlik.
“Sizin burada olduğunuzu bilmiyordum.”
Sessizlik.
Şule’yi kapıya yasladım. Belgesellerde izlediğim, kurulmuş kameraya bütün cesaretini toplayıp yaklaşan o vahşi kediler gibi kamburumu çıkardım, boynumu kıstım, ayak uçlarımda yürüyüp, işaret parmağımla kadının omzunu dürttüm. Kadın gözlerini zorla araladı. Geri sıçradım.
“Şey,” dedim, “Levent Bey temizliğe çağırmıştı.”
“Çık dışarı,” dedi kadın öbür tarafına dönerken.
Şule’ye öpücük attım. “Görüşürüz Şule.”
Kadın hızlıca doğruldu. “O da kim,” diye sordu. Güldüm. Cevap vermedim. Holdeki kareleri sek sek adımlarıyla geçtim, çantamı alıp evden çıktım.
Güvenliğe anahtarı bırakırken, “Temizlik yarım kaldı, Levent Bey’e söylersiniz,” dedim.






