Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

1 Ağustos 2021

Öykü

Topkapı Sarayı Cinayeti

Erdinç Akkoyunlu

Paylaş

3

0


“Herkes, bu hayata bir ölüm borçlu.”

Mirasçılarından olduğu köhne saltanat ülke kurucusunun rejim kaygılarıyla elinden alınmış bir Osmanlı veliahdı olan babam, hep bu öğüdü verirdi bana. Yüzünde dedelerinin birçoğunun dünyasını değiştiren celladın ipine boynunu verdikleri anda yerleşen hüzün olurdu bunu söylerken. Aynı zamanda da ancak hayata incelikleri görmeye gelenlerin fark edebileceği gizli bir gurur, yüzünün çizgilerine yerleşirdi. Tanrı’nın narin yarattığı biri olmasına ve sosyal yaşamında nezaketi, bilgeliği, cömertliğiyle nam salmasına rağmen, ölümü hiç de ona yakışan asillikle gerçekleşmedi. Kim bu dünyadan yaşamak uğruna rezillik çekmeden göçmüş ki, o, canını öyle gururla versin? Tıraş olurken bile ustura tenini keser de İslam Halifesi soyuna ait sonradan kutsallaştırılmış kanı dökülür korkusuyla kılı kırk yaran babam, müdürü olduğu Topkapı Sarayı’nda karlı bir İstanbul gecesinde, Osmanlı soylularının öldürülürken kanlarının dökülmemesi geleneğinden bir haber katil tarafından başı kesilerek katledildi. Boynunu biçen darbe o kadar ani ve şiddetli inmiş ki, o sırada tenini, nefes ve yemek borusunu, kaslarını, sinirlerini, omurgasını bölen cinayet aleti işini görürken, bu olan bitenden habersiz maktul hala nefes alıyormuş: İleride detaylarına ineceğim Adli Tıp Kurumu’nun otopsi raporlarına göre; başı kesildiğinde ciğerlerine yollayamayacağı hava burnundan giriyormuş, hatta kafası yere düştüğünde üzerine boşalan gövdesinin kanıyla yıkandığında, bu tür vakalarda görülenin aksine burnuna, genzine ve boğazının olduğu yerdeki ölüm boşluğuna kan dolmuş. Esasında bilimsel raporlara göre ölüm nedeni başının kesilmesiyle kalbi, ciğeri ve beyni arasındaki ilişkinin koparılmasından değil; düpedüz kendi kanında boğulmaktan kaynaklanmış.

Ölü insan bedenlerindeki izlerden bu nihai sonun sebebini anlamayı kendine iş edinen cerrahları ilgilendirebilecek o detay, bizimle uğraşmayı iş edinen polis adliye muhabirlerinin hayal gücünün de işin içine girmesiyle tüm ülke tarafından öğrenildi. Ve bu korkunç sonla dünyaya veda etme endişesi,  gazete okurlarında derin sarsıntılara neden oldu. Dalga dalga yayılan bu dehşet  benlikleri esir alırken, ben ise dalgama baktım: Babamın yani Efendi’nin bu hayatta yaptığı son şeyin, o kutlu ve mübarek kanını içmeye çalışmak olduğunu anladım. Kendine, soyuna ve statüsüne hayran bu yarı delinin vampirlere yakışan son eylemini, o çılgın hayata yakışır bir son oldu.  

Efendi yani işi ve resmi adıyla Topkapı Sarayı Müze Müdürü Tarihçi ve Eski Eser Yazısı Uzmanı Doç. Dr. Süleyman Atadan, nasıl bir insandı? Bunu bilmeden, olayla doğrudan veya dolaylı ilgili kimi detaylara inmeden ve ilk başta size gereksiz görünecek bazı ayrıntıları deşmeden, karmaşık ayrıca gerçek üstü hikayeyi tam olarak anlamanın imkanı yok: Aradan geçen onca yıla rağmen kimsenin içinden çıkamadığı bu cinayeti ele alıyorsak, biraz zahmete katlanmalıyız. Ve cinayete giden yolda ve cinayetin sonrasında gelişen olayları sıralamak, bazı mahrem ve özel konuları döküp saçmak zorundayız. Edebiyat dediğiniz başka nedir ki zaten. Sıradan insanların sıradan hayatlarının, hayran olunan anlatısı. Eni konu tam bir delilik.

Süleyman Atadan’ın profili:

Az konuşan, hiç gülmeyen, zihni daima meşgul, kendi dünyasında yaşayan bir münzevi. Kendini kutsal bir göreve adamış ve bu uğurda yapmadığı fedakarlık kalmayan bir kahraman. Eski el yazısı kitapların sırrını çözmekte usta bir araştırmacı. Soyundan geldiği Osmanlı ailesinin tarih kitaplarındaki tüm savaşları, başarı ve yenilgilerine hakim bir tarihçi. Bir eş. Bir baba. Onu dünyaya getirip büyütüp, okutup, yetiştiren ailesi tarafından dışlanmış bir evlat.

Evlilik tarihi ile doğum belgem arasındaki basit bir matematik hesabına göre; annemle kıydığı resmi nikahın yani 5 Haziran 1967 Pazartesi gecesi ki, o gün Ortadoğu’daki çok kanlı bir savaşın çıkış tarihiydi, beni peydahlamış olması, sosyolojik ilişkiler ağına ve biyoloji bilimine göre; Süleyman Atadan’a baba sıfatını kazandırıyordu. Gerçekte ise o soylu kana sahip adam, benim babam değil sadece bir Efendi’ydi. Beş yaşıma bastığım gün, Allah’tan o gün dünya tarihi için sıradan bir zaman sarfiyatı olarak kayıtlara geçmişti, zaten her söyleyişimde irkildiği baba hitabını kullanmamı yasakladı.

“Bana Efendi diyeceksin,” buyruğunu verdi.

Daha beş yaşındaki, hayatta gördüğü hemen her şeyden korkan küçücük bir çocuğu, bu demode hitaba alıştırmakta da hiç zorlanmadı: Ailesinde tahta çıkmış onca resmi deli ve gizli deli sultanın kanını taşıdığı düşünüldüğünde, Efendi de kalıtsal bir çılgınlığa sahipti. Bu sayede öfke ile korkuyu aynı anda insana yaşatan ve kömür parçasına benzeyen kapkara gözlerini üzerinde çalışmayı düşündüğü kişiye devirmeyi çok iyi beceriyordu. İnsanları korkuyla yönetmeye ilişkin o aileden miras özelliğini gıcırdatarak sıktığı dişlerinin arasından öfkeyle tıslamayla süslüyordu. Karşınızdaki her an size saldırıp, dünyanın en büyük kötülüklerini yapabileceğinin güvencesini vermekte ustaydı. İnsanların zayıflıklarını kendi güçleri yapan tüm padişahlar, tüm krallar ve tüm diktatörler gibiydi Efendi. Hak etmediği makama gelenlerin, oradan gitmemek için dünyayı yakmaya kadir, her yolu denemeye hazır cüretine sahipti. Kendisine yanlış yapılması ve itiraz edilmemesine dair su götürmez inatçılığıyla tüm bu nitelikleri birleşince de, Efendi’ye itaat etmek, ortaya koyan trajikomik sinir gösterisiyle yıpranmaktan ve işi senin için işkence olmaktan çıkarıyordu.

Baba yerine Efendi diye seslenmem, bu ev tipi zorbanın halkı terbiye yeteneğine dair kendine güvenmesini sağladı. Ama işin aslı öyle değil: Ailemden sakladığım; size ise şimdi açıklamaktan çekinmeyeceğim bir kusurla dünya denen çukura yuvarlandım: Yeryüzüne geldiğim andan itibaren, gördüğüm ve duyduğum her şeyin anlamını biliyordum: Yani açık bir bilinçle, yılların tecrübesiyle, insanlara karşı umutsuzluk, güvensizlik ve tiksinti besleyerek doğdum. Esasında annemin karnından çıktığım anda bana şeytan dokundu ve zekam ile bilincim istemsizce açıldı. Dünyanın o güne kadar yarattığı pisliklerin en büyüğü olan insanı, tepeden tırnağa bilir oldum. Öyle ki, ışığı gördüğüm saniyeden itibaren dişsiz ağzımı açıp, biraz tıslayıp, yalpalayarak da olsa konuşabilirdim. Gel gör ki böylesi bir aymazlık, birçok geri dönülemez soruna yol açabilirdi. En azından benden yaklaşık iki bin yıl önce dünyaya özel bir görevle gelmiş babasız bir bebeğin acılarını bir de ben yaşamış olurdum. Hem bir kişinin değil, tüm insanların ihanetini beklerken dünyaya böylesi gösterişli bir giriş yapmak, hiç de işime gelmezdi. Çenemi kapatıp, olan biteni seyretmek ve beni peydahlayanların nasıl büyütecekleriyle ilgilenmeye karar verdim. Şeytan’dan bana verilen bu armağana hiç sahip olmadığımı düşünmeyi seçtim. Ta ki hayat, kozmik şakalarını yapıp da buna bir tek kendi gülene kadar…

Efendi, ne kadar sıra dışı ve benzersiz ise, annem bir o kadar normaldi. Hatta fazla normal: Ailecek insanlar gibi değildik. Hiçbir aile bizim gibi ‘Ne olduğumuzu unutmayalım’ başlıklı toplantılar yapmazdı.  Sadece Efendi’nin konuştuğu daha doğrusu büyük bir kitleye hitap eden hatiplerin yaptığı gibi kimseye hitap etmeden yaptığı konuşmalarda, şunları söylerdi:

“Biz özeliz ve asil kana sahibiz. Umarım gerçekleşmez amma velakin bir gün, bu ülkeyi yeniden kurmak gerekirse, o gün bu toprakları terk eden değil, o mücadeleyi başlatıp nihayete erdiren ve ülkeyi geçmişteki gibi başarıyla yöneten biz olacağız.”

İnsana ilk dinlediğinde eğlenceli, ama daha sonra saçmalığın daniskası gelen bu delilik beyanlarını dinledikten sonra, o beyin yıkama seanslarının panzehrini annem verdi bana: Efendi, yürekten inandığı sözlerini bitirip yeniden Osmanlı tarihi ve el yazmalarının dünyadaki tuhaf örneklerinin anlatıldığı kitaplarına dönerek okumaya gömüldüğünde, annem bu kötü monarşi terapisinin izlerini yok etmek için beni açık havaya çıkarıp, deli gibi oynamama izin veriyor; ardından eve dönüş yolunda, bir kitaptan alınmışa benzeyen şu sözleri ediyordu:

 “Kimse özel değildir. İnsanların hamuru, yıldızların yapıldığı maddeden geldiğinden, herkes kendini biricik zanneder. Kimi yıldız fazla parlaktır, kimi daha az parlak. Yine de tüm yıldızlar birbirinin gözünü kamaştırmaya çalışır. Sen kendi ışığını yay ve kimsenin ışığında kör olma.”

“Anne, Efendi’yi kendi ailesi neden dışlamış? Deli olduğu için mi?”

“O deli değil.”

“Düpedüz deli işte. Kendini yıkılmış bir imparatorluğun tahta çıkacak varisi sanıyor.”

“Ama, bu taht onun hakkı.”

“İyi de bu benim sorumun yanıtı değil ki: Efendi’yi ailesi neden dışladı ve hiçbir şartta görüşmüyorlar?”

“Benimle evlendiği için, babanın ailesi onunla küstü.”

“Sen onlara ne yaptın ki?”

“Hiçbir şey yapmadım.”

“Yapılmamış bir hata ya da olmayan bir kusur, araya böylesine bir küslük sokabiliyor peki?”

“Ailesi, Süleyman’ın yaptığı seçimlerin daima yanlış olduğunu düşündü. Onlar gibi sessiz soluksuz yaşamaktansa, göz önünde olacağı işler yapması. Tarihçi olması, el yazmalarını okuması. Soyunu ve geçmişini gizlememesi. Benim gibi biriyle evlenmesi. Tüm bunlar onun ailesi için büyük bir sorun oldu.”

“Sen meseleyi anlatmıyorsun? Zaten kimseye hiçbir şey anlatmıyorsun. Babamdan daha ketumsun. Bu hallerinden korkuyorum anne.”

“Boş ver. Sen yaşamana bak Ali’ciğim.”

Efendi, ne kadar kabuğuna çekilmiş, kendini dünya işlerinden soyutlamış; sadece tek ve gizli bir amaca yönelmişse, annem, her şeyim olan tek varlık sıradan bir çocuğun sıradan annesiydi: Moda İlkokulu’nda görevli Öğretmen Nurbanu Hanım’dı. Kalburüstü ve orta sınıfa ait ailelerin çocuklarıyla devlet değil de pahalı bir kolejin öğretmeniymiş gibi tek tek ilgi göstererek, olması gerekenden erken okuyup yazmalarını sağlardı. Bu özelliğiyle öğrencilerinden okula Moda’dan ve Kadıköy’ün tamamına yayılan bir çok yetenekli öğretmen sıfatına sahipti. İş özel hayata geldiğindeyse, annem kocası Efendi’den az gizemli değildi: Suskunluk yemini etmişçesine ölçülü bir ketumlukla yaşamayı alışkanlık haline getirmişti. İş yeri Moda’daydı ama evimiz Erenköy’deydi. Ne okulunun semtinde ne de evimizin civarında kimseyle gevezelik etmez, hane yaşantımız hakkında en küçük bir sırrı bile vermezdi. Bizi çok yakından tanıdığını öne sürenler sevdiğimiz yemek, bayıldığımız müzik, nefret ettiğimiz renk, tahammülümüzün olmadığı ahlak dışı davranış konusunda hiçbir şey bilmiyordu. Annemin ağzından laf alamazdınız. Bu tutuculuğu da çevresine başarının sırrı olarak öylesine benimsetmişti ki, normalde garip olan bu hali kimseye tuhaf görünmedi.  Onu tanıyan tüm erkekler, çalçene eşlerinin de öğretmen hanıma benzemesini ister; kadınlar ise, ona sinsi bir kıskançlıkla karışık büyük hayranlık beslerdi. Hayatım boyunca, annemin bu resmiyet zırhını öylesine görünmez bir şekilde üç kişilik yaşamımızı çepeçevre sarıvermesine hep şaştım; biraz da imrendim. Asla onun gibi olamadım. Baksanıza, düpedüz ailemin en mahrem sırlarını size ifşa etmekle meşgulüm.

Nurbanu Öğretmen’in ustalık gerektiren bu gizeminin olağan dışılığından rahatsız olmadığımı söylemek de mümkün değil. İlkokulu annemin sınıfında, her sabah Erenköy’den Kadıköy’e yapılan sarsıcı ve gürültülü bir İETT otobüsü yolculuğunun ardından, Rıhtım’dan yağmurda güneşte on beş dakikalık koşarcasına bir yürüyüşle Moda’ya sürüklenerek okudum. Ortaokulu da Moda’da annemin gözetimi altında okumam planlanmış olsa da, bu deli saçması tempoya katlanmak istemediğimi söyledim. Erenköy’deki evimizin yanı başında bulunan okula kaydımın yaptırılmasını istiyordum ve onlar nasıl ki birçok konuda itiraz kabul etmiyorsa, ben de bu konuda taviz vermeyecektim. Hayatımdaki o ilk çıkışın bir isyana dönüşmesine mani olmak gerektiği anlaşılınca, Efendi araya girip,

“Öyle olsun,” diye hüküm verdi. O delinin ilk ve son kez hayatıma müdahalesi sayesinde özgür bir eğitim yaşamına kavuştum. Ve Nurbanu Öğretmen’in beni gittikçe utandıran, herkesi avcunda oynatıp kimseye dürüst olmaması halinden kurtuldum. Bağımsızlığımı kazanmak bana öylesine iyi geldi ki, o gece şeytan beni doğumumdan sonra ilk kez ziyaret edip, bir armağan bıraktı: Yaşıtım oğlanlar daha parmaklarına kıymık batsa annelerine koşup bacakların sarılarak ağlarken, ben eteklerin altındaki dünyayı gece ıslak rüyalarda görüyordum.

1980’e gelene kadar üç yıl boyunca büyümem ve yakışıklı bir delikanlıya dönüşmem dışında yaşamımızda sınırlı değişiklikler oldu. El Yazması Eserler Kurumu’ndaki uzmanlık işinden arta kalan zamanda İstanbul Üniversitesi’ndeki akademik çalışmaları Süleyman Atadan’ı tarih doçenti yaptı. Aynı günlerde Efendi, tepeden inme bir kararla Topkapı Sarayı’na müze müdür yardımcısı olarak atandı. 12 Eylül’de gerçekleşen darbe ile iş başına gelen askeri bürokrasi, saltanat mensuplarını halkın kendi kendini yönettiği rejime yönelik bir tehdit olarak görmüyor, onların varlığını şanlı geçmişin önemli bir parçası sayıyordu. Her gün köşe başında birbirlerini silahla vuran anarşistleri temizleyip ülkeyi uçurumun kenarına götüren siyasileri devirmekle övünen cunta yönetimi, o güne hayatında hep takdirle anılmış ve El Yazması Eserler Kurumu’ndaki görevi sırasında çok sayıda kıymetli parçayı tespit ederek yok olmaktan kurtarmış Efendi'yi taltif etmek istedi. Normal şartlarda profesör unvanı olmadan devletin en önemli müzesinde yöneticilik yapması teamüllere uymayan Efendi’yi, doçentliğinin ilk ayı dolmadan Topkapı Sarayı Müze Müdür Yardımcısı yaptılar. Darbeyle beraber müzeye müdür atanan emekli albay da sıkıcı bürokratik işlerle uğraşmak yerine, makamının tadını çıkarabildi. Efendi, 1980 yılının Aralık ayında bu kutsal göreve atanışının birinci ayı dolduğunda kucak dolusu et, meyve ve kuruyemişle eve geldi. O gün ilk ve son kez, Süleyman Atadan’ı şarabını içip, kavrulmuş fındığından atıştırırken, hatta kendisine baba desem oğlum diye cevap verecek bir kıvamda tebessüm halinde gördüm. Üzerinde dolapta giyilmeden eskiyen 70’lerden kalma bir kazak ve kalın yolları bulunan siyah bir kadife pantolon olan Efendi, kırk yaşının tüm gücünü bedeninde toplamış; o günlerin devlet memurları arasında moda sayılan yeni bıraktığı kumral bıyığının altından tebessümünü görmemi hiç sakınmamıştı. Benim de nane likörü ile eşlik etmeme izin verilen bu kutlamada, annem tam da ağır işçilere yakışan şekilde alkolü az zahmeti çok birasından içerek radyoda uygun bir müzik ararken, Efendi’nin yasak olan gözlerine iyice bakma fırsatı buldum. Ve o an, babam denilen kişinin gerçekten de ders kitaplarımdaki Osmanlı sultanlarının hemen hepsine benzediğini fark ederek korktum. Her ürktüğüm zamanki gibi bu stres mideme vurunca, banyoya zor kavuştum.

Midemde kalmasını öğrenene değin içmemin yasaklanmasının üzerinden dört yıl geçtikten sonra, Topkapı Müze Müdürü albay bir holdinge yönetim kurulu üyesi olarak atanınca, darbecilerin seçim yoluyla yönetimi devrettiği sivil irade, muhafazakar siyasal yapılarına uygun olduğunu düşündükleri bir karara imza attı. Cunta yönetiminden daha fazla Osmanlı sevdalısı olan sivil iktidar, Efendi’yi taşıdığı şanlı kanı gerekçe göstererek, müdürlük koltuğuna layık görüldü. Gece gündüz çalışması, sarayı dünya standartlarında bir müzeye dönüştürmek için gösterdiği gayreti ve tarihi eserlerin yabancı basında da yer almasını sağlayarak yabancı turist akını yaratmasının göz ardı edilmesi Süleyman Atadan’ı üzmedi. Bunları yapmamış olsa da, sırf talihin bir eseri olarak doğduğu aile nedeniyle Topkapı Sarayı Müze Müdürü koltuğunun bahşedilmesi bu kez onda müdür yardımcısı olduğu zamanki zafer havasını uyandırmadı da. Suskun bir sevinç ve herkesin alıştığı mütevazı bir kabullenişle, yeni görevinin başına geçti. O günden sonra da, gözlerindeki insanı korkutan titreten delilik kayboldu; zihninin bulandığı bir delilik başladı…  Eskisine göre daha içine kapanık, daha düşünceli ve daha ketum olmayı başararak beni ve annemi şaşırtmayı başardı. Gün aydınlanmadan Erenköy’deki evimizden makam aracına binip Harem’den arabalı vapurla Sirkeci’ye geçen, oradan da doğruca makamına giden Efendi, tüm gününü geçirdiği yetmiyormuş gibi, en üst amir olmasına aldırış etmeden gece nöbeti tutmaya başladı. Sarayı dünyadaki benzerleriyle yarışacak kaliteye getirmek için, onun bir dediğini iki etmeyen askeri bürokrasiden aldığı bütçeyle en son güvenlik teşkilatlarını devreye almıştı. Tüm avluları, kapıları ve hırsızların girmek için deneyebilecekleri her nokta güvenlik kameraları kuruldu. Elektrikli teller, gündüz ve gece bekçileri ile insanın kaygılandığı zaman yaydığı kokuya duyarlı eğitimli köpekler ile asayiş takviye edildi. Buna rağmen, Efendi, amirlerin de sarayda gece nöbetleri tutması kuralını getirdi. İnsanın kulağını yerken, uyanmasın diye üfleyen fare ne kadar dikkatliyse, Süleyman Atadan da, bu tedbirleri parça parça uygulamaya alırken, kimsenin dönüp de ‘Bir tehlike mi var’ diye sordurmayacak kadar saman altından su yürüttü. Ne var ki bir Pazar günü evde olduğu nadir zamanlardan birinde gazeteyi açtığı anda, ağzından ilk ve son kez yakası bağrı açılmadık bir küfrün çıkması bir oldu. Müzedeki bir bilgi kaynağına dayandırılan habere göre, Topkapı Sarayı son yıllarda alınan tedbirler sayesinde kale gibi korunaklı olmuştu. Haberin detayında, ne tür önlemlerin alındığının bir listesi uzun uzadıya verilmişti. Efendi’nin öfkeyle fırlattığı, benim ise hiç umursamadığım gazeteyi alıp okuyan annem,

“Bunda sinirlenecek bir şey yok. Olsa olsa başarılarının takdir edilmesi başa gelebilir. Boşuna sinirleniyorsun,” dedi.

“Şu gazeteci milleti hırsıza yol göstermekle kalmamış; tüm tuzaklarımız da ifşa etmiş. Ah asker iş başında olacaktı ki, bak bakayım ertesi gün bu paçavra gazete diye satışa çıkıyor mu?”

“Gazetecinin ne suçu var? Saray herkesin sarayı, içindeki eserler herkesin eseri. Onun korunmasına dair tedbirleri yazmak muhabirin vazifesi.”

“Boş bir görev tanımı bu. İşe yaramaz, kof bir iş şu gazetecilik. Ya insanların zaaflarından yada acılarından besleniyor. Düpedüz sosyal vampirlik.”

“Süleyman sen birinden mi çekiniyorsun? Yada korktuğun bir şey mi var? Sarayda bir harem mi gizliyorsun?”

“Belki gizliyorum, belki korkuyorum. Ama bunların yazılmasını istemiyorum.”

“Haberi tekzip et o zaman.”

“Ne diyeyim? Saray korunuyor yazmışsınız, ama korumuyoruz mu diyeyim?”

“Koruyoruz, ama korkmuyoruz de.”

“Neden ya da kimden korkmuyorsunuz diye sorarlarsa peki?”

“Mutlaka sorarlar. İşte o zaman susarsın, korktuğunu anlarlar. Bu işe bulaşmak istemeyip seni de sarayını da bir daha yazmazlar…”

Gazete haberi sonrasında Efendi’nin saraydaki gece nöbetleri hayli sıklaştı, makam odasında yatıp kalkmaya başladı. Eve nadir geldiği zamanlarda doğruca dinlenmeye çekilirken yorgunluktan asmayı unuttuğu yüzüne dikkatle baktım: Çok net şekilde anlaşılıyordu bir tehlikeyi savuşturmaya çalışmaktan bitap haldeydi. Bu düşüncemi doğrulayan birkaç olay da yaşandı. Birinde annemle fısıltıyla konuşurlarken, içinde kitap, sır ve tehlike sözcüklerinin korkuyla söylendiği bu sohbete kulak misafiri olmam o deli bakışları üzerime çekmeme sebep oldu ama ne ben karşısındaki bu bakışlardan korkacak çocuktum, ne de onda insanı ürkütecek hal vardı. Bir seferinde de annem doğum yapan ve ailesi Anadolu’nun çok uzak bir köyünde yaşayan genç bir öğretmen arkadaşının yanında refakatçi kaldığı gece eve çok geç gelen Efendi, alışkanlık edindiği üzere doğruca yatağa gitti. Ardından da rüyasında saraya giren ve Sır Kitabı’nı çalan hırsızları kovaladığı kabusunu her detayını duyacağım kadar yüksek sesle konuşarak gördü.

Tuhaflıkları ve aşırılıklarıyla ilgilenmeyi keseli uzun zaman olduğu için, Efendi’nin neler yaptığı ya da başının nasıl bir dertte olduğu bana bulaşmadığı sürece sorun değildi. Benim başımda bu yıl gireceğim üniversite sınavında İstanbul dışında iyi bir okulu kazanıp bu deliler evinden olabildiğince uzağa gitmek gibi halledilmesi elzem bir mesele vardı. Sınavdan iyi not alacağıma kuşkum yoktu. Annemin gözetiminde eğitim görmesem bile, onun gözleri üzerimden hiç çekilmemişti. Bana hissettirmeden ve meslektaşları arasındaki şöhretini kullanarak, durumum hakkında öğretmenlerden bilgi alıyor, tüm notlarımı, sınav sonuçlarımı benden önce biliyordu. Büyük gözaltında olmak gururumu kırdığından, derslerim hakkında herhangi bir sorguya çekilmemek için diğer öğrencilerden çok çalıştım ve farkına varmadan hem ortaokulu birincilikle bitirdim, hem de 1984’te Erenköy Lisesi’nin tarihindeki en yüksek notları alan mezunu olmama ramak kaldı. Aptal olmayan ama okulda derslere asılmak gibi bir dertleri de bulunmayan arkadaşlarımın arasında parlak öğrenci olarak onların nefretini kazanmama yarayan bu başarı, annemin istihbarat ağını başka alanlarda kullanmasına mani olmadı: Yüzüme doğrudan söylenmese de, semtte ve civar mahallelerde kızlar arasındaki en  popüler konu benim otuz santimlik bir standart cetvelle ancak ölçülebilen kamışımdı. Kızların çoğu bu büyüklüğün ergenler arası hayli abartılmış bir efsane olduğunu düşünürken, daha cesur olanları duruma gözleriyle şahitlik etmekten çekinmediler. Her eylemimin anneme bildirileceği gözler de iyice görsün diye, bu meraklı kızları okul sonrası hademelerin temizliğini bitirdiği boş sınıflarda ağırladım. Sutyenini hiç nazlanmadan çıkaran, ama büyük ama küçük göğüslerini göstermek ve öptürmekten hayli gurur duyan kızlar, iş jiletle kesilmiş tüylerin kıymık kıymık kumaşından çıktığı kilodunu indirmeyi ve işi daha ciddileştirmeye gelince,  

“Sen beni orospu mu sanıyorsun,” diyerek beni kesin bir dille ret ediyorlardı. Ama gözlerinin pantolonumun fermuarındaki kabarıklıkta olduğunu anlayınca, artık iyice gösteriye çevirmeye alıştığım şekilde heyecanı istediğim gibi ayarlayarak, buraya gelme sebebinin duyduğundan da büyük olduğunu gösteriyordum. Ne var ki o günlerin kadın iç çamaşırları, henüz dünya standardında üretim yapan küresel mağaza zincirlerinin yüzde yüz pamuklu dokusuna değil, Salı Pazarı’nın yüzde elli polyester, yüzde yirmi beş naylon ve yüzde yirmi beş keten karışımına sahip olduğundan, bir erkeğin vücudundaki en hassas deri parçasına sürtününce insanın canını fena yakıyordu. Bu gizli sevişmelerin ardından birkaç gün boyunca işemek ve hızlı yürümek başlı başına işkenceye dönüşse de, saatlik sevgilimin kimseye anlatmamaya ant içtiği aşk maceramız bir başka meraklı arkadaşına anlatılınca cilt sorunumda başa dönüyordum.

Beni, çok ciddi sonuçları olabilecek dermatolojik yaralanmadan aldığım bir hediye kurtardı. Bir gün gün yatağımın üzerinde,

“Kullanmak, pişmanlıktan iyidir” notuyla bırakılmış prezervatifi gördüm. Her anımın gözlendiği o evden mutlaka dönmemek üzere ayrılmam gerektiğini daha iyi anladım. Kadıköy’e iyice yayılan şöhretimin sağladığı kolay sevgili bulmanın imkanlarından biraz daha çok yararlanmaya karar verdim. Kendi evi olan dullar ile ailesinden ayrı yaşayan; evlenmek için otuz yaşına bastığı için geç kaldığını düşünen bakirelere rotamı çevirdim. Kadınların istenmeyen hamilelik korkusu, prezervatif kullanmaktan çok daha etkili bir doğum kontrol yöntemiydi. Zamanla sevişmenin doruk noktasında kadınların içine değil, onları da orgazma ulaştırırken başımıza kürtaj sorunları açmayacak şekilde boşalmanın da sırrına ulaştım. Birlikte olduğum tüm kadınlar bana,

“Sende şeytan tüyü var,” dediler.

“Bende şeytanın tüyünden fazlası var” dediğimde ise bunu şaka zannederek kahkahalara boğluyup, yeniden sevişmeye can attılar. İnsanlara kendilerinin inanmalarını istediğinden fazlasını yani düpedüz gerçeği söylemenin hiçbir işe yaramadığını görünce, susmayı tercih ettim.

Efendi, 15 Şubat 1984 gecesinde İstanbul kar altında inlerken, faili meçhul bir cinayetin maktulü oldu. O günlerde iş başına gelen sivil yönetim tıpkı darbeci generaller gibi gazetelere sansür baskısı yaptığından, basının haber yönü ülkenin politik gündeminden çok psikolojik travmalarına çevrildi. Darbe öncesi insanların illallah ettiği cinayetlerin işlenme sebeplerinden siyaset çekilince, gazete okurları insanların birbirlerini öldürme nedenlerini merak etmeye başladı ve böylece bu adli olaylar gazetelerin manşetlerini doldurdu. Süleyman Atadan cinayeti, bu cinai iştah açıklığı günlerine denk gelince, çok konuşuldu. Gazete yöneticilerini ve haber bularak yaşamlarını sağlayan muhabirleri, Efendi’nin cinayetine yönelik aşırı ve kontrolsüz ilgileri nedeniyle suçlamıyorum: Dünyanın neresinde olursak olalım, ülkenin en büyük müze müdürünün nöbetçi olarak görev yaptığı gece başının koparılması, gazeteciler için büyük bir olay. Herkesin hayata bir ölüm borçlu olduğu gibi bir ürpertici gerçeği her gün duyarak öğrenen benim gibi lise son sınıf öğrencisi içinse, gazetecilerin bir ölüm karşısındaki bu heyecanını garip bulmayı sağlayan bir olay. Ama dahası var: Maktulün eşi ilkokul öğretmeni Nurbanu Atadan, tıpkı oğlu Ali Atadan gibi bu korkunç cinayeti kimilerine göre fazlasıyla sakin karşıladı. Erenköy’deki komşularımızın sokağa kamp kuran muhabirlere verdiği bilgilere hayal gücü eklenerek oluşturulmuş haberlere göre, anne-oğul hiç gözyaşı dökmeden ayrıldıkları cenaze sonrası evde televizyon izleyip, bir ara radyodan yurttan sesler korusunun şarkılarını yüksek sesle dinledi. Taziye için eve akrabalardan hiç kimse ayak basmadığı gibi; ölünün ruhuna dua etmek ve yas tutan anne-oğula acılı günlerinde aç kalmasınlar diye yemek getirmek isteyen komşuları ise öğretmen hanım, bir an evvel normal hayatlarına dönmek istediklerini söyleyerek, kibarca engelledi. Haberlerden anladığım kadarıyla, kibarca mani olmak detayı gazetecilerin biz acılı anne oğula karşı bir nezaket göstergesiydi. Birimiz öğrenmek, ötekimiz öğretmek için cenazenin ertesi günü ve cinayetin üzerinden dört gün geçtikten sonra okullarımıza giderken, o güne kadarki en tuhaf olayla karşılaştık: Taziye ziyaretlerini annemin engellediği komşularımız yüzümüze karşı bağıra çağıra bizi dinsiz imansız olmakla, örf adet bilmemekle hatta hızlarını alamayıp, dünya beyefendisi ağzı var dili yok Süleyman Bey’in ölümüne sevinmekle suçladılar.  Efendi, yine ardı arkası kesilmeyen nöbet turuna çıktığı gecelerin birinde ev telefonumuz aralıksız çalınca, annem koşup ahizeyi kaldırdı. Arayan Topkapı Sarayı’nın müdür yardımcısıydı ve hıçkırıklara boğularak yaptığı konuşmada ağzından net çıkan tek ifade öldürüldü sözcüğü oldu. Az sonra da kapı zili çalındı ve karşımızda tekinsiz yüzlere sahip iki polis memuru belirerek, bize sakin olmamızı, Topkapı Sarayı’nda korkunç bir olayın meydana geldiğini, Müdür Süleyman Atadan’ın cinayete kurban gittiğini söylediler. Polisler ayrılınca, insanı çıldırtacak kadar sakin annem,

“Beklenmedik bir şey değil. Süleyman, ne zamandır bir sırrı saklıyordu. Benden bile. Ne var ki başımıza gelen acı bir olay. Biz yaşayanlar da çok acılar çekeceğiz, yine de kimseye üzüntümüzü belli etmeyeceğiz. Çünkü baban böyle vasiyet etti,” dedi.

“Babam değil, Efendi,” diye düzelttim onu. Sesim istemediğim halde sanki ağlayacakmışım gibi çatallanarak çıktı.

“Ah affedersin oğlum. Haklısın, Efendi. Nasıl da unuttum,” dedi Nurbanu öğretmen. Ve o an, benim dökemediğim gözyaşını akıtsaydı, belki ona katılır ve bu kayıp için biraz üzülürdüm de. En soğukkanlı katillerde bile görülmeyecek ruh dinginliğiyle meseleyi kavraması yetmemiş gibi, oturmayı adet edindiği tekli koltuğuna gömülüp, hem üzüntülü hem de keyifli olduğu zamanlarda ancak yaktığı mentollü sigarasını içmeye başladı. Ben de geçen gün Şaşkınbakkal’da yalnız yaşayan dul ile onun kadın onuruna aykırı bularak izin vermediği iki insanın köpekleri taklit eden sevişmesini gördüğüm rüyaya dönmek, için yatağıma döndüm.

Dünya, içinde olup biten onca kötülüğe aldırmadan kendi etrafında dönerek zamanı ilerletmeyi sürdürdü: Efendi’nin ölümüne ilişkin haberleri okurun gösterdiği satış ilgisiyle çok seven gazeteler, manşetten üçüncü sayfaya taşıdıkları habere genişçe yer vermeye devam ettiler. Bazı günler komşularımızdan bize dair bilgileri alıp bunu hayal ürünü bilgilerle harmanlayarak yazdıkları haberlerinde kullanmayı sürdürdüler: Buna göre; öğretmen hanım ve oğlu kırk günlük yas süresine riayet etmiyordu. Eve taziye için gelip giden herhangi bir akraba hala görünürlerde yoktu. Evin oğlu yüksek sesle müzik dinleme alışkanlığını sürdürüyordu. Ayrıca okulun kütüphanesinde uzun saatler boyunca gireceği üniversite sınavı için çalışıyordu. Çıkan bu sıradan bir ailenin sıradan hallerine ilişkin haberleri daha sonra saldırgan bir tutum izledi: Erenköy Lisesi son sınıf öğrencisi, merhum Topkapı Müze Müdürü Süleyman Atadan’ın tek evladı Ali Atadan’ın Kadıköy’ün genç Kazanova’sı olduğu ortaya çıktı. Çevresinde yakışıklılığı ile nam salan genç Ali’nin, başta evinin bulunduğu Erenköy olmak üzere Bağdat Caddesi hattı üzerinde Caddebostan, Suadiye, Şaşkınbakkal ve Bostancı’da çok sayıda kadınla ilişkisi olduğu ortaya çıktı. Kadınlarla gönül ilişkisi kurmaktan hayli hoşlanan Ali Atadan, çevre sakinleri tarafından her hafta bir bazen de iki kadının evinden çıkarken görülüyor. Aynı zamanda Erenköy Lisesi’nin de okul birincisi olan Ali, çapkınlıktan arta kalan zamanda parlak öğrenim hayatını da aksatmadan devam ettiriyor.

Gazeteler benim genç bir kadın avcısı olduğumu yazıp çizmekte hayli saldırgan bir tutum takınmaktan çekinmedi. Hatta birkaç kadını hamile bırakıp, onlara zorla kürtaj yaptırdığım yalanlarını bile kaleme aldılar. Bu haberlere çok kızdığım bir gün, öğleden sonra akşama kadar çalışıp, bir kadını yatakta doyuma ulaştırırken yumurtanın döllenmesine mani olacak şekilde erkeğin nasıl boşalacağına ilişkin detaylı bir makale yazıp gazetelere yollamak istedim. Yazdıklarımı okuyunca, Şeytan tarafından öğretilen bu yöntemin bazı başka aklıevvellerce başarısız da olsa uygulanabileceğini ve rakiplerimi kedi ellerimle yaratabileceğimi düşünerek vazgeçtim.

Annemi ve beni konuşturup, bu esrarengiz cinayete dair röportaj yapmaya ikna edemeyen gazete muhabirleri, git gide hayatımızı deşmeye, Atadan Ailesi’nin kalan kısmının özel sırlarını kamuya açmaya devam ettiler. Arada da gerçekten gazetecilik yapıp, Efendi’nin cinayetine dair hakiki haber değeri taşıyan konuları gündeme getirdikleri de oldu: Bunlardan biri, benim definden sonra Efendi’nin mezarını ziyarete hiç gitmeyişimdi. Süleyman Atadan’ın otopsisi, cinayete ilişkin delillerin tam tespiti için üç gün boyunca İstanbul Adli Tıp Kurumu’nda yapıldı. Kesik başı ve gövdesi üzerinde sayısız cerrahi ve kimyasal operasyon gerçekleştirildi. Cinayete dair, polislerin bulamadığı delillerin bilim tarafından ortaya çıkarılması amaçlandı. Gazetecilerin ele geçirdiği Adli Tıp otopsi raporlarına göre, Efendi’nin başı daha önce de anlattığım gibi o kadar hızlı ve düzgün kesilmişti ki, başının koptuğunu anlamayan Süleyman Atadan nefes almaya çabalayarak kendi kanında boğulmuştu. Peki, böylesi düzgün ve hızlı bir kesme işlemi hangi cinayet aletiyle işlenmiş olabilirdi? İstanbul Emniyet Müdürlüğü cinayet masası dedektifleri, şehirde o güne kadar kesici aletlerle işlenen hemen hemen tüm dosyaları raftan indirdiler. Hem cinayet aleti, hem de failin ve faillerin kim olabileceğine dair detaylı bir araştırmaya giriştiler. Onları günlerce uykusuz bırakan çalışmaları sonucunda, daha önce işlenen hiçbir baş kesme cinayetinin Süleyman Atadan dosyasına benzemediğini ortaya çıkarttılar. İstanbul’daki tüm benzer cinayetler maktul ya öldükten sonra uzun uğraşların ardından ve boyun ile gövdede ciddi hasarlar bırakarak gerçekleşmiş bir testere çalışmasının sonucuydu ya da öldürücü darbe balta ile başa ve sırta geldikten sonra, maktulün kafası satırla birden fazla hamleyle koparılmıştı. Ellerindeki bilginin yetersizliğine inançları artan İstanbul Emniyet’ine bağlı polisler, bu cinayet yönteminin yurt dışında nasıl uygulandığını araştırmak için İNTERPOL Uluslararası Polis Birimi ile irtibata geçtiler. Fakat onlardan gelen yanıtlar da, İstanbul’daki kayıtlardan farksız değildi. Öte yandan Adli Tıp uzmanı doktorlar da o günün şartlarıyla yaptıkları incelemede, Süleyman Atadan’ın başını gövdesinden ayıran cinayet aletini kesin olarak tespit edememişlerdi. Yine de ellerindeki tüm imkanları kullanıp, suskun cesedin kendilerine cinayete ilişkin bilgiler vermesini umuyorlardı. Bizim daha sonra gazete haberlerinden öğreneceğimiz bu hummalı çalışmalar sürerken darbe cuntasının başındaki general şimdi ki Devlet Başkanı ve muhafazakâr sivil hükümeti kuran Başbakan, cenaze işleri için İstanbul Valisi’ni görevlendirdiler. Eve taziye ziyaretine gelmek istese de, annemin bunu kabul etmediğini duyarak sinirlenen fakat ailenin acısına da saygı duyduğunu belirten Vali, merhum Süleyman Atadan’ın naaşını hem görevine, hem de soyuna uygun bir yere defnetmek fikrini ortaya attı. Ailesi sürgün yıllarında Paris’ten yurda dönüp Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı aldıklarından beri henüz ecel kapıların uğramadığı için, İstanbul mezarlıklarında üzerinde Atadan yazan bir defin yeri yoktu. Efendi’yi en uygun yere gömmeye kararlı Vali, görevi başında şehit düşen Süleyman Atadan’ın büyük büyük büyük dedesi İstanbul’un Fatih’i Sultan II. Mehmet türbesine gömülmesi fikrini attı. Ama bu düşünceden alındığı hızla uzaklaştı. Tekke ve Zaviye Kanunu’na göre; bu hazireye defin için Bakanlar Kurulu’nun kararı gerekiyordu, ne yazık ki ülkenin siyasi yapısı verilecek böyle bir izin üzerindeki tartışmaya uygun değildi. Vali’nin aklına bu kez Eyüp Sultan Camii haziresi geldi. Süleyman Atadan, İstanbul’un en kutsal mekanında Eyüp El Ensari Hazretleri’ne ebediyet komşusu olacaktı. Fakat orada Osmanlı mezarlarından arta kalan kısıtlı defin alanın, sivil iktidarla çok yakın olan bir tarikatın İstanbul’daki şeyhi ve onun sayısız müridine söz verildiği ortaya çıktı. Söylentiye göre sivil hükümetin Başbakan’ı bu fikri duyunca küplere binip, Vali’nin koskoca İstanbul’da neden gidip gidip bir çıbanı patlatmaya çalıştığını sorarak kendini yemeye vermiş. Küsküyü yiyen ve daha usturuplu davranması gerektiğini anlayan Vali ise arayıp tarayıp da Süleyman Atadan’ı defnedecek sakıncasız bir Osmanlı camii, türbesi, imarethanesi bulamayınca anneme telefonda isyan ederek,

“Siz de ağzınızı açıp tek bir kelime etmediniz ama hanımefendi,” dedi.

Böylece Efendi, onun defin işiyle hayli yorulan Vali Bey Ankara’da düzenlenen bir İçişleri Bakanlığı toplantısına gideceği için birkaç bürokratın ve bolca gazetecinin katıldığı törenle Erenköy Camii’nde kılınan öğle namazına müteakip, annemin uzun yıllar önce tapusunu aldığı, evimize hayli yakın konumdaki Sahrayıcedit Mezarlığı’na defnedildi. Benim Efendi’nin mezarını defin sonrası ziyaret etmek ve ona dua etmek zaten hiç içimden gelmezken, annemin,

“Normal hayatımıza devam edeceğiz; mezarlığa da ancak gömülmek için geleceğiz,” sözüne uyarak hiç gitmedim.

Efendi’nin cinayetinin üzerinden on gün geçmesine, Adli Tıp Kurumu’nun usta cerrahları ne kadar denese de bir türlü ipleri kopmadan başı gövdeye dikilemediğinden zamkla yapıştırılan ceset Sahrayıcedid Mezarlığı’nın eski ölülerinin gübresiyle humusa dönüşen toprağında, mezara kulağını dayayıp dinlemek gibi tuhaf alışkanlıkları olan çeşitli Osmanlı dini tarikat üyelerinin “Naaşından sesler geliyor” başlıklı haberlerindeki tanıklığına göre kabir azabı çekenlerin uğradıkları felaketi andıran şekilde aynı bir et parçasının kızgın yağda kızarmasını andıran seslerle çürürken, artık bir haberden çok kurguya dayalı korku hikayesine haber süsü veren gazete muhabirleri, asıl darbeyi ertesi gün vurdular: Süleyman Atadan’ın, polis raporuna konulmak için çekilmiş olay yeri fotoğraflarını yayınladılar. Maktulün gövdesi aldığı ani ve aşırı şiddetli darbenin etkisiyle alışılageldiğinin aksine olduğu yere yığılmamış, adeta bağdaş kurarmışçasına düzgün bir pozisyonda oturur vaziyette bulunmuştu. Fotoğrafı gören herkesi korkutup bir yandan da hayrete düşüren bu detayın yakalanmasında cinayetin sarayın birinci avlusundaki en az üç asırlık çınar ağacının dibinde işlenmesinin payı büyüktü. O görmüş geçirmiş çınar, Efendi’nin başıboş vücudunun sırtını dayadığı yer olmuştu. Gazetelerin başsız ceset fotoğrafını yayınlaması umurumda bile olmadı. Fakat o gün, gazetelerdeki fotoğrafları inceleyerek ailemizin acının bu denli uluorta saçılmasına çok üzüldüğümü kuran ve koca memeleri giydiği dar gömleklerden patlayarak kaçmak isteyen güzel kadına yatakta hiç itirazı olmadan her istediğimi yapabilme fırsatı tanıdı. Eve döndüğümde, beni aşüftelerin koynuna girmekten men etmesini beklediğim annem, elindeki büyüteçle önüne serdiği gazetelerden başını kaldırıp,

“Köşeye yeni bir kebapçı açılmış, istersen lahmacun sipariş et. Bugün yemek yapmadım,” dedi. Yarım saat sonra bu leziz kıymalı hamur işini Efendi’nin o güne kadar hayaller, masallar ve delilikle dolu kafasının olmadığı kanlı gövdesiyle dolu gazetelerin üzerinde yedim.

Asıl kıyamet ertesi gün koptu. Yakaladıkları o ilgi çekici cinayete dair okur ilgisini yitirmemeye kararlı polis muhabirleri, Süleyman Atadan’ın kesik başının olay yeri fotoğrafını gözler önüne sermekten çekinmediler. Bir cinayetle değişmeyen hayatım, fotoğrafların yayınlanmasıyla alt üst oldu. Gazetelerin cinayet haberlerine ayrılmış üçüncü sayfalarında şu manzara yayınladı: Topkapı Sarayı’nın ikinci avlusunda bir vakitler sultanların emriyle gerçekleşen infazlarından sonra, cellatların kanlı kılıçlarını ve ellerini yıkadıkları için Cellat Çeşmesi adıyla anılan ve 1984’te pirinç musluğundan su değil havanın aktığı köhne eserin mazgalında, kesik bir erkek başı duruyordu. Küçükken beni istediği şeyi yapmam yada söylemem için korkutmak amacıyla üzerime dikilen gözlerin dehşet saçtığı Efendi’nin ağzı da sanki bir şeyler anlatmak istercesine çarpıktı. Koparılmış boynundan ve nefes almaya çalışıp da beceremediği burnundan kan sızarken, kulakları da bu vahşetten payını alıp revan içinde kalmıştı. Gazetelerde bu vahşetin polis objektifine yansıyan farklı açılardan kareleri arzı endam ederek okurlara korku ve heyecan salmayı başardı. Ülkede herkes, işi gücü bırakıp bu fotoğraflarla ilgilenmeye başladı. Öyle ya, o güne kadar Topkapı Sarayı Müdürü Doç. Süleyman Atadan’ın başının kesilerek katledilmesi sadece bir haber cümlesinden ibaretti. Fakat dün gövdesi, bugün de kafası yayınlanınca, herkes bu cinayetin tanığı oluverdi. Üniversite sınavına hayli az zaman kaldığı için, evdeki bir deli eksilse de burayı terk etme fikri hala damarlarımda dolaştığından babasını hunharca bir cinayete kurban veren yakışıklı genci içine alarak ıslak, kaygan ve sıcacık teselli etme peşindeki sevgililerden kısa bir mola istedim. Okul kütüphanesinde kalıp test soruları çözdükten sonra eve hayli geç geldiğimde, annemi bir dedektif çabasının tam ortasında buldum. Dünkü aymazlığının yerinde şimdi elindeki gazete yığınlarında Efendi’nin kesik başının fotoğrafları olduğu sayfaları yemek masasına yayıp, büyüteçle inceliyordu. Süleyman’ın kesik başının fotoğraflarının gazetede yayınlandığını tüm gün arsız ve beni yaşadığım trajediye rağmen hala sevmeyen okul arkadaşlarımın ettiği gevezelikten duymama rağmen o an ilk kez görmek, bende yine herhangi bir acıma, üzülme ya da hayıflanma yaratmadı. Hatta o an münasebetsiz olup olmadığını düşünmeden,

“Gazeteleri fazla eğme ki Efendi’nin kutsal kanı masa örtüsün berbat etmesin,” dedim.

Annem, kocasının katledildiği ilk güne göre daha kıvam kazanmış ve tiksindiriciliği artmış sakinliğini bozmadan ve başını incelediği fotoğraftan kaldırmadan,

“Allah kahretsin gazetecileri de, onlara dosyadan fotoğrafları veren haber kaynağı polisleri de. Al işte, korktuğum başıma geldi. Bu sadece bir cinayet değil, düpedüz bir tehdit,” dedi. Fakat bu gizemli, anlamsız ve saçma sözleri artık onun da olduğundan şüphe duymadığım deliliğinin eseri bir kendi kendine konuşma mı, yoksa bana cevap mı olduğu belli değildi.

“Ne zırvalıyorsun Nurbanu Hanım? Ne tehdidi, ne mesajı? Sen de kocan gibi delirdin iyice. Daha düne kadar cinayetle ilgili sesin çıkmıyordu. Ortalıkta buz gibi dolaşıyordun. Ne oldu da birden içine ateş düştü? O hastalıklı sakinliğini kaybettin, böyle abuk sabuk konuşur oldun? Sahi benden ne gizliyorsun; o fotoğraflarda ne gördün söyle bakalım. Ruh hastası gazeteciler, bizle röportaj yapmak için sonunda şu rezil görüntüden medet umdu. Artık Efendi’nin kesik kellesi uzun bir süre milletin gece kabusu olur. Buna mı delirdin yoksa? Sen de Efendi gibi asil kanın peşine mi düştün. Hey Nurbanu, kendine gel. Sen soylu değilsin. Aslında kim olduğun bile belli değil. Ne annen var, ne baban, ne kardeşin. Kimin nesi, kimin fesisin? Tutup da kocanın soyunu mu kendi kanın belledin yoksa? Bu dedektifçilik oyunu ondan mı? Yada hakikaten Erenköy’lük mü oldun? Delirdiysen söyle, gerçi hangi deli kafayı üşüttüğünü kabul etmiş ki sen edesin, söyle hemen yarın şu yukarı caddedeki akıl hastanesine götüreyim seni.

‘Merhaba doktor bey, annem Nurbanı Atadan. Kızlık soy adı mı, şey onu kimse bilmiyor. Bu bir sır. Ama tek sır bu değil. Karşınızdaki Kadıköy’ün en başarılı ve en çok Milli Eğitim Bakanlığı taktirnamesi kazanmış biricik sınıf öğretmeni var ya, ha işte bu hanımefendi kendini Osmanlı’nın ta 1924’te kaldırılmış saltanının varisi sayan kocasıyla bir olup, bana bir ömrü dar etti. Geçmiş suçu bir yana, şimdi de kendini cinayet masası dedektifi sanıyor. Gazetelerin daha çok satmak için okurlarının önüne attığı Efendi’nin ki ona baba demem yasaktı, evet gülmeyin bu yasağı o koydu ama bu hanımefendi uygulanmasında en büyük destekçi oldu, işte o adamın kanlı fotoğraflarına gazetede büyüteçle bakıp, oradan bir gizem çıkartmaya çalışıyor. Allah aşkına söyleyin doktor bey, annemin Erenköy’deki serbest gezme günlerinin sonu sizce de gelmedi mi? Onu deliler koğuşuna kapatmayacak mısınız?’

Ve final… Gazeteler şöyle manşetler atar, “Merhum Süleyman Atadan’ın eşi Nurbanu Atadan, yaşadığı acı karşısında dayanamayıp aklını yitirdi ve Erenköy Ruh Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde tedavi altına alındı. İşte harika bir son.”

”Söylediklerin saygısızca, aptalca ve sonradan çok pişman olacağın arsızlıkta. Seni iyi yetiştirdiğimi düşünüyordum Ali. Haddini aşıyorsun.”

“Haddimi aşıyorum öyle mi? Haddimi aşıyorum. Aman ne laf. Ne büyük tespit. Siz karı koca bana 17 senelik ömrümde bir gün aile gibi davranmayın, sonunda saygısız ben olayım.”

“Senin eski saray terbiyesiyle yetişmeni baban istedi Ali. Bunu biliyorsun…”

“Neyi biliyormuşum ben. Ali bir bok bilmiyor. Küçük yaştan itibaren ona Efendi dedirten ve hiç sevgi, ilgi göstermeyen bir deliyle büyüdüm ben. O günlerde senin bana gösterdiğin şeyin annelik olduğunu sanmıştım. Zamanla gördüm ki, bu da değilmiş. Derdin benim her yaptığım işte en iyi olmamı şart koşup, bunu başarmamı izlemekmiş o kadar.”

“Bu doğru değil Ali. Her zaman seni bir anne ilgisiyle sevdim.”

“Çok komik gerçekten. Devamında da ‘Baban da seni çok seviyordu’ de ki şuracıkta gülmekten öleyim.”

“Süleyman’ın seni sevmediğin söyleyemem, ama sevgisini gösterdiğini de söyleyemem. O, daima senin en kötüsüne hazır olmanı istedi. Bir şeye, bir insana ki bu anne baba da olsa fazla bağlanmadan, her türlü sorunun üstesinden gelebilecek kabiliyette ve dayanıklılıkta olmanı diledi. Zor bir yolu seçti ve başardı da.”

“Başardı da… Oo… Gerçekten harika sözler bunlar. Söyler misiniz Nurbanu Atadan, kocanız asil kana sahip Efendi, benimle ilgili ne başarmış acaba?”

“Arkasından gözyaşı döküp, acıdan kendini dağıtmadın. Ders çalışmaya ara vermedin, hedefine yürümekten bir an olsun geri durmadın. Şu hafif meşrep kadınlarla, kızlarla o çirkin yatak ilişkilerini yaşamaktan da vazgeçmedin. Biraz sakinleşip akılcı düşünürsen, babanın böyle vahşi bir cinayete kurban gitmesinin altından neredeyse hiç hasar almadan kalktığını görürsün. Bunlar hep babanın sayesinde. Eğer o sana böyle…”

“O bana rezilce davranmasaydı, ben de babasını kaybetmiş her insan gibi ardından olması gerektiği üzere yasımı tutardım. Ama Efendi sadece şunu öğretti ‘Herkesin, hayata bir ölüm borcu var.’ Hepsi bu kadar.”

“Her neyse Ali. Seninle daha fazla tartışmayacağım. Ne kadar zeki biri olsan da, alt tarafı bir ergensin. Bazı şeyleri büyüyünce anlayacaksın.”

“Hiç anlamamışsın Nurbanu Hanım. Ben hep büyüktüm. Bilincim hep açıktı. Sizi hep doğru anladım. Benim lanetim bu. Herkesi anlamak, her şeyi anlamak, dünyanın farkında olmak. Asıl sen bunu anlayamazsın.”

“Bu çok uzun ve gereksiz bir tartışma oldu Ali. Dediğin gibi olsun. Konuyu kapatalım en iyisi.”

“Her şeyin üzerini örtmekte üstüne yok Nurbanu Hanım. Kapat bakalım, bu meseleyi de tarihin çöplüğüne at. Hazır atmışken, şu korkunç gazeteleri de at gitsin. Artık sana hangi mesajı verdiyse, onu da kendine sakla.”

Dediğimi hiç itiraz etmeden yapan annem gazeteleri hışırtıyla bir araya toplarken, bir insanın ancak boğulduğunda çıkan inilti de bu sese karıştı. İkimizin de zihninden o an, bu sesin Efendi’ye ait olduğu düşüncesi geçti ve gözlerimizi belerterek birbirimize bakarken, Süleyman Atadan’ın gazetedeki kesik başlı fotoğrafından parkeye ardı ardına üç damla kan aktı. Acıyla sağ işaret parmağını ağzına götürüp emen annem,

“Kağıt kesiği çok fazla acıtıyor,” dedi. Oysaki kanın onun parmağından değil de, zaman içinde açılmış bir kapıdan, cinayetin işlendiği sıra aktığını biliyordum. Çünkü bu bilgiyi kulağıma Şeytan fısıldadı…

***

Oxford Üniversitesi’nde yeni eğitim dönemine girmeden yapılan akademik hazırlık, 1999 yılı Ağustos’unda benim için bir angaryaya dönüştü: Okul senatosu tarih bölümünün gelişen dünyaya ayak uydurması için derslerin bilgisayar yardımıyla anlatılmasını şart koştu. Kitaplardaki dokümanları, ders işlerken tahtaya astığımız haritaları ve sayısız envanteri dijitale aktarma işini de Tarih Bölümü kürsü başkanı olarak benim gözetimime verdiler. Tarih yazmayı herkes ister fakat iş tarihi gerçekten yazma eylemine gelince, sizden evvelki nesillerin savaş ve barış arasında geçen ilişkilerinin kaydını dökmek, öyle sevilerek yapılacak türden bir uğraş değil. Neyse ki okulda bu mecburi görevi severek üstlenmeye hazır bir grup bilgisayar kurdu var. Tabii okul senatosunun onlara yarım dönem yemek bursu verecek olması da işin cabası. Görevi aldıktan sonra İngiltere’de ikamet eden son sınıf öğrencilerimden tatilini erken sonlandırmaya hazır birkaçını bulmak ve onlara bitirme tezlerine envanter sağlamak için yardımcı olacağımı vaat etmek hayli işe yaradı. En sonunda bu bilgisayarcıları ve tarihçileri uygun gruplara bölüp, işe giriştik. O yıl İngiltere’deki 15’inci yaz mevsimimi geçirdim. Ve hiçbir yıl bu yağmur ülkesinin böylesine yapışkan bir sıcakla insanı çileden çıkarttığına şahit olmadım. Tatilini erken tamamlayıp okula nezaket ziyaretine geldiğinde işe girişmesi için ikna ettiğim İtalyan öğrencim Alexandro, alnında ve boyunda biriken terleri elinin tersiyle silerken,

“Profesör, şu sıcak var ya ancak Latin Amerika’ya ait olabilir. Her an kapıdan eli silahlı bir devrimci albayın girip ‘İngiltere’de yönetime el koyuyoruz’ demesini düşünüyorum. Buna engel olamıyorum, galiba beynim haşlandı,” dedi.

Meksikalı bir afet olan bilgisayar programı tasarımı bölümü öğrencisi Venezuelalı Julia’yı etkilemek için edilmiş bu sözler,

“Avrupalı işgalci atalarınız, eğer Latin ülkelerini becerip hamile bırakabilecekleri güzel kadınlar gibi görmeseydi, bizim ülkelerimizde demokrasi olurdu. Sen de sıcağı Arap çöllerindekine benzetirdin,” karşılığına tosladı.

Odamdaki kişisel kitapların ve ders notlarının dijitale aktarılması seansında üçümüz de buram buram buharlaşarak, birbirimizin nefesleriyle solunarak kanlarımıza, derilerimize ve hücrelerimize karışıyorduk. Alexandro, yenilmeyi bilmeyen Akdenizli gururuyla,

“Böylesi yapışkan ve insanı delirten sıcak bir tek sizin oralara yaraşır. Arap ülkelerinin sıcağında deve bile bayılıyor. Latin sıcağı ise insanı içine alıp, her tarafını vıcık vıcık tere bulayıp, sonra da onu bir sersem gibi tükürüyor. Öyle olmasaydı sizin şu edebiyatçıların metin dili öylesine yapışkan olur muydu. Adeta hepsi roman yazmadan önce aşkı düşünmekten ve sıcakta sarhoş olmuş,” dedi.

İki erkek böyle yaptığımızı birbirimizden gizleyerek, Julia’dan tüm Latin Amerika edebiyatının onurunu koruyacak sözler etmesini bekledik. Ama her zeki kadın gibi o da, herkes ağzının içine bakarken susmayı tercih etti. Bize bakıp, yeşile çalan gözlerini, birer yaya benzeyen kaşlarını kaldırarak devirdi. Sonra… Nemden yapış yapış odamı bir şehvet arenasına çevirdi. İpek gibi yumuşak fakat bir lanete uğramış gibi kıvır kıvır kara saçlarından, güneşle iyice yanmış esmer ensesinden, yağ sürülmüş gibi parlayan boynundan, tıraş vakti gelmiş ıslak koltukaltından ve bir ipek şalın çok dostça hışırtıyla kayacağı pürüzsüz, uzun ve o güne kadar gördüğüm en güzel bacaklarından yayılan parfüme bulduğu incecik bir kitabı yelpaze yaparak buladı. Aroması şekerli bir tat bırakan kimya Julia’nın yirmi bir yaşının güzelliğine bulanıp havaya ve oradan ciğerime karışırken, İstanbul’daki ilk gençlik zamanlarımda  hissettiğime yakın bir kadın arzusu duydum. Kendimi uzun yıllardır ilk kez kendim gibi hissettiğim o an, benim için işlevsiz bir ofis cihazı olmaktan öteye gitmeyen faksın gürültülü kağıt yazma sesiyle bölündü. İngiltere’de akademik iletişim mektupla yapılır, iş çok acilse de sektere telefon edilir. Gelen mesajın yanlış numaraya yollanmış bir zaman kaybı olduğunu düşünüp, merakıma yenilerek faksa baktığımda üzerinde İstanbul’a ait bir numaradan gelen Türkçe dokumanı gördüm. Bunu neden yaptığımı hala bilmiyorum; üzerinde Türkçe yazan bir kağıtla karşılaşınca öğrenciler sanki geçmiş ve gizli hayatıma açılan pencereden bakacak, o güne kadar kurduğum dünyanın sahte olduğunu düşünecekler gibi bir paniğe kapıldım.

“Hayli yoruldunuz. Çalışmaya yarım saat kahve molası verelim,” diye feryat eder gibi ünledim.

Karşılarında her zaman sakin ve akılcı görmeye alıştıkları profesörü, mani olamadığı bir korkunun pençesinde bulunca ‘Ne olmuş buna’ dercesine birbirine bakan Alexandro ile Julia çıkmak için davrandı. Ben de tamamlanan faksı yırtıp göğsüme bastırıp gizleyerek, onların odayı terk etmelerini izlerken, Julia ısırarak morattığı dudaklarından,

“Çok güçlüsün profesör. O kağıtta yazan her neyse, seni sarsmasına izin verme,” dedi.  

O an, Oxford’un öğretim üyelerine karşılığında okulla ilişiği kesmeye varabilen sert yaptırımlar uyguladığı öğrencilerle ilişkiye girmeme kuralı, zamanın gelip geçtiği ve bu zamanın bir daha yaşanmayacağı duygusunun altında ezilince gidip Julia’nın kalçasına boştaki elimi koyup,

“Umarım bu kağıttaki şey beni çok üzer ve sen de kısa zamanda teselli edersin,” dedim. Göz kırpıp çıktı.

Atatürk Havalimanı’nda pasaport kontrolünden geçtikten sonra kendimi dışarda bir otomobil ve taksi keşmekeşinin içinde buldum. 1980’lı yıllardaki herkesin bir otomobil hayali 1999’da gerçeğe dönüşmüş gibi geldi bana. Camdan başını uzatıp yolculara ‘Nereye gideceksin’ diyerek hem azarlar, hem de hesap sorar şekilde pazarlık eden taksi şoförleriyle karşılamak, daha ilk dakikadan 15 yıldır hiç gelmediğim ülkemi İngiltere ile kıyaslamama sebep olunca, İstanbul’da geçireceğim bir iki günün bana hayli zor geleceğini anladım. Bir an gerisin geri dönüp, ilk uçakla evime dönmek istedim: Ne de olsa, İstanbul’a geliş uçağımı ayarlayan El Yazması Eserler Kurumu, beni karşılamak üzere alana kimseyi göndermemişti. İstanbul’a geldiğimden ancak biletin kullanılıp kullanılmadığını sorguladıklarında haberdar olacaklarından, şimdi basıp dönsem hiçbir sitemde bulunamayacaklarını düşündüm. Sonra da kendimi

“Abi nereye gidiyorsun, uzakta atla gel,” diyen bir taksicinin çağrısıyla, arabanın arka koltuğunda buldum.

İstanbul’un sıcak Ağustos’unu unutmuşum: Kliması ‘Çok mazot yakıyor, o zaman da arabanın sahibine verilecek günlük kirayı bile çıkaramıyorum’ mazeretine sığınan şoför nedeniyle çalışmayan taksinin rüzgar, toz ve gürültü giren açık camından liseyi bile bitirir bitirmez kaçtığım İstanbul’a baktım: 1984’te çocukların üzerinde top oynadığı arsalarda şehir mimarisini değil daha çok para kazanmayı amaçlayan müteahhitlerin diktiği ucube gökdelenlerin peyda olduğunu gördüm. Korkunç bir araç trafiğinde, neredeyse herkesin tek başına seyahat ettiği otomobillerin hiçbir trafik kuralını tanımadan ilerlediği yolda, bir elin direksiyon tutarken ötekinin de cep telefonunu kavramasını izledim.

“Nereden geldin, İstanbul’da ne işin var,” diye münasebetsiz sorularını samimiyet zırhına bürüyüp sıralayan taksici, benim kısa yanıtlarımdan hoşlanmamış olacak ki, o da Atatürk Köprüsü’nü geçip Balat’a doğru dönerken cep telefonunu açıp bir arkadaşıyla uzun uzun Galatasaray’ın o yıl yaptığı yapamadığı futbolcu transferlerini konuştu. El Yazması Eserler Kurumu’nun Süleymaniye’deki merkezine yaklaşırken, yanımda Türk Lirası olmadığını söyleyince

“Temiz yüzlü birine benziyorsun ama abi, dövizin bu ara sahtesi piyasada çok dolaşıyor. Alman Mark’ı olsa belki anlarım, biraz doları da bilirim ama Sterlin bana yabancı. Sen en iyisi bozdur” dediğinde bir döviz bürosunda durduğumuz zaman, elime geçen TL ile yan dükkandan bir kontörlü telefon kartı alıp, ilk iş Julia’nın cep telefonuna mesaj attım:

“İstanbul’a indim. Hava gayet güzel. Beni davet ettikleri kuruma doğru yoldayım. Aklımda hep sen varsın. Görüşürüz.”

Mesajın iletildi bildirimi gelince henüz tenine dokunmadığım bu güzel Latin ile giriştiğim ilişkinin tadı daha başka geldi. Galiba beni İstanbul çarptı. Nedense Julia’dan uzaktayken onu yanında olduğumdan daha çok düşünüp, istediğimi fark ettim. Taksiden çağrıldığım adreste inerken, cep telefonumun mesaj  kutusuna,

“Savurgan güzel, nedir bu kendine harcaman

Senin mirasın olan güzellikleri böyle?” sözleri düştü. Julia’nın yanıtının Shakespeare’den alıntı olduğunu görünce, içimde huzursuz ama tatlı bir duygu beni tepeden tırnağa titretti…

***

El Yazması Eserler Kurumu’nda hiç de hoş karşılanmadım. Kurumun yeni atanmış başkanı, benden on yaş büyük 42’sindeki bir tarihçi yardımcı doçentti. Bu unvan Türk akademik sisteminin sırf kendi dünyası için uydurduğu garabetten ibarettir, dünyada ya doktorsunuz ya doçent, bunun arası olmaz. Aklımdan geçenleri okumuşçasına Kurum Başkanı, önce davetini kabul ettiğimi kendisine bildirmemekle suçladı. Eğer havalimanında kurum memurlarından biriyle misafiri karşılamadığı Kültür Bakanlığı tarafından duyulacak olursa, siciline işlenecek bu nezaketsizliğin onu kısa zamanda Doğu’nun ücra bir köşesine sürgün ettireceğine ilişkin karanlık düşüncelerini kustu. Şu çıngıraklı lafların ardından ne gelecek diye susup bekleyince, beni sünepenin teki sanan bürokrat, çocuk azarlar gibi şunları söyledi:

“Ali Bey, şu yaptığınız gerçekten büyük bir nezaketsizlik. Yani anlayamıyorum… Anlamakta güçlük çekiyorum… Size yolladığımız açık tarihli bileti kullanıyor, Londra’dan İstanbul’a geliyorsunuz ama bunu bize bir telefonla bildirmeye lüzum görmüyorsunuz. Ya ben bugün kurumda olmasaydım? Ya inceleyeceğiniz kitap, başka bir yere gönderilmiş olsaydı? Devletin maddi kaynaklarını böyle hoyratça kullanmak, en yumuşak tabiriyle sorumsuzluk. Gerçekten hayret ediyorum. Hayret içinde kalıyorum. Siz 21 yaşında Oxford’da nasıl profesörlük unvanı aldınız? Tuhaf. Bu aymazlıkla hayli olağandışı doğrusu…”

Daha tanışalı iki dakika bile olmamış Kurum Müdürü’nün misafirine göstermediği nezaketi kendisinin beklemesine kızacak değildim. Karışımdaki bana küçümseyerek bakıp ezmeye çalışan kavgadan anlayan birine de benzemiyordu. O an havalimanından geri İngiltere’ye dönmeyerek büyük bir yanlış yaptığımı anladım. Sözü döndürüp dolaştırıp genç yaşta profesör olmama getiren Kurum Müdürü, beni düpedüz kıskanan, koltuğunu her şeyin ötesinde tutan, iradesiz, sevimsiz ve nezaketsizin tekiydi. Bu azarlama seansında söz bitip, adamın hala bana bir bardak su bile ikram etmediği cezada sıra kaşını gözünü devirip, küçükken Efendi’nin beni istediğini yaptırmak için attığı bakışlara gelince dayanamadım:

“Müdür Bey. Sizi zor durumda bıraktığım için çok üzgünüm. Başınıza herhangi bir sorun açılırsa, bunun telafisi için elimden geleni yapacağınızı bilin. Tavrınızdan anladığım kadarıyla kitabı incelemek için beni davet etmek, sizin fikriniz değildi. Mademki burada açık şekilde istenmiyorum, sizi daha fazla rahatsız etmeyeyim.”

Gitmek için ayağa kalkınca, güneşin yarı açık jaluziden girip odasını sıcağa boğduğu Kurum Müdürü, bir eliyle kravatını gevşetip boğulmaya başlayanların kurtulmak için yaptıkları gibi hırıltılı bir derin nefes alarak,

“Ne münasebet. Gitmek… Hem de bizim temin ettiğimiz uçak biletini kullanıp, sonra da istenen işi yapmadan gitmek… Görülmüş şey değil. Buna izin veremem,” diye sararmış dişlerinin ardından tısladı.

Bu kontrol manyağı ve sevimsiz bürokrata neden bu kadar tahammül ettiğimi, dahası suçum yokken ondan niye özür dilediğimi kendime sordum, yanıtı beklemeden de elimi cebime attım. Az önce döviz bürosundan aldığım TL destesinden hızlıca 60 milyon lirayı sayıp, masasına bıraktım

“Alın size Türkiye-İngiltere arası ekonomik sınıf gidiş dönüş uçak bileti parası,” dedim ve edeceği zırvalıklarla ilgilenmediğimi anlatmak için hızla odadan çıktım.

El Yazması Eserler Kurumu’nun bulunduğu Süleymaniye’de, ağustos güneşi eni iki metreyi bulmayan daracık sokağı kavuruyordu. İnsanlar öğle güneşinde evlerinin balkonlarına ya da binaların girişlerindeki serinliğe çekilmişti. Londra’da sıcaktan birbirimizin ruhuna karışırken, İstanbul’da ise insanlar bakışlarıyla birbirlerinin içine geçiyordu. Şimdi bu sokağın yabancısı olarak ben de Süleymaniyelilerin soran gözlerinin üzerimde dolaştığını hissettim. Gençliğimden beri duymadığım bu suskun sorguda olma halini çok sevdim ve ıssız sokakta boş yere taksi aradım. Semte hayli yabancı göründüğümü fark eden esnaftan bir ahali, ticari araç bulmamın şoför değişim saati nedeniyle mümkün olmadığını söyleyince, uyarısına kulak verip daha yoğun olan Vezneciler’e kadar yürümek istedim. Biraz uzaklaştıktan sonra arkamdan telaşlı bir şekilde ismimin söylendiğini duydum. Sıcakta takım elbisesiyle koşup kan ter içinde kalmış orta yaşı geçkin bir erkek, durup onu beklememi çölde bir vaha bulmuş kadar sevindiğini gizlemeden,

“Hay Allah sizden razı olsun Ali Hocam. Beni İl Kültür Müdürü yolladı, sizi bulmamı emretti. İyi ki bu tarafa doğru yürümüşüm, yoksa başım yanardı,” dedi ve yanıtım beklemeden kırk yıllık dostmuşuz gibi koluma girip kuruma doğru yürümeye başladı.

Binanın kapısında bir elini güneşe siper etmiş sokağın ışıktan yanan ucundan geleni bekleyen adamı görünce, kolumdaki memur başını ileri uzatıp,

“İşte İl Kültür Müdürümüz. Çok efendi adamdır. Kurum Müdürüne hiç benzemez,” dedi.

Kapıya yaklaştığımızda, elini hala güneşe siper etmeyi sürdüren ellili yaşlarının sonundaki kır saçlı, incecik ve kavak gibi uzun İl Kültür Müdürü, bana biraz alaycı gelen ama onun böyle yaparak çok samimi olmaya çalıştığı belli üslubuyla,

“Daha sizi ağırlamadan ziyaretinizi çok kısa kesmişsiniz hocam. Oluyor mu böyle,” dedikten sonra bıyığının kapattığı dudaklarını aralayıp güldü. Benim de gülmem beklenen bu espriye karşılık vermeyince, hala kolumda sırıtan memur ne havalı ve lanet bir adam olduğumu kusan bakışlarını önüne düşürüp, uzaklaştı. Boşluk kabul etmeyen hayattan ders almış İl Kültür Müdürü, koluma girdi ve merdivenleri yardıma ihtiyacı olan biriymişim gibi beraberce çıktık.

Birkaç dakika önce çıktığım odaya kol kola girdiğimizde Kurum Müdürü beni görür görmez,

“Sayın hocam, az önce beni oldukça yanlış anladınız. İnanın, size karşı istemeden sergilediğim fevri tavrım için çok ama çok üzgünüm. Lütfen beni affedin,” dedi. Hala kolumda olan ama bu kez kaçmayayım diye sıkıca tutmaya başlayan İl Kültür Müdürü, “Sen de koca adamı, yalvartma da özrünü kabul et” diyen bakışlarını üzerime doğrultunca, istemeden düşürüldüğüm bu kibirli halden kurtulmak için,

“Galiba her şey sıcaktan oldu. Eğer demin esirgediğiniz bir bardak suyu ikram ederseniz, herkes biraz sakinleşir,” dedim.

Az sonra kuru pasta eşliğinde gelen çayımızı içerken, İl Kültür Müdürü yekten lafa girdi:

“Ali Hocam, sizi ta İngiltere’den işinizin gücünüzün içinden tutup İstanbul’a davet ettik. Kusurumuza bakmayın lütfen. Sağ olun siz de hiç ikiletmeden kalkıp geldiniz. Çektiğimiz faksta elimize jandarma operasyonunda gizemli bir kitap geçtiğini ilettik ama detay vermedik, veremedik.”

“Çünkü güvenliği çok önemsiyoruz,” diye gerinerek araya girdi Kurum Müdürü.

“Ya evet, güvenlik bizim için hayli mühim,” diye sözünün bölünmesini geçiştiren İl Kültür Müdürü, devam etti:

“Sizi çağırmamızın iki nedeni var kıymetli hocam: İlki; el yazması ve şifre içeren kitapları inceleme konusunda dünyanın en iyisi sizsiniz. Vatikan Kütüphanesi’ndeki İslam eserleri çalışmalarınız, sonra Osmanlı Kadı Sicilleri’ndeki Gayrimüslimlere ilişkin davaları tasnif edip, bunları açıklamalı haliyle İngilizceye çevirmeniz, Türk akademik dünyasını daima göğsünü kabarttı. Hem daha 21 yaşında Oxford’da tarih profesörü olmanızı söylemiyorum bile. O zaten bambaşka bir başarı. Yardımınıza başvurmak istememizdeki ikinci sebep ise; rahmetli babanız Süleyman Bey’in kurumumuzun eski uzmanlarından olması. Bunun yaratacağı aidiyet duygusunun önemli olacağını düşündük.”

“Teşekkür ederim müdür bey. Akademik kısmı ve kitap çalışmalarımla ilgili tercih sebebinizi gayet iyi anladım. Ama… Efendi yani Süleyman Bey’in kurumunuzun eski çalışanı olmasının bu kitabı incelememi istemenizle ilgisini kavrayamadım. Aidiyet duygusu ile ne kast ettiniz?”

“Başımız dertte,” dedi Kurum Müdürü. “Hem de fena halde dertte. İncelemenizi istediğimiz kitap aslında tek bir kitap değil. Dahası ortada böyle bir kitap da yok.”

“Bu bir bulmaca mı?” diye sordum ortaya.

“Hayır,” dedi İl Kültür Müdürü. “Mesele hayli karışık olduğu için ben de sırasıyla anlatmaya çalışıyordum. Yedi ay önce güvenlik güçlerine, isimsiz bir ihbarla Suriye sınırdaki bir köyde, tarihi eser kaçakçılığı yapılacağı bilgisi ulaştı. Jandarma da operasyon yaptı ve bölgedeki Roma mezarlarındaki kaçak kazılarda ele geçen birkaç altın süs eşyasının yanında, üzerinde ‘Topkapı Sarayı Tasnifi 1932’ damgası bulunan bir el yazması kitap buldu. Kaçakçılar jandarma baskınını haber aldığı için, zaten ihbar eden de kaçakçılara durumu bildiren de bölgedeki hassas dengelerden çıkar sağlayan bir grubun işiymiş, güvenlik güçleri bu eserlerin yanında kimseyi bulamadı. Her tarihi eser operasyonundan sonra olduğu gibi ele geçen materyal, gerçek bir tarihi eser olup olmadığının tespiti amacıyla bölgenin en büyük müzesine gönderildi. Üzerinde kırılmamış bir mühür bulunan kitap, birçok kurumda rafta bekletilip ‘İncelemeye yetkimiz yoktur’ bürokrasisinin ardından nihayet olması gereken yere El Yazması Eserler Kurumu’na geldi.”

“Ve siz şu ana kadar mührü kırıp, kitabı incelemediniz,” dedim.

“Çok zekisiniz. Kitaba dokunmadık bile,” dedi Kurum Müdürü sarı dişlerini gösterip sırıtarak.

“Benimle derdiniz nedir bilmiyorum müdür bey. Ama madem Türkiye’de bu işi yapabilecek birçok uzman varken, tutup İngiltere’de yaşayan beni çağırdınız o zaman iğnelemeyi bırakıp, işimize odaklanalım.”

“Lütfen Müdür Bey,” dedi İl Kültür Müdürü gözlerini devirerek, bürokrasideki yerini hatırlattı.

“Ali Hocam’ın sorularına odaklanalım ve ondan yardım istememize sebep meseleden uzaklaşmayalım.”

“Kitabı ne zaman görebilirim,” dedim bu nahoş sohbeti bitirmek için.

“Geleceğinizi bize bildirmemeniz gerçekten büyük bir sorun,” dedi İl Kültür Müdürü. Dönüp dolaşıp bu gereksiz ayrıntıya nasıl geldiğimizi anlayamamakla beraber, bu çıkışa Kurum Müdürü’nün bıyık altından gülmesinin bana sebepsiz garezinden öte bir anlamı olduğunu anladım.

“Beni bir faksla siz çağırdınız. Böyle inceleme taleplerinde alışılageldiği ve lazım olduğu üzere kitabın ne bir fotoğrafını yolladınız, ne de hakkında tek satır yazdınız. ‘Ülkenizin uzmanlığınıza ihtiyaç duyduğu bir kitap incelemesi konusunda yardımınızı rica ediyoruz’ dediniz. Faksın sonuna açık tarihli bir uçak bileti iliştirdiniz. Ben de okulumdan ki çok önemli bir envanter aktarımıyla uğraşırken, bin bir güçlükle mazeret izni alıp, ertesi gün İstanbul’a ulaştım. Ayağımın tozuyla da buraya geldim. Hem Kurum Müdürü hem siz İl Kültür Müdürü tutmuş, gelişimi haber vermemekle itham ediyorsunuz. Allah aşkına, merak ediyorum: Ne tür bir kusur işledim? Yarın oradayım dememek bu kadar mı kötü ya da geri dönülemez bir hata? Şimdi; ya kitabı incelememe müsaade edin yahut beni yolumdan alı koymanızın sebebinin çay ve kuru pasta daveti olduğunu söyleyin, çıkıp gideyim.”

Karşılarındakini kolay lokma ne de saf olmadığını anlatmak için yaptığım bu çıkış, iki müdürün birbirine manasını kendilerinin bildiği şekilde bakmalarına sebep oldu. Ki içime o anda düşen kurt, tüm iyi niyetimi ve sağduyumu yiyip bitirince, deminki sözümü hatırladım: Türkiye’de bu kitabı inceleyecek onca uzman tarihçi ve el yazısı bilimcisi olmasına rağmen devlet neden bir Türk asıllı İngiliz vatandaşını bu iş için çağırsın? Her ne kadar Türkiye’de doğup liseyi burada bitirene kadar yaşasam da, İngiltere’ye gidince oranın vatandaşlığına geçip, ülkenin okulunda öğretim üyesi oldum ve elde ettiğim tüm akademik başarılar da İngiliz eğitim sisteminin hanesine yazıldı. Türk akademisyenlerle uluslararası sempozyumlarda bile karşılaşmaktan çekindim. Ülkedeki hiçbir üniversite ile bağlantı kurmadım, onların tezleriyle, çalışmalarıyla ilgilenmedim. Övgü vesilesi yaptıkları Osmanlı Kadı Sicilleri’ni Türkiye’den değil, İngiltere Devlet Arşivleri’nden aldım. Vatikan Kütüphanesi’ndeki İslam eserleri araştırmasında Türk metinlerini ancak gerektiği kadar kullandım. Şu garip davete uçarak geldiğim için kendime kızma virajını çoktan geçtiğimi fark edince, şimdi yapacakları hamleyi bekledim. İl Kültür Müdürü, derin bir nefes alıp iç geçirdikten sonra,

“Aslında çok haklısınız Ali Hocam. Durum insana hayli tuhaf geliyor: Ama konu şu an anlatamayacağımız denli hassas ve gizli. Devletin üst kademesi konunun şimdilik bu kadarının bilinmesini tercih ettiğinden, daha fazlasını anlatamıyorum. İncelemeye gelince; dediğim gibi ziyaretinizden haberimiz olmadığı için gerekli hazırlıkları yapamadık. Sizi tek başınıza değil de, bizim Türkiye’den davet ettiğimiz bir hocamızın eşliğinde bu incelemeyi yapmanızı istiyoruz. Ama ne yazık ki hocamız bugün Ankara’da, tabii kendisiyle derhal iletişime geçeceğiz. Yarın sabah kurumda inceleme için hazır bulunmasını sağlayacağız” dedi.

Burada daha fazla yapacak bir şeyin ve kitabı tek başıma görmeyi istemenin anlamının kalmadığını görünce izin istedim. İki müdür de sözleştikleri belli şekilde beni Çırağan Sarayı’ndaki devlet konuk evinde ağırlamak istediklerini söylediler. Bir otelde rezervasyon yaptığımı söyledim ama ısrarlarına rağmen ismini vermedim. Kurumun aracıyla istediğim yere götürülme teklifini de yol üzerinde uğramam gereken eski dostlar bulunduğunu anlatıp kabul etmeyince, misafir ağırlama duyguları örselenmiş iki müdür, ne halim varsa görebileceğimi anlatan bakışlarını attılar.

İçimden “Memleketine hoş geldin Ali,” dedim.

İlk iş, taksiye atlayıp kıyamet gibi trafikte santim santim yol aldıktan sonra İngiliz turistlerin çok tercih ettiği The Marmara Oteli’ne gittim. Rezervasyonum olmadığı halde konuk ağırlama konusunda hayli becerikli ön büro görevlisi sayesinde, dolu otelde henüz ayrılan bir müşterinin odası bana verildi. Kayışdağı’ndan Eyüp sırtlarına, Üsküdar’dan Beşiktaş’a değin bir İstanbul manzarasını ve Boğaz’ın Karadeniz ve Marmara yönüne doğru akan şileplerinin dokunsam uzanacağım kadar yakın göründüğü manzaramı izlerken, gözümün önüne şehri 1984’te en son canlı gördüğüm zamanları getirdim. Bazen Avrupa TV kanallarında Türkiye ile ilgili haberlere denk geliyordum ve hepsi de İstanbul’dan yapılan yayınlarda o köhne şehrin nasıl bir aç gözlülükle modernleşme adı altında cam kaplamalı yüksek binalara boğulduğunu görüyordum. Şimdi manzaramda da yeşil alanlar betonların arasında kalmış birer adacık gibi sırf göze hoş görünsün diye serpiştirilmişe benziyordu ki, ister istemez Londra’nın etrafını çeviren ormanları düşündüm. Ve yalnız her insanın yaptığı gibi kendi kendime konuşarak,

“Avrupa ile İstanbul’u bu kadar çok kıyasladığıma göre, ben gerçekten İngiliz olmuşum. Ama oryantalist bir İngiliz,” dedim. O sıra aklıma evimdeki yeni sevgilim geldi. Julia’ya cep telefonundan şu mesajı attım:

“İstanbul Boğaz’ını görmelisin: Karşımda açık lacivert ve boncuk mavisi birbirine karışıp akıyor. İzleyip kendini kaptırdığında, ruhunun bir parçası da bu suya karışıyor. Ve özgür bir insan oluyorsun.”

Bir yabancının gözünde, İstanbul’un kirletilmiş imar namusunu kurtarmanın keyfiyle resepsiyonu arayıp, Hürriyet Gazetesi’nin numarasını istedim. Sonra gazete santraline röportaj yazarı Altan Metin’e not bıraktım. Beş dakika geçmeden cep telefonum İstanbul Avrupa Yakası’na ait bir numaradan arandı.

“Bunca yıl sonra geldiğine inanamıyorum. Ya hasret ağır bastı, ya başın belada yada roman yazmaya geldin,” dedi tanıdık bir ses.

“İnsan bunca senede hiç mi değişmez? İlla ki aklından geçeni bana söyleteceksin. Ama yanılıyorsun. Cevap hiçbiri… Gizemli bir kitap incelemesi için devlet tarafından davet edildiğim için geldim,” dedim.

“Tamam işte başın beladaymış, ben kazandım.”

“Sorma Altan, bugün yaşadıklarımdan sonra bana da öyle geliyor.”

Efendi’nin cinayetiyle beraber hakkımızda çıkan haberler sayesinde tanıştığım ve o zamanlar Cumhuriyet Gazetesi’nin polis muhabiri olan Altan, daha sonra başıma gelen başka bir felakette kör karanlıkta, fırtınada çırpınan gemilere yol gösteren bir ışık gibi yardım etti. İngiltere’ye yerleşmemin ardından zaman zaman gelen giden mektupla bağımızı kopartmadık. Bana destek verdiği vakitler haberimin olmadığı bir gerçeği de yıllar sonra imzalayıp yolladığı Babamın Cinayet Defteri adlı romanı ile öğrendim: Efendi’den 4 yıl önce 1980 yılında Altan gibi polis muhabiri olan babası Baretta Gölgesiz Kemal Metin de esrarengiz bir faili meçhul cinayete kurban gitmiş. Altan bu romanı, babasının ölümünden sorumlu tuttuğu ve benim babamın cinayetinde bize yaptığı yalanla karışık en saldırgan haberlerle zarar veren Smith Wesson, Parabellum, Benelli ve Mauser lakaplı dört polis adliye gazetecisini sarsmak için yazmış. Roman 1992 yılında başından geçen gerçek hikayelere ve babasının ardında bıraktığı cinayet haberlerinin ardındaki hikayelerini yazdığı deftere dayanıyordu. Romanı okuyunca,

“Altan, gazeteci değil edebiyatçı olmalıymış,” diye düşüşündüm ve bu fikrimi ona yazdığımda,

“Ben İstanbul’daki gizemlerin anlatıcısıyım. Birisi romancı olacaksa, bu sana yakışır. Çünkü edebiyatı gerçekten bilen sensin,” cümlesinin olduğu mektubu gönderdi.

İngiltere’deki engin tarihsel kaynaklar ve akademik donanım beni Osmanlı tarihçisi yaparken, bir yandan da el yazması eserlerin dünyasına girerek edebiyatla yakınlaştım. Efendi’nin işi ile ilgili evde yaptığı nadir konuşmaların birinde, El Yazması Eserler Kurumu’nda tüm gün yaptığı şeyin bir vakitler hayallerini ve gerçekleri gizemli kurgularla, kimi zaman şifreli şekilde, kimi zaman artık bilen kimsenin kalmadığı kayıp dillerde anlatan yazarların bunu yaptığını bilmeden yazdıkları romanları okumak olduğunu söylemişti.

“Dünyanın en talihsiz edebiyat eleştirmeniyim,” demişti Efendi. “Hiç satmayacak ve kimsenin anlamayacağı romanları inceleyip duruyorum. Onlardaki dehayı, yeteneği ve yazma gücünü görüyorum, fakat şiirdeki gibi anlatamıyorum.”

O an, ister istemez Efendi’nin yaptığı işe hayranlık duydum: Onu duvarları el yazması eserlerle dolu rafların olduğu bir odada, kucağında hem sırrını hem de edebi niteliğini çözmeye çalıştığı yüzlerce yıllık bir romanı okurken hayal ettim.

Annem, bu coşkulu iş tanımını duymaktan hayli memnun fakat o elden bırakmadığı soğukkanlılığını daha bileyip sivrilterek,

“Madem şu an o romanlara hakim tek kişi Süleyman Atadan; o vakit birini ya da birkaçını seçip modernize etmek; Türk edebiyatının, dünya edebiyatının hizmetine sunmak senin elinde,” dedi.

Efendi, bu üstten bakan sataşmaya kayıtsız kalmayıp, nadiren gösterdiği gülüşünü esirgemeden,

“Öğretmen hanım, o kitapların birçoğu ‘Kapağı açan ve okuyan kişiye ömür boyu lanet’ veya ‘Nefesi kesilerek korkunç acılar içinde ölüm’ gibi lanetlerle dolu. İnsan bunca zaman o kitapları inceleyince, ister istemez lanetlerden biraz ödü kopuyor,” dedi.

Görüyor musun bak anlamında başını Efendi’ye doğru uzatıp, kaşlarını kaldıran annem,

“Roman yazmak gibi çileli bir işten korktuğunu anladık. Ama bana sorarsan, Ali bu konuda başarılı olabilir. Baksana, okulda yazdığı hikayeler hep tam not alıyor,” dedi.

Yüzünü bana dönen Efendi, neşesini yitirmeden,

“Ali, roman yazarlığı gibi bir işe bulaşırsa Bağdat Caddesi’nin sevişeyim ama bakire kalmaya devam edeyim diyen kızlarını kim kovalayacak,” dedi ve bu münasebetsiz şakaya hem kendisi, hem de annem gülünce o an edebiyata karşı öfke duyup, romanlardan uzun süre uzak durdum. Şimdi ise hiç hesaplamadığım halde Efendi’nin meslek kaderini yaşarken, bu eski çağın kurgu uzmanlarının inceliklerini daha iyi kavramak için Türk ve dünya edebiyatını, klasik romanları hatmettim. Galiba biraz fazla çalıştım; çünkü artık her şeyi bir romanın kurgusu ve konusu olarak görmeye başladım. Dünyanın en büyük arşivlerinden birine sahip Vatikan’ın kapısını İslam eserleri araştırmam için bana Papa’nın izin vermesini sağlayan İngiliz Kardinal Maximillian,

“Seni uyarayım genç profesör. Bu kitapların, onu okuyana kimi tesirleri olabilir,” dedi.

“Başıma ne gelebilir ki,” diye sorduğumda ise,

“Şöyle bir düşünelim, başına ne gelebilir acaba? Vatikan, dünyanın en güvenli yerlerinden biri. Soyulmazsın, öldürülmezsin. Ama başka şeyler yaşayabilirsin: Mesela bizim kütüphanenin gizemli kitaplarının onu okuyana sunduğu kitap yazma lanetine uğrayabilirsin,” cevabını verdi. Ve ben, bu seksenine dayanmış din adamının şaka yaptığını zannettim. Vatikan kütüphanesinde çalışırken, o güne dek yaşamadığım bir duygunun beni adeta esir aldığını hissettim. Bu, öyle güçlü bir duyguydu ki, çalışmalara konsantre olmak, güçlü bir tutkuya dönüşen bu histen kurtulmak için tüm enerjimi harcadım; hatta bir seferinde gözlerim karardı; bana refakat etmesi için Papalık’ın yanıma verdiği genç tarihçi Rahip Bruno’nun kollarına yığıldım. Ve çalışmamın sağlık sorunlarım öne sürülerek sonlandırılmaması için, zaten bin bir güçlükle aldığım iznimin iptal edilmemesi konusunda bu adamın Tanrı’sı aşkına olayı ört bas etmesini istedim. Sonra suç ortağımın bir şey olacakmış gibi her an tetikte beklediği gözetimi altında çalışmamı devam ettirirken, bu İslam eserlerini her okuyuşumda benliğimi ele geçiren İstanbul’a dönme, eski yaşantımı sürdürme arzusuyla savaşmayı bıraktım. O duyguya teslim olduğum andan itibaren karşıma 1602 yılında İstanbul’a atanmış Vatikan Elçisi Peder Marcelleus tarafından yollanmış mektuplar çıktı. Dönemin Papa’sına gönderilmiş bu özel mektupların, İstanbul dosyasında ne aradığını sorguladığımda o yıl şehirde ardı ardına yaşanan deprem fırtınasından Göbekçizade Hekim Nur Baba adlı kahin ve eczacının sorumlu olduğunu anladım. O an, içimdeki İstanbul’a dönme arzusu tıpkı Kardinal Maximillian’ın uyarısındaki gibi okuduğum el yazması eserlerin etkisi ve Efendi’nin o gün benimle roman yazamayacağıma dair ettiği alay, ayrıca onun bir eski kitaplar (aslında hepsi birer roman) eleştirmeni olmasıyla birleşti.

“Roman yazmalıyım,” dedim Türkçe ve yüksek sesle.

“Anlamadım,” diye sorar gibi sordu refakatçim Rahip Bruno. Oxford’da eğitim görmüş bir İtalyan olduğunu bildiğim Bruno, o an bana ana dilim Türkçe bildiğini ağzından kaçırmış olunca, bir an şaşkınlıktan dondu, sonra bana dönüp,

“Bu da benim sırrım profesör. Siz de bunu saklayın,” dedi Türkçe ve roman sözcüğünü duymadığını, böylece amacıma aykırı bir iş yaparak Papalık makamını kandırdığıma inanmadığını ilan etmiş oldu.

***

İki saat sonra sözleştiğimiz gibi gazeteci Altan Metin’i otelin birinci katındaki Taksim Meydanı manzaralı restoranda beklerken, karşımda ancak Hollywood’un dünyaya güzellik algısı olarak sunduğu türden, Anadolu’da ise ‘Allah özenmiş de yaratmış’ denilen genç bir kadın belirdi. Elini sıkmam için uzatıp,

“Siz Profesör Ali Osmandan’sınız değil mi” diye sordu.

Ayağa kalktığımda, bu kemikli elin sahibi genç kadının griye çalan gözlerinin güldüğünü fark ettim. Uzun zamandır, kimse beni gördüğü için bu kadar samimi bir mutluluk göstermemişti. Julia gibi Oxford’un ders geçme ya da okulda asistanlık yapma gibi zor işlerini kolaylaştırma ihtiyaçlarından dolayı öğretmenlere şehvetle yanaşan kızları, insanın gözüne ‘Beni becermelisin’ diye bakarlar. Ama gözlerinin içi asla gülmez.

Hala elimi dostça sıkan güzel genç kadın ensesini örten dalgalı koyu kestane rengi saçlarından, o sıcakta giydiği ceketin altında minyon bedenini daha çekici kılan düğmeleri yarıya kadar açık beyaz gömleğinden ve pudra rengi sutyeninden yayılan hoş bir leylak kokusuyla insanı çarpıyordu. Dokunduğum tenin hazzı yersiz bir ereksiyona sebep olmadan nazikçe elimi çekip,

“Ali Osmandan benim ve ben olduğum kadar da üzgünüm. Çünkü sizi tanımıyorum,” diyebildim.

Davet beklemeden karşımdaki sandalyeye yerleşen genç kadın, ellerini iki yana açarak

“Tanışmak için bir kişinin diğerini tanıması ya da ikisinin de birbirini tanımaması yeterli değil mi?” diye sordu.

“Haklısınız,” dedim ve ondan hayli etkilendiğimi haykıran bakışlarımı olması gerektiği gibi bu tanımadığım kadının sürpriz ziyaretini sorgulayanlarla değiştirmeye uğraştım.

“Altan’ı beklerken yemek siparişi vermediğiniz değil mi?” diye yeni bir soru sordu ve yanıtımı beklemeden gözleriyle garsonu çağırıp, menüden çok sevdiğim ızgara köfte, pirinç pilavı kendisi için ton balıklı salata, Altan için ise bir porsiyon fıstıklı baklava istedi etti.

“Benimki bu saatte yemek yemez, ancak böyle hamur tatlısı olursa atıştırır. Tuhaf adamın teki. İnsan şu güzel yemekleri yemez mi hiç,” diye yaptığını açıkladı.

Avrupalı ya da Amerikalı hiçbir kadın, sevgilisi veya eşinden söz ederken benimki diye bir aidiyet belirterek bahsetmez. Bu yapışkan ama insanı da pohpohlanmaya alıştıran sahiplenmeyi duymak, karşımdaki kadının güzelliğinin ve doğallığının sahiplenilmiş olduğu duygusunu yaratınca, sinirle kıskançlık arası bir şey yaşadım.

“Seninki ne zaman gelecek,” diye hiç adetim olmayan saygısızlığı yaptım.

“Gelir birazdan, İstanbul’da trafik berbat. Londra’da böyle kötü sanırım. Öyle değil mi?”

Karşımdaki kadının acıktığı için yemeği dört gözle bekleyen telaşını izleyip yüzüne dik dik bakınca, ne istiyorsun der gibi o da bana baktı.

“Ne kim olduğunu söyledin, ne de ismini. Bu hayli tuhaf değil mi?”

“Leyla ben. İstanbul Üniversitesi’nde Osmanlı tarihi doktorası yapıyorum.”

“Ve Altan’ın,” dedim ileri gittiğimi anlayıp sustum.

“Ve Altan’ın?” diye gülümseyerek sordu. İstemsizce bu inci dişlerin uyumunu, dudakların bana hayran oldun büzülüşünü ve açık buğday tenli yüzündeki belli belirsiz iki gamzeyi izledim. Leyla, istediği vakit karşısındaki erkeği kendi güzelliğiyle etkisi altına almayı ve dilediğini yaptırmayı ustalıkla öğrenmiş kadınlardan biriydi. Yirmili yaşlarının ortasına gelmişti. İnsanın başarısı İngiliz akademik dünyasında benim gibi 21’inde profesör unvanıyla takdir edilebilir ama iş Türkiye’ye gelince, insanların saçı ağarmadan, beli bükülmeden ama bu fiziksel yaşlılıktan çok kişinin ruhu hizipçilik, grupçuluk, siyaset ve adam kayırmadan çürüyüp kararmadan akademik unvanını alamaz. Leyla’nın yaşıtları üniversiteyi yeni bitirirken onun doktorasını yapması apaçık bir başarıydı ve bunu görmezden gelmek, şimdi o kadına kendisinden fersah fersah büyük Altan ile beraber olduğu için kızıyor olsam da bunu açıkça belli etmeyi kendime yakıştıramadığımı düşünüyordum ki,

“Ve işte sen Altan’ın sevgilisin. Orta yaşlı gazeteci, genç, güzel tarih doktora öğrencisi. Harika bir uyum,” dedim. O an, İstanbul’a ayak bastığım andan itibaren Şeytan’ın yine yanı başımda olduğunu anladım. 1984’te burayı arkama bakmadan terk ettiğimden beri, yakamı bırakmıştı oysaki.

“Ben Altan’ın sevgilisi…” dedi Leyla. Ve ne düşündüyse sözünü yuttu. O sırada yemekler geldi. Teklifsiz ve beni beklemeden salatasını yemeye koyuldu. Ne kadar ileri gidip, can sıkıcı olduğumu anlayınca özür dilemek de işleri daha berbat edeceğinden,

“Bugün çok tuhaf şeyler oldu; beni kitabı incelemek için çağıran El Yazması Eserler Kurumu’nun müdürü bunu yaptırmamak için elinden geleni ardına koymadı. Sinirlerim harap oldu,” dedim.

Salatasını yiyen ve gözü restorana çıkan merdivende olan Leyla,

“Rica etsem çantamı açar mısın? Ben yemeğe devam edeceğim,” dedi. Başıyla yeri işaret etti. Ayaklarının dibinde, onu ilk gördüğümde fark etmediğim siyah bir sırt çantası gördüm. Denileni yapıp masaya koyup açtığımda,

“Senden gizledikleri kitap işte bu,” dedi.

Daha elimde tuttuğum el yazmasına doğru düzgün bakmaya fırsat kalmadan, masaya bir insanın gölgesi düştü. Başımı kaldırdığımda tanıdık ama biraz yaşlanmış yüzü gördüm.

“Hoş geldin,” dedi Altan Metin.

Ayağa kalktım, bu sigara ve ter kokusunu bastırsın diye sıkılmış deodorant kokan adama samimiyetle sarıldım.

“Beni kırmadın, asıl sen hoş geldin,” dedim.

Otururken, hala salatasını yiyen ve bizi izleyen Leyla’nın yanağından bir makas alan Altan,

“Muzip muzip güldüğüne göre gene bir şey karıştırdın kız, söyle bakalım,” dedi.

Leyla yutkunup, “Salata yiyorum abiciğim,” dedi ve bunu söylerken yüzümdeki şaşırmanın her anını görmek için bana dikkatle baktı.

Masanın üzerindeki kitaba gözü ilişen Altan,

“Belli belli, sen yine burada tiyatro çevirmişsin. Ali, doğruyu söyle. Şu koca eşek, benim sevgilim olduğunu söyledi değil mi?” diye sordu. Şaşkınlığımdan istifade edip, uzanıp, kitabı aldı.

“Bunu demedi ama, ima etmedi desem de yalan olur,” dedim bir yandan da o sözleri ederken ki mutluluğum çok mu belli oluyor mu diye endişelenerek.

“Leyloş benim yakın arkadaşımın kızı. Ama kendisi güzel ve zeki olduğu kadar muziptir, ne vakit bir yere gitsek bana takılmadan edemez. Zatıalileri beni kadınlarla olan ilişkilerimi alaya alıyor. Bu yeni nesil çok başına buyruk.”

“Hemen de yargıla başına buyruk diye. Nedenmiş efendim? Rahatlayın, gevşeyin biraz. Arkadaşlar, bu gergin memlekette bize iraz mizah lazım,” dedi Leyla. Sonra bana göz kırpıp, “Gülmek, eğlenmek, şu gelip geçen hayatın keyif alınacak yanları olduğunu görmek, her yüreğe iyi gelir,” diye devam etti.

Bir göz de ben kırpıp, “Öyle,” diye onayladım onu. Kadının gözlerinin içi gülüyordu yine. Bir an birbirimize baktık. Sonra etrafımızda iştahla yemek yiyen otel müşterisi çoğu Avrupalı ve bir kısmı Arap olan turistleri, burada iş yemeği için buluşan takım elbiseli, tayyörlü şirket çalışanlarını izledik.

Baklavasını yani akşam yemeğini kıtlıktan çıkmış gibi bir solukta bitiren Altan, kitabı iyice önüne çekip, iki elini üzerine koyduktan sonra şu sözleri etti:

“Leyla, şimdi deli gibi bizim nerede ne zaman tanıştığımız merak ediyordur. Sen de bu kitabın bizde ne aradığını soruyorsun kendi kendine: Önce hanımlar… Ali Atadan yani Profesör Osmandan ile tanışmamız, babasının cinayetine dayanıyor. Süleyman Atadan, 1984’te Topkapı Sarayı’nın müze müdürüyken, bir gece başı kesilerek öldürüldü. Bu cinayet o günlerde İstanbul’da ve haliyle Türkiye’de büyük bir olay oldu: Biz polis muhabirleri Atadan ailesini manşetlerden düşürmedik. Ali, o zamanlar lise son sınıf öğrencisiydi. Tanışıklığımız da annesi Nurbanu Hanım’ın ortadan kaybolmasıyla başladı. Annesini arayan Ali, kendisiyle hem babasının cinayeti hem de annesinin yok oluşunun ardından röportaj yapmak isteyen gazeteciler arasında beni seçti. Sonrası biraz karışık ve tuhaf. Zaten Ali de tüm hikayeyi anlatmamı istemez. En nihayetinde o, İngiltere’ye gitti ve biz ara sıra görüşmeyi sürdürdük. Geçtiğimiz aylarda İstanbul İl Kültür Müdürü bana ulaştı, şu kitaptan söz etti. Gizemli ve enteresan bir parçaydı. El Yazması Eserler Kurumu’nun raflarında zamana karşı direnip İstanbul rutubetiyle çürümemesi gerekiyordu. Ben de kitabı incelemek için Ali’nin en uygun kişi olduğunu söyledim.”

“Bir dakika, anlamadım: Beni çağırmalarını sen mi istedin?”

“O fikri önerdim demek daha doğru.”

“İyi de neden? Bugün kurumda çok tuhaf davranan iki müdüre de aynı şeyi söyledim; şu kitabı Türkiye’de inceleyebilecek onlarda uzman ve akademisyen var. Beni ta İngiltere’den gizemli bir şekilde alelacele çağırmanın ne anlamı vardı? Hem, madem bir inceleme olacak, pekala kitabın bire bir fotoğrafları çekilip bana yollanabilirdi. Onca yolu tepmeme gerek yoktu ki…”

“Asıl şimdi durun beyler,” diye araya girdi Leyla. “Meseleyi başından alalım. Altan abi, işin bu yanını anlatmamıştın. Ali Bey’in tamam Bey demek yok, Ali’nin babası nasıl öldürüldü, kim öldürdü? Dahası annesi neden ortadan kayboldu? Soyadına Atadan demiştin, şimdi Osmandan diyoruz, bu değişiklik nereden icap etti? Evvela bunları anlatın ki yapbozun eksik parçası kalmasın. Sonra şu lanetli kitaba döneriz.”

“Kitap lanetli mi,” diye sordum heyecanla.

“Ne sandın,” dedi Altan ikinci porsiyon baklavasını sipariş ederken, “İş belalı olmasa seni çağırır mıydım?”

“İyi halt ettin.”

“Hey hey, meseleyi kaynatmayın. Evet, hikayeyi dinlemek istiyorum. Kim anlatıyor. Ali mi? Peki, başla o zaman. Babana ve annene ne oldu? Sen neden buralardan kaçıp gittin?”

Susmak, bu meseleyi açmamak istediğimi anlatmak için Altan’ın yüzüne baktım,

“Bana boşuna bakma. Leyla, anlat dediyse anlat. Kız da bilsin, kimsin, necisin.”

“Anlat Ali. Bunu sırf meraktan sormuyorum. Altan abi laneti çözmek için çağırdıysa, bunun geçmişinle bir ilgisi olması gerek. Yalnızca bir ipucu arıyorum.”

“Bir faks uğruna kalkıp buraya geldiğine göre, macera arıyorsun Ali. Ne biliyorsan, anlat gitsin. Hem güzel kadınlar esrarlı hikayelere bayılır,” dedi ve ikinci porsiyon tatlısını yemeye koyuldu.

Hikayemi annemle o son günkü konuşmamıza kadar anlattım.

“Tahminimde yanılmıyorsam, baban yani Efendi, masamızdaki şu kitap için öldürülmüş olmalı,” dedi Leyla.

Altan, oldukça ciddi bir tavırla,

“Emin misin, bu işin şakası olmaz,” diye sordu.

“Hemen hemen eminim,” dedi Leyla. Şaşkın ifademe bakıp devam etti:

“Ali, yurt dışındayken İstanbul’da tarihçiler arasında Süleyman Atadan’ın cinayetine dair hikaye anlatılıp durdu. Tabii araya yeni bilgiler de konularak. Süleyman Bey’in bir kitabın koruyucusu olduğu, kitabın sarayda saklandığı ve onu çalmak isteyip başaramayan bir grup tarafından kitabı saklayanlara mesaj vermek için başının kesilerek katledildiği söylenirdi.”

“Bu çılgın ülkeyi terk edince, anlaşılan arkamızdan atıp tutmaya devam etmişler. Tamam, Efendi’nin bir kitaptan anneme söz ettiğini duymuştum ama daha bana ne olduğu konusunda bir bilgi dahi vermediğiniz şu kitabın, onun ölümüne yol açtığını düşünmüyorum.”

“Annen ortadan nasıl kayboldu,” diye sordu Leyla. Tavrında çok şey bilenlerin havası vardı.

“Nurbanu Atadan da, tıpkı Süleyman Atadan kadar deliydi,” dedim usanmış ve umursamaz bir halde. “Annemle o son konuşmamızdan sonra, kendisini bir iki kez çok kısa şekilde gördüm. Telaşlı, düşünceli ve beni umursamayacak kadar meşguldü. Ardından da ortadan kayboldu. Hiç aksatmadan gittiği okuluna gitmemesiyle başladı her şey. Akşamına eve de gelmedi. Ve sonraki gün ve daha sonraki gün… Nurbanu öğretmenin ortadan kaybolduğu, şu gazeteci arkadaşın meslektaşlarınca çok çabuk duyuldu. Gazetelere manşet yapıldı. Gizemli cinayetin ardından, tuhaf davranışlarıyla dikkatleri üzerine çeken Nurbanu Atadan hiçbir iz bırakmadan yok olmuştu. İlerleyen günlerde polisin ve savcılığın yaptığı araştırma sonucunda da elde bir delil ve görgü tanığı bulunamayınca, eşini vahşice kaybetmenin topluma gösteremediği acısını içine atan Nurbanu’nun psikolojik rahatsızlık geçirip, sırra kadem bastığı sonucuna varıldı. Daha doğrusu, Efendi’nin cinayeti ve üzerine öğretmenin kaybı, bu olayın çok çok fazla dillendirilmesine neden olduğundan, sivil hükümetten gelen bir talimatla gazeteler bu habere yer vermekten vazgeçtiler. İşte Altan ile yolumuz o zaman kesişti. Efendi’nin kaybı neyse de annemin yok oluşu beni hayli sarstı. Tek düşüncem, onu bulmak oldu. Altan yardım etmek istediğini söyledi. Gazetelerin olayın peşini bırakması, bunun bir haber yakalama çabası olmadığını ortaya koyunca, teklifini kabul ettim. Kısa sürede bazı bilgilere ulaştık: Hayatının Efendi ile evlenmeden öncesini hiç bilmediğim annemin bir sır küpü olduğu ortaya çıktı: Anneannem ve dedemin kim olduğu belli değildi, çünkü Nurbanu daha üç günlük bebekken Kimsesizler Yurdu’nun kapısına bırakılmış, 17 yaşında yurdun bekçisi tarafından tecavüze uğrayana kadar da orada kalmıştı. Kayıtlardaki ismi Azize idi. Soy ismi Ademoğlu. Hani tüm insanlar Adem peygamberden geldiği için devletin bulduğu bir çözümü. Neyse. Azize, bu tecavüzün ardından Sarıyer Yatılı Öğretmen Okulu’na yerleştirilmiş. Oradaki başarılı öğrencilik hayatında, geçmişin karanlığı ruhunu hiç esir almamış. Arkadaşları arasında en faali, en atılganı hep kendi olmuş. Yıllıklardan edindiğimiz bu bilgiler, annemin Efendi ile nasıl tanıştığını ortaya koymuyor fakat ailesinin Süleyman’ı ret etmesinden anlaşıldığı üzere, zaten tarihçi olmasına hayli kızdıkları oğullarının bir tecavüz mağduru ile yuva kurması hiç istenmemiş. Sadece ailenin büyüğü, Mısırlı bir generalle evlenip hiç çocuğu olmayan Efendi’nin Hala’sı Alemşah Hanım aileye karşı çıkmış ve kişisel servetinin yarısını harcayarak, Erenköy’deki evimizi nikah hediyesi olarak almış. Benim hiç bilmediğim bu hikayelere Altan’ın kısa zamanda erişmesi, annemin kaybına dair bir ip ucu sağlamadı. Fakat inandığım her şeyin bir gizemden ibaret olduğunu anlamama yaradı. Sırra kadem basan annemi arayışımız üniversite sınavından sonra da sürerken, Erenköy’deki evimizin satıldığı, parasının İngiltere’deki bir öğrenim hesabına yatırıldığı ve oraya gidip eğitim hayatıma başlamazsam, elimde avcumdaki her şeyin kaybolacağını öğrendim. Bu bilgileri bana veren avukat, talimatın annemin kaybolmadan evvelki gün verildiğini, aldığı vekaletle işlemlerin aksatılmadan yerine getirildiğini söyledi. Fakat annemin nerede olduğuna ilişkin herhangi bir bilgiyi edinemedim. Ev de satıldığına ve derhal İngiltere’ye gitmezsem parasından da olacağıma göre, son kez şansımı denemeye karar verdim. Alemşah Hanım’ın Nişantaşı’ndaki evine gittim. Daha kendimi tanıtmadan, gerçeküstü bir tahtta oturup halkının hayatını izleyen bir sultana benzeyen hala hanım,

“Tıpkı o asil dedelerine benziyorsun Ali,” dedi. Damarları çıkmış, parmakları kıymetli taşlardan yapılmış yüzüklerle dolu elini öptürdü.

“Tanışmamız bugüne kısmetmiş güzel oğlum. Senden bu kadar ayrı kalmayı hiç istemezdim, lakin hayat denilen debdebe herkesi bir yana savurmakta çok mahir. Hele ki o rahmetli baban, tıpkı soyunun erkekleri gibi burnunun dikine giden, kimseyi dinlemeyen, ele avuca sığmaz delinin tekiydi. Önce kendini, sonra seni bizden koparttı.”

“Ne kadar aradıysam da sizden başka akrabamı bulamadım,” dedim biraz çaresizlik içinde.

“Yalnız kalmışsan ne olmuş?” diye söylendi Alemşah Hala. “İnsan kendini ancak yalnızlıkta sınar; bir insan ne olduğunu ancak yalnızken öğrenir.”

Konuşurken beri yandan beni tepeden tırnağa süzen halanın bakışları altında sebepsiz bir hüzünle ezilirken, gözüm çok şık döşenmiş evin fotoğraflarla dolu köşesine kaydı. Orada benim bebeklikten o yaşa kadarki birçok fotoğrafımın çerçevelenip asıldığını gördüm. Bu ev benimle dolu bir müzeye benziyordu. Nereye baktığımı fark eden hala.

“Annen denilen o kadın, babanı kandırmakla, onunla evlenmekle kalmadı, deliliğini de ona bulaştırdı. Ne var ki sen kurtulmuşsun: Sağlam bir irade ile büyümüşe benziyorsun,” dedi.

Oradan ayrıldığımda, bu evde yaşamamın imkanı olmadığını anladım. En iyisi asilzadeliğini unutmamış bu insanları kendi dünyalarında ve mezarlarında bırakıp, gerçekten de para iç olmadan İngiltere’ye gitmekti. Ben de öyle yaptım.”

 “Ya soyadın… Onu neden değiştirdin?” diye sordu Leyla. Sesindeki hüznün tınısı beni de etkiledi.

“Ali, geçmişinden kurtulmak istedi,” diye benim adıma cevap verdi Altan. “Böyle davrandığı için kimse onu suçlayamaz. Hem zaten Osmandan ismini alınca, talihi de döndü. Avrupa’nın son 300 yıldaki profesör unvanını en genç yaşta alan akademisyeni oldu.”

“Baktım ki damarlarımdaki asil kandan kurtulamıyorum, en azından şu Atadan soy adından kurtulayım dedim. İngiltere’ye yerleşmiş Müslümanlar arasında yaygın bir soy ismi olan Osman’ı tercih ettim ve biraz tabii tarihe vurgu yaparak.”

“İyi olmuş,” dedi Leyla. Hikayeden hoşlandığı ve ürktüğü belli oluyordu.

Benimle ilgili bu sempozyuma son vermek için,

“Evet, polisiye romanın ilk bölümü bittiğine göre Leyla, söyler misin artık şu kitapta ne var ve Efendi’nin cinayetiyle ilgisi nedir?” diye sordum.

“Bence kendin baksan daha iyi olur,” dedi Leyla. Altan’ın elinin altından alıp, bana uzattığı el yazmasını verirken, “Şu sırları ancak senin çözebileceğini düşünüyorum.”

Altan da, hayli ciddi,

“Ve bu konudaki romanı da ancak sen yazabilirsin,” diye buyurdu.

“Ne romanı, hangi roman,” diye ünledi Leyla. Gözlerinin parıltısı insanı kör edebilirdi.

“Hocamızı sen sadece başarılı bir akademisyen mi sandın. Zatıalileri eğer cesaret ederse, hayli tutkulu edebi metinler yaratabilen bir yazardır,” dedi Altan.

“İstanbul’a hiç gelmemeliydim. Bu tuzağa hiç düşmemeliydim,” dedim ve kaderime gülerek kitabı önüme çektim.

***

Konstantinopolis’e yani Türklerin verdiği isimle İstanbul’a gelişimin üzerinden dört ay geçti. Hala Reisülküttap Gürbüz Niyazi Paşa’nın Beşiktaş’taki bir koruda yer alan her odası Boğaz manzaralı konağında zorunlu şekilde misafirim. Görevi yabancı elçilerle ilgilenmek olan bu Osmanlı paşası, beni bizzat hanesinde ağırlamak istedi. Şehirde Sultan Mehmet’in yaşadığı Topkapı Sarayı’na yakın onca konak, köşk ile ev varken neden Konstantinopolis’i koruyan sulara hayli uzak, geliş ve gidişi oldukça sıkıntılı Beşiktaş’ta konaklamak zorunda olduğumu bilmiyorum. İstediğim zaman köşkten çıkıp atlı arabayla Galata’ya kadar gitmek, oradan da sandala atlayıp Konstantinopolis’in merkezine gidemiyorum. Yola çıkabilmem için, her türlü ihtiyacımın görülmesi maksadıyla hizmetime verilen gerçekte ise beni gözleyip hareketlerimi kontrol altında tutmaktan başka görevi olmayan Habeşistanlı iriyi yarı zenci Abdullah’ın, paşa hazretlerinden müsaade alması gerekiyor. İzin çıktığı vakit ise bazen güvenlik gerekçe gösterilerek ki hiçbir zaman net olarak nasıl bir tehdit olduğu bana söylenmiyor, şehre inmeme izin verilmiyor. Konstantinapolis’e ancak birkaç kez talebimi yinelendikten sonra gidebiliyorum. O da Abdullah’ı ve onun çok güvendiği birkaç Sırp dönmesi korumalarımızı (Türkler dinini değiştiren Hıristiyan din kardeşlerimiz için bu ifadeyi kullanıyor) yanımıza almak kaydıyla gerçekleşiyor. Ellerim ayaklarım bağlı değil. Görünüşte bir tutsağa benzemiyorum. Fakat bir esirden farkım yok. Rahat hareket edemiyorum. İstediğimi yapamıyorum. Dilediğim kişilerle görüşemiyorum. Özgürlüğümü yaşayamıyorum. Ve işin kötüsü, kimse de bunun farkında değil. Beni görenler, arkamdakilerin çok önemli bir beyi ya da tüccarı korumakla mükellef olduğunu sanıyorlar. Konstantinopolis ahalisine göre, ben hayli varlıklı aynı zamanda da şehrin orta yerinde de olsak, yeniçeriler her an güvenliği sağlamak için etrafta dört de dönse, kendi gölgesinden korkan biriyim. O nedenle güvenliğime bunca önem veriyor ve yanımdaki bu muhafız takımıyla dolaşıyorum.

İlk zamanlar dışardan bakılınca böyle aciz, korkak ve sünepe biri gibi görülmek hayli gücüme gidiyordu. Zamanla bu korunma haline alıştım. Şimdi doğup büyüdüğüm ve uzun süre ayak basmadığım şehrin daracık sokaklarında, güneşin hanelerden yollara dökülen rutubeti pişirip insanın burnuna sanki özlem sızısıymış gibi doldururken peşimde bir sürü gölge ile dolaşmak büyük haz veriyor. Yaşadığım bu tarifsiz sevinçte kendimi hem evimde hissetmemin, hem de gerçekten evimde olmamın tuhaflığı var: Doğup büyüdüğüm Konstantinopolis son yirmi beş senemi geçirdiğim Roma’ya bir hayli benziyor. Hatta bir elmanın iki yarısı gibiler: İki şehir de hayli kadim, ikisi de hayli yaşlı aynı zamanda hayli güzel. Konstantinopolis’te işçiliği oldukça sade yapılmış bir taş binayı gördüğümde aklıma Roma’nın taş yapıları geliyor. İtiraf edeyim Roma’da da yirmi beş yıl boyunca her köşe başı bana İstanbul’u hatırlatmıştı. Şimdi de bana ait olan o iki şehirde özgürce yürüyormuşum gibi hissediyorum. O aynı anda iki yere de kendini ait hissetme duygusuyla kendi kendime gülümserken, muhafızım Abdullah, neden bu çarpık ve bakımsız sokaklarda dolaşırken çocuklar gibi şen olduğumu bir türlü anlayamıyor. Yüzünü buruşturup,

“Gürbüz Niyazi Paşa, İstanbul’un en güzel yerlerini görmenizi arzu ediyor. Böyle köşe başında tavuk kesilip, diğer tarafta mangalda közlendiği yoksul mahallelerini değil. Buralar yoksul mahalleleridir. İnsanları sizin gibi kıymetli bir zatı görmeye alışkın değildir. Hayli yabani bakarlar, hatta görünce korkarlar. Keşke izin verseniz de sizi şehrimizin en latif, en eşsiz semtlerinde gezdirsem. İstanbul’umuzu bir iyice tanıyıverseniz,” diyor.

“Burası çocukluğumun Konstantinapolis’i. Hemen hemen de hiç değişmemiş. Şehri tanımaya ihtiyacım yok ki, ben burayla hasret gideriyorum,” diyorum Abdullah’a. “Galata’da böyle sokaklarda büyüdüm. Dedem tüccardı. Balkapanı’nda iki dükkanı vardı. Ne zaman ki babamın kaptanı olduğu ticaret kalyonu Girit önünde fırtınada battı ve ben yetim kaldım, garip bir korkuya kapılıp kendi dedelerinin toprakları olan Roma’ya taşınmamızı istedi. İşini sağlama almak için henüz yas tutan annemi de Napolili bir deniz tüccarıyla evlendirince, on beş yaşında İstanbul’dan ayrıldım, kırk yaşımda Vatikan Büyükelçisi olarak geri döndüm. Ben buralıyım Abdullah, o yüzden bu sokaklara girip çıkmamı garipseme.”

Böyle söyleyince verdiğim cevaptan da, ardından daldığım mangal dumanıyla dolu sokaktan da iğrenen Abdullah, dudaklarını sarkıtıp muhafızlığımı yaptığı için kaderine küserek, devasa gölgem gibi ardımdan geliyor. Konağa döndüğümüzde bizden evvel gelip sofrayı hazırlatmış beni bekleyen Reisülküttap Gürbüz Niyazi Paşa,

“Gene bugün şehri arşınladınız mı Peder Marcelleus” diye soruyor.

Bir yere gitmesine müsaade etmediği konuğunu rahat ettirmek için samimiyetle elinden geleni yapan bu Türk paşasına gülerek karşılık verip, lezzetli yemeklerden yiyip, semiriyorum.

Bazı günler de bu gezintiden döndüğümüzde Paşa’yı büyük bir huzursuzlukla kıvranırken buluyor, o gün bu önemli saray insanının canını sıkacak hadiselerin meydana geldiğini anlayarak, sesimi çıkartmadan yemeğe koyuluyorum. Keyfimin yerinde olması için elinden geleni yapan bu lakabı gibi Gürbüz Niyazi Paşa, ne vakit ona Sultan Mehmet’in huzuruna çıkma törenimi soracak olsam sanki iç sesimi duyup, bir şekilde dikkatimi dağıtmayı başarıyor. Bunu da aslında hiçbir şey yapmadan yapıyor:  Gözüne çektiği sürmeyi her geçen gün daha koyu vurup, yüzüne bakarken beni o günkü düşüncelerimi açıklamaktan alı koyuyor. Bir şekilde bilinmedik bir Doğu büyüsünü, gözleriyle bana kusuyor ve tesiri altına alıyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Derdimi anlayan Reisülküttap,

“Peder Marcelleus’u Tarabya’da ördek avına, Beykoz’da domuz vurmaya, Eyüp’te doğan ile tavşan yakalamaya davet ediyorum,” diyor. Avcılığa bu denli aç bir bünye, o koca göbeği doyurmak için tuttuğunu yemeye de hayli istekli olunca, paşanın geri çeviremediğim bu davetleri İstanbul’da mesainin bittiğini haber veren akşam ezanı okununcaya dek sürüyor. Ardından iki güzel Arap atına binip, bizi korumakla görevli tepeden tırnağa silahlı yirmi kadar yeniçeri ile konağa geri dönüyoruz. İyi kazanan esnafların, kimi paşa ve ağaların yaşadığı evlerinin sıralandığı temiz, çukursuz, çamursuz yollarda, sokaklarda ve caddelerde bizi savaş kazanmışız da zafer turu atıyormuşuz gibi heybetle izleyen Konstantinopolis ahalisi, karşılarına olur olmaz zamanlarda çıkan Türk paşalarına her gördükleri vakitteki gibi, korkarak bir yerlere saklanıyor. İlk günler bu endişeye ben de dehşete düşmüş şekilde at üzerinden bakarken, hala bir şeyler tıkınan Reisülküttap, memleketi Kayseri’ye kayan şiveli bir Türkçesi ile,

“Bizde buna saygı derler peder. Devlet büyüğünün sokaklarından geçmesi, ahali için büyük bir şereftir. Yolumuzdan çekilirler ki, bize duydukları hürmeti gösterirler,” diyor.

Artık ahali bizim geçtiğimiz sokağı boşalttığında, öyle şaşırarak bakmıyorum. Hatta bazı yerlerde alayımızın farkına varmayan milleti yeniçerinin dövüp bir kenara savurmasıyla yine önümüzün açılmasından, Reisülküttap kadar haz duyuyorum. Bir de şu paşanın aşırılıkları olmasa, Sultan Mehmet’in huzuruna çıkmayı daha sabırla bekleyebilirim diye düşünüyorum. Paşaya böyle bir şeyi istemediğimi kesin bir dille anlatmama karşın, o, her cumartesi akşamı konağında birçok kadın rakkasenin katıldığı ardından da beğendiği kadınlarla odasına çekilip, Pazar günü sabah namazını kaçırarak öğlene kadar uyuduğu eğlenceleri tertip etmeyi hayli seviyor. Yaşı altmışa dayanmış bu devlet adamının, büyük bir aşk duyduğu karısını saray hekimlerinin ne olduğunu anlayamadığı fakat insanı gün be gün eriten bir hastalığa kurban verdiğini duyuyorum. Ne var ki, yas tutmaktan pek hoşlanmayan paşanın, kendini zevk-i sefa ile avuttuğunu öğreniyorum. Onun tertip ettiği eğlencelerden çok haz etmediğimi dile getirip, odama çekilip gürültüden uzak yanımda getirdiğim ve İstanbul’daki kitapçılardan satın aldığım eserleri okuma isteğimi ise,

“Benim şeref konuğumsun. Hayatta bir yere bırakmam,” diyerek geri çeviriyor. Kolumdan tutup, bana bu zorunlu misafirliğimi ve bir şeye itiraz etmeye hakkım olmadığını hatırlatır gibi eğlencenin başköşesindeki kaz tüyünden ipek sırmalı kocaman yastığa oturtuyor. Böyle yaptığında bu konakta neden zorunlu misafir olduğumu daha iyi anlıyorum. Sonra eski zaman Ortadoğu masallarından farksız Türk eğlencesinde, raksın, müziğin ve her türlü kıvrak figürü başarı ile yerine getiren peri kızı misali köle pazarından satın alınmış Rus, Slav ile İran kökenli güzel kadınları izleyerek tıpkı onun gibi kendimden geçmemi bekleyişindeki heyecanı izliyorum. Gürbüz Niyazi Paşa, içmeyi çok sevdiği rakı denilen üzümden yapılan ve su eklendiğinde süt gibi bembeyaz olan bu Türk içkisine karşı mukavemet gösteremiyor. İlk kadehin ardından başı dönüyor, bin bir çeşit yemek, meze ve meyvenin olduğu sofradan tıkınmayı azaltıyor, ardından gözüne kestirdiği rakkaselerin ona odasına kadar eşlik etmesine izin verip, bu kadınlarla yatıyor. Önceleri paşa beni eğlencenin sahibi olarak bırakıp gittiğinde ne yapacağımı bilemez halde, çalgıcılar ve diğer rakkaselerle göz göze gelmemin ardından emrimin beklendiğini anlayıp herkesi evine yollamam bir oluyor. Şimdi Sultan Mehmet’in huzuruna çıkmayı beklemek öyle uzun yorucu bir iş haine geldi ki, Gürbüz Paşa’nı koluma girip beni zorla döşeğe oturtmasına izin verip, onun ev sahipliği yapmasının hazzını yaşamasını izliyorum. Ardından paşa sarhoş olup kadınlarla odasına çekilince, Türk çalgıcılara devam edin işareti veriyorum. Ve doğup büyüdüğüm bu şehirde bir vakitler Galata’daki evimizde dedemin civarda düzenlenen ve beni de götürdüğü eğlencelerde çalgıcılardan istediği Levanten parçaları istiyorum. Kadınlarla ilişkiye girmeme konusundaki ömür boyu oruç tutma konusunda göklerdeki babamıza yemin etmemiş olsaydım, cazibesine dayanmanın imkanı bulunmayan bu kadınları koynuma almaktan korkuyorum.

Dört bir yanı zümrüt yeşili çam ve çınar ormanlarıyla kaplı Konstantinapolis, çok sık yağmur alan bir şehir. Hava sabah saatlerinde günlük güneşlikken, öğle üzeri birden vicdan azabı gibi kararan gökyüzü saatlerce süren bir yağmur indiriyor. Sokaklardan akan çamur nehirleri Karadeniz’den Marmara’ya dökülen Boğaz’a karışıp bu lacivert suyolunu kirletiyor. Islak vakitlerde paşanın Beşiktaş’taki konağının verandasında oturup Boğaz’ı izlerken, Türklerin bu acı kahvesini içmek insana doyumsuz bir zevk veriyor. Birkaç kez beni manzaraya dalmış hayran hayran izlerken yakalayan ev sahibim,

“İstanbullu olduğun şu kahveyi içişinden belli,” diyor. Ardından Yeniçerilerin padişah ile yaptıkları maaş anlaşmasının ardından devasa kazanlarda pişirdikleri akide şekerini kuşağından çıkarıp bana uzatıyor,

“Bu da aramızdaki dostluk akdinin tatlılığı,” diyor.

Reisülküttap Gürbüz Niyazi Paşa bu kadar nazikken, onu çiğneyip ya da ona verilen emri görmezden gelmesini dileyip, beni bir an evvel Sultan Mehmet’in huzuruna çıkartmasını söyleyemiyorum. Ama artık bunu dile getirmediğim için de suçluluk duymuyorum.

Habeşistanlı dev muhafızım Abdullah ile şehre daha çok gidiyorum. Konstantinopolis’in kitapçılarını dolaşmayı alışkanlık ediniyorum. Vatikan Büyükelçisi olduğumdan bir haber kitapçı esnafı, İstanbul’a seyahate gelmiş ama bu şehri çok sevip kalmış bir Levanten tüccar olarak düşünüyor ve öyle davranıyor. Türkçeyi bu kadar düzgün konuşup anlayabilmemin esrarını ise çözemiyorlar.

“Bugüne kadar birçok Türk tüccar ile çalıştım,” diye açıklıyorum. “Onlara İtalyan zeytininden çıkan yağı sattım, onlar da bana Anadolu’da dokunmuş yünlü kışlık kumaşları.”

Anlattığım hikayeye inanmadıkları yüzlerinden belli. Fakat akşama kadar yalan dinlemeye hayli alışkın bu esnaflar, insanın kusurunu yüzüne vurmayacak kadar da nazikler. Yine de kuşkuculuğu elden bırakmadan bana karşı hayli candan davranan bu kitap erbaplarıyla, akşama dek sohbet etmekten çok hoşlanıyorum. Onların tatlılık hediyesi ise Mısır Çarşısı’ndaki dükkanlardan alınmış güllü ve fıstıklı lokum. Balı nişasta ile büyük bir bakır kazanda macun kıvamına gelinceye dek kaynatıp, içine çeşitli kuruyemişleri karıştırarak elde ettikleri yumuşak ve yemesi hayli hoş bir tatlı lokum. Hatta Türkler, iyi giden işleri için lokum gibi sözünü kullanmayı da çok severler. Bu tatlıyı da ben İstanbul’dan ayrıldıktan sonra birbiri ardına her köşe başında açılan ve Yemen’den getirilen çekirdeklerin iyice öğütülmesiyle hazırlanan kahveden ismini alan kahvehanelerde tüketmeyi alışkanlık edinmişler. Türklerin kahvesi, Roma’da içtiğimiz gibi tortusuz değildir. Öğütülme şeklinden dolayı fincanın dibinde bir parmak kalınlığında kahve telvesi bulunuyor. Türkler, fincanın dibini görmeyi işte bu nedenle çok seviyor. Bir İstanbullu olarak bu şehirde geçirdiğim zaman boyunca kahve tiryakisine dönüşüyorum. Hem çarşıda, hem kitapçılarda, hem de köşkteyken olur olmaz vakitlerde tutulduğum bu kahve arzusu Abdullah ile aramıza bir bağ oluşturuyor. O kara dev, bu kahveyi içmekten hayli hoşlanıyor. Karşılıklı oturup, fincanlarımızı yudumluyoruz. Yine böyle bir keyif akşamında, güneş henüz davet edilmediğim Sultan Mehmet’in yaşadığı Topkapı Sarayı’nın üzerinde pembe ışıklarını saçarak batarken, aklıma bir fikir geliyor.

Henüz kira giderleri, yiyecek ve ısınma gibi kalemler için harcamaya fırsat bulamadığım resmi bütçeme ait yirmi bin florini saklayan keseleri birer birer açıp, her girdisini çıktısını ezber etmeye başladığım yoksul mahallelerine gidiyor, orada Türk, Ermeni, Rum, Katolik, Arap, Gürcü, Çerkez ve Yahudi ailelere peynir, yağ, pirinç ve bal gibi yiyecekler dağıtıyorum. İsmimi ısrarlara rağmen vermeden, Konstantinopolis’in yoksul mahalleleri arasında kendime ün satın alıyorum. Şehir halkının din fark etmeksizin bu cömert yardıma önce kuşkulu, sonra da sevecen bir samimiyetle teşekkürleri “Allah razı olsun” ifadesi oluyor.

“En nihayetinde Müslümanlar da Yahudiler de aynı Tanrı’ya inanıyoruz ve onun Marcelleus kulundan razı olmasının, bu sözün de Müslüman ahalinin ağzından dökülmesinin bir zararı olmamalı” diye düşünüyorum.

Başta bu işime de o kocaman dudaklarını büken Abdullah,

“Şu yoksullara dağıtmakla Karun hazinesini versen, yine de sonunu getiremezsin. Her gün verirsin, sana razılık dilerler, bir gün vermezsin lanet ederler. Hem bunların bedduası da keskin olur, adamın imanını gevretir,” diyor.

“İyi de İslam’da servet biriktirmek değil, elinizde ne varsa hepsini yoksullarla paylaşman emredilmiyor mu? Buna neden kızıyorsun?” diye soruyorum bu masal kahramanı kara deve. Sesini çıkartmıyor. Belli ki yoksullara sadaka dağıtılmasına değil, bunu Katolik bir rahibin yapmasına karşı. Tanrı’ya şükür, Konstantinopolis ahalisi Abdullah kadar katı fikirli değil. Bugüne kadar yardım dağıtmak için kapısını çaldığım dini ve rengi ne olursa olsun hiç kimse beni geri çevirmedi. Daima hoş sözler, büyük bir nezaket ve minnet ile karşıladılar. Fakat bir gün bu yardımları kesersem arkamdan lanet okunacağı fikri de beni korkutmuyor desem, yalan olur.

Kendisi de bir azatlı köle olmasına rağmen Abdullah, yaptığımın insanları yoksulluğa razı kılmaktan başka bir işe yaramayacağını savunuyor. Bu adamın kendisi gibi büyük ve tehlikeli fikirlerinin ikimizin arasında kalmasını istiyorum. Çünkü Türk paşalar, has adamlarının Osmanlı devletinin düzenine karşı fikirler beslemesine hiç de hoş yaklaşmazlar. Çocukken, Sultan Sarı Selim devri zamanında Galata’daki evimizin hemen yanındaki kagir yapıda yaşayan Kaptan-ı Derya’nın sağ kolu Kalyoncuzade Moralı Yusuf Ağa, köşe başındaki kuyumcuyu ayarı düşük altın satmaktan suçlayıp ibreti alem için gelişi güzel şekilde sırtından çengele asmalarına mani olduğu için, Yeniçeri Ağası’nın velvelesi üzerine, aynı gün kapımızın önünde çengele asılarak katledilmişti. Gözleri açık canını oracıkta veren Yusuf Ağa’nın kanı hayırsız bir kabustan sızarcasına evimizin bahçesine dolmuş, bu kaymak tutan gölden içmek için iki karga birbiriyle kavga edip oracıkta gözlerini oymuştu. Bu korkunç hadiseyi ömrü hayatım boyunca bir türlü unutamadığımdan dolayı, muhafızım Abdullah’ın da aynı akıbete uğramasından bir hayli korkarak bu yardım işlerine devam ediyorum. Sonraki günler bir mucize olup, bu bir dudağı yerde ötekisi gökte bulunan zenci dev, kellesini kaybedeceği tehlikeli sözleri etmeyi bırakıp bana yardıma koyuluyor. Dağıtmak için hazırlanan çuvalları at arabasından indirmeye gönüllü olup, erzak alacak ahaliyi hizaya sokmak, bana teşekkür için yeniden sıraya almak onun severek yaptığı bir işe dönüşüyor.

Artık gün aşırı İstanbul’a gidişim ve kendi bütçemden yoksul ahaliye yardım edişim nedeniyle dönüş yolunda yorgunluktan hayli geç kalmamız, beni sofra başında beklemeyi adet edinen Gürbüz Niyazi Paşa’yı öfkelendirmiyor. Bu yemek düşkünü adem, konağa ulaşmadan haberlerim kendisine getirildiği için, olan biten her şeyi bilenlerin vakur tavrıyla sessiz ve gururlu yemeğini yiyor; yaptığım bu yardımlar için hiçbir şey söylemiyor. Türklere göre veren el de gizli, alan el de. Paşa’nın beni utandırmamak adına takındığı bu nezaket hayli hoşuma gidiyor, bir yandan da ona Sultan Mehmet’in huzuruna ne vakit çıkarılacağım sualini sormama mani oluyor.

Konstantinopolis’e atanan elçilerin görevlerine başlayabilmeleri için sultana iyi niyet mektuplarını sunmaları, bir Osmanlı devlet geleneği. Fakat sultanın huzuruna çıkmak öyle kolay ve hemen gerçekleşen bir hadise değil. Kimi elçiler bir yıl, kimileri de iki yıl kadar bu şehrin havasına suyuna alıştıktan, Türklerin adetlerini, törelerini ve devlet geleneklerini iyice öğrendikten sonra sultanın huzuruna çıkarılıyor. Ve ancak göreve bu surette başlayabiliyorlar. Ne var ki bir an evvel Sultan Mehmet’in divanına varmak, orada kendisinden büyükelçilik görevime başlamak için müsaade almak istiyorum. İstanbul’daki Katolik Levanten nüfusunun sorunlarını çözmek, onların düğün ve cenaze işlerini hallederek, faydalı olmayı umuyorum. Geçen gece gördüğüm bir rüya, bu arzumun yakında gerçekleşeceğine delalet diye düşünüyorum. Buna göre, Abdullah beni bir mahkummuşum gibi kolumdan tutarak Topkapı Sarayı’na götürüyor ve burada Sultan Mehmet’in karşısına çıkarılmak için heyecanla beklerken, Boğaz’ın karşı kıyısındaki yani Asya kıtasındaki Üsküdar semtinden yükselen alevleri görüyorum; daha şaşırmaya imkan kalmadan ateş tüm şehri sarıyor ve herkes korku içinde kaçışıyor. O esnada Sultan Mehmet’le kol kola girip, padişahın Boğaz’daki deniz sefası için özel yaptırılmış saltanat kayığına binerek Marmara’ya alevlerden uzağa doğru kürek çekiyoruz. Can hıraş denizden kaçarken, fırsat bu fırsat diyerek sultandan göreve başlama müsaadesini rica ediyorum. Türk padişahı,

“Yangın sonrası ilk işimiz bu olsun kıymetli kardeşim,” diyor.

Son birkaç gündür neden daha neşeli olduğumu merak eden fakat bir türlü sormaya da cesaret bulamayan Reisülküttap Gürbüz Niyazi Paşa ve muhafızım Abdullah, arayan gözlerle bendeki değişikliği anlamak için bakıyor. Paşa’nın çektiği sürme her seferinde dikkatimi dağıtmayı başarıyor fakat bu sihre yavaş yavaş alıştığımdan mıdır nedir, fazla etkilenmiyorum. İş Abdullah’ın simsiyah derisinden fırlayan ela gözlerine gelince ise, kaçamıyorum. Yine de ağzımı açıp, gördüğüm bu rüyaya ilişkin düşüncemi ve keyfimin kaynağını paylaşmıyorum. Aynı günlerde ev sahibimiz bir akşam kurşun yemiş gibi ağır hareketlerle eve giriyor,

“Sultan Mehmet, tahta çıkışını kutlamak için bir hafta sürecek büyük bir şenlik tertip etti,” diyor. Bunun bana yapılmış bir davet olup olmadığını anlamıyorum fakat ertesi gün Balat civarındaki bir sokakta ahaliye yardım amacıyla sabun dağıtırken, Abdullah birden çuvallardan başını kaldırıp,

“Paşa’nın hanesindeki herkes kendisi gibi şenliğe davetli sayılır,” diyor.

Rüyamın gerçek çıkmasından, Tanrı’nın beni daha yıllarca boş oturmaktan kurtarıp bir an evvel işe başlamam için Sultan Mehmet ile görüştürecek olmasından büyük mutluluk duyuyorum. Öyle ki o gün uğradığımız kitapçıların bana satmak için Arap ülkelerinden getirdiklerini söyledikleri türlü büyülü bilgiyi içeren ve hepsi aslında benim gibi bir kazı yolmak için Fatih’teki nakkaşlara para verilip yaptırılan sahte kitapları, hiç pazarlık etmeden hangi fiyatı söylerlerse satın alıyorum. Yemekten sonra odama çekildiğimde İran yağından dumanı insanın boğazını yakmayan ve ışığı diğerlerine göre daha beyaz üstelik parlak olan çok pahalı kandilimi yakıp, satın aldığım yeni kitaplara bakıyorum. İçlerinden biri dikkatimi çekiyor: İbn-i Zübeyr’in Zaman ve Feza Boşluklarında Seyahat adlı eseriyle karşılaşıyorum. Eskiden Vatikan Kütüphanesi için Avrupa manastırlarını ve kiliselerini dolaşarak rahiplerden topladığım el yazmalarını aklımdan geçiriyorum. Hiçbirinde bu başlıkta bir kitaba rastladığımı hatırlayamıyorum. Rahiplerin gizlediği ve bana vermemek için bin bir oyun çevirdikleri kitaplar, Hristiyanlık tarihini kökünden değiştireceğini savundukları göklerdeki babamız İsa’nın havarilerine ve onların öğrencilerine ait olduğu iddia edilen metinlerdi. Kimi hainlerin başı olan Yahuda’nın aslında masum olduğunu anlatıyordu; kimi çarmıhtan sonra dirilenin babamız değil de böyle sanılmasını isteyen bir başkası olduğunu. Bir diğeri İsa’nın evliliğinden hatta çocuklarından söz ediyordu, bir başkası Kudüs Valisi Pontus Platius’un hatırat namesiydi. O metinleri bana vermek istemeyen, hatta yaralamakla, öldürmekle tehdit eden pederlerin elinden kiliselerine maddi yardım yaparak yahut başka yöntemler kullanarak aldım ve Vatikan’a götürdüm. Hristiyanlık tarihinin bu yalan yanlış anlatılarının zaman içinde gerçek sanılmasının önüne geçmek için ömrümü harcadım. Bu işten biraz para kazanma ya da yoksullara yardım yapacak kaynağı bulma amacıyla eli kalem tutan Hristiyan din adamlarının gizemli, eski ve büyülü olduğu gerekçesiyle bölgelerinin soylularına sattıkları bu kitapların hepsi, birer hayal ürünüydü ve gerçeği kirletiyordu. Avrupa’yı karış karış dolaşıp o metinlerin kökünü kuruttuktan sonra İstanbul’da Zaman ve Feza Boşluklarında Seyahat iddiasını taşıyan üstelik de mührü olan bir kitaba rastlamak bende farklı duygular uyandırdı. Arapça yazılmış bu kitabın kapağındaki mühür dikkatimi çekiyor. O güne kadar gizemli olduğu ya da açanın başına türlü belalar getireceği tehdidiyle yabancı ellerden gizlenen sayısız mühürlü kitap gördüm, onları kırıp okudum. Şu an karşımda duran kitabın mührü ise, hiçbirine benzemiyor. Osmanlı’ya ait olmayan aslında yaşayan hiçbir medeniyetle ilişkisi bulunmayan tuhaf bir anlam içeren şekilde harfler çok belirgin şekilde okunuyor. Harfler şöyle dizilmiş artık ne anlama geliyorsa: M Ü H R Ü  -  A Ç M A Y I N. Ne manaya geldiğini bilmiyorum. Lakin bana satılan diğer kitapları tetkik edince, daha evvel hiçbirinde böyle bir mührün olmadığını anlıyorum. Tam kitabın kapağını açacakken, odaya Abdullah giriyor,

“Paşa hazretlerinin çok sevgili ahbabı teşrif ettiler. Kahve içerken, sizi de aralarında görmeyi arzu ediyorlar,” diyor. Bu kibarca iletilen emre uymam gerekiyor. Abdullah’ın dikkatini çekmemek için kitabı kaldırmak yerine, sandalyemin yanındaki sandığın üzerine gelişi güzel atıyorum. Konağın lebiderya Boğaz manzaralı salonuna girdiğimde, insanın genzini yakan zeytinyağı kandillerinden ince bir dumanın her yanı kapladığını; evi adeta bir rüya ortamına çevirdiğini görüyorum. Reisülküttap beni fark edince, ayağa kalkıyor ve yanındaki misafiri de paşanın nezaketine uyuyor. Hayli uzun boylu, zümrüt yeşili gözleri insanın ruhuna işleyen, ellerinin üzerinde güneş ay, kulağının altında ise yıldız dövmesi bulunan sarı sakallı, kırmızı kavuklu bir ademle karşılaşıyorum. Gürbüz Niyazi Paşa, elini tanıtmak için misafirine doğru uzatıp,

“Peder Marcelleus, zatıalileri İstanbul ahalisini baş ve diş ağrısı illetinden yaptığı şuruplarla kurtaran; aynı zamanda da İstanbul’un kudretli bilgini olan Kahin Göbekçizade Hekim Nur Baba,” diyor.

“Sizin gibi Vatikan için kitap toplayan bir bilgi deryası ile karşılaşmak, benim gibi kendi halinde akıp giden bir dere için ne büyük bir şeref,” diyor Kahin Göbekçizade.

Bu aşırı ve gereksiz iltifat karşısında sussam olmaz, konuşsam ne diyeceğimi bilemiyorum. Resmen anlatmadığım geçmişimin, zamanında yaptığım kitap toplayıcılığının İstanbul’da her köşe başındakilerce bilindiğini anlayarak irkiliyorum; istemsizce,

“Allah razı olsun,” sözleri dökülüyor ağzımdan.

Kahin Göbekçizade’nin gözleri fal taşı gibi açılıyor.

Hayli keyiflenen ve gülerken koca göbeğini oynatan Reisülküttap Gürbüz Paşa,

“Sana söylemiştim; Marcelleus Galata eşrafındandır diye. Karşımızdaki bizden biridir Göbekçizade pirim, sakın bir daha şaşırmayasın,” diyor.

Abdullah’ın getirdiği bol köpüklü kahvelerimizi içerken, Paşa cebinden çıkarttığı akide şekerleriyle ağızlarımızı tatlandırıyor. Ardından da uzun uzun Göbekçizade’nin marifetlerini anlatıyor: Dört sağır dilsiz oğlu ile Fatih’teki evinin altında bulunan eczanesinde hastalar için nasıl türlü otlardan şuruplar ürettiğini, gece de yıldızları izleyip, Müslümanların kendilerine gelecekten haberlerin gösterildiğini düşünerek özel bir ibadetin ardından yattıkları istihare uykusunda gaibin perdesinin kendisine sıyrıldığını anlatıyor. Gürbüz Niyazi Paşa bunları söylerken, Göbekçizade’nin sıfatında hiçbir tevazu belirtisi yok; hatta paşaya ara sıra az bile söyledin der gibi bakıyor. Ben de çaresizce, tüm anlatılan hikayeleri büyük bir saygı ve benden beklendiği gibi şaşırarak onaylıyorum. Kahvenin sonuna geldiğimizde, Kahin Göbekçizade ayağa kalkıyor,

“Paşa hazretleri ve çok kıymetli Peder Marcelleus, bana müsaade etmenizi rica ediyorum,” diyor. Türklerin adeti olduğu üzere misafir gitmeye davrandığında, biraz daha kalması için Paşa hiç ısrarcı olmuyor. Adam tam salondan çıkacakken geri dönüyor,

“Lütfen kusuruma bakmayın Peder Marcelleus, ziyaretimin asıl sebebi sizin Gürbüz Paşa’nın misafiri olduğunuzu duyduğum için, elinizde bulunmadığını düşünerek benim baş ve diş ağrısına iyi gelen şurubumu size armağan etmekti. Allah dert vermesin; verince de dermansız bırakmasın,” diyor. Kuşağından çıkarttığı içi tıpkı İstanbul Boğaz’ından doldurulmuş suya benzeyen lacivert bir kimyanın olduğu şişeyi avuçlarıma bırakıyor.

İki hafta boyunca Abdullah ile beraber Konstantinopolis’te yardım dağıtmadığımız yoksul mahalle kalmıyor. Girdiğimiz köhne sokaklarda beni ve yardımcılarımı tanıyan üstü başı dökülen çocuklar etrafımızı sarıyor, nineler, dedeler, çeşitli kazalar ve yeniçeri öfke nöbetlerinde kolunu, bacağını kaybettiği için çalışamayan gençler, bir de dilenciler de peşlerine takılıyor. Bu güruh yine saygıdan hiç ödün vermeden onlara getirdiğimiz erzakları alıyor, hayır duası edip uzaklaşıyor. Büyükelçilik bütçesinin bir yıllık bölümünü bu işler için harcıyorum. Mal aldığım toptancı esnafı beni gördüğü zaman kapıya dökülüyor; önüme sandalye çekip, hemen bir okkalı kahve söylüyor. Aynı hürmet, Abdullah’a da gösteriliyor. O da halinden hayli memnun oluyor. Artık son birkaç gündür biz sokaklara yardım götürürken, uzaktan ve bunu yaptığını alenen ilan ederek bizi izleyenleri görüyoruz. Dev muhafızım o tarafa hiç bakmıyor, yardım esnasında da ağzını hiç açmıyor. Akşam dönüş yolunda ise atını atıma yaklaştırıp,

“Gün boyu bizi izleyenler, Sultan Mehmet’in sarayını koruyan özel muhafız birliği Yolhasekileri idi. Belli ki ettiğiniz yardımların sözü Topkapı’ya kadar ulaşmış,” diyor. Bunları söyleyince de mutlu olup olmadığımı anlamak için iyice yüzüme bakıyor ve sebepsiz bir şekilde gülümsüyorum. O akşam köşke döndüğümüzde ise Paşa, yarın Sultan Mehmet’in şöleninin başlayacağı, ilk gün tüm kutlamanın At Meydanı’nda düzenleneceği bilgisini veriyor. Türklerin İstanbul’unda hiçbir şeyin tesadüfen olmadığını bir kez daha anlıyorum; seviniyorum.

Kaç gecedir elim kocaman bir kütüphaneye dönüştürdüğüm odamda yüzlercesi arasında dipten köşeden arayıp bulup, İbn-i Zübeyr’in Zaman ve Feza Boşluklarında Seyahat adlı eserine gidiyor. Açıklayamadığım bir his, anlayamadığım dilde yazılmış mührü kırıp kitabı okumak için zorluyor. Tüm irademi kullanıp karşı koyuyorsam da, saatlerce kitabın kapağına bakıp hülyalara dalmaktan da kendimi alı koyamıyorum. Hayatım boyunca böyle kitapların esrarının peşinden koştuğumdan olacak, kendimde artık yeni bir gizeme dalma gücünü bulamıyorum. Kitabı satın aldığım günün akşamında Kahin Göbekçizade Hekim Nur Baba ile tanıştığımdan beridir, üzerimde tuhaf bir ağırlık var. Görünmez eller tarafından vücudum mengeneyle sıkıştırılıyor. Böyle anlarda bir elimde o kitap varken, öteki elimi istemsizce elimi yeleğimin cebine atıp, yanımda taşımayı adet edindiğim Göbekçizade’nin hediye ettiği şurup şişesini alıyorum. Bana verildiğinde lacivert olan içindeki sıvı şimdi yakut kırmızısı. Geçen gün de zümrüt yeşili gibi parıl parıldı. İlacın neden böyle göz alıcı renklere büründüğünü bilemiyorum, fakat kimseye de sanki yanıtını verebileceklermiş gibi bu gizemi sormak istemiyorum. Bunun kendime ait bir sır olmasını istiyorum. Her akşam aynı şeyi yaşıyorum: Şişeyi ve kitabı konsolun üzerine koyup, saatlerce ikisini izliyorum. Ta ki dipsiz bir kuyuya düşer gibi uykuya dalana kadar. Hep de aynı rüyayı görüyorum:

Karlı bir gece vakti, çok tuhaf şekilde giyinmiş ama hallerinden tavırlarından muhafız oldukları belli insanların arasında, kocaman bir bahçede yürüyorum. Başımı kaldırıp baktığımda, karın çatılarını kapladığı yerin aylardır uzaktan izlediğim Sultan Mehmet’in evi Topkapı Sarayı olduğunu anlıyorum. En nihayetinde huzura kabul edilip, mektubumu sunduktan sonra göreve başlayabileceğimi düşünerek, sevince kapılıyorum. Saraya hangi kapıdan girebileceğimi anlamak için bahçede koşmaya başlıyorum. Ezdiğim karların sesi bana huzur veriyor. Ama arkama dönüp baktığımda ayak izimin olmadığını fark ediyorum. Hayli tuhaf gelmesi gereken bu durum, bana hiç de olağandışı görünmüyor. Yine ezdiğim karların sesinden hoşlanarak ve hiç iz bırakmayarak bahçede dolaşıyorum. Buradan bir başka ve daha geniş bahçeye geçiyorum. Duvarlarda demir çubukların üzerine yerleştirilmiş çok tuhaf kandillere rastlıyorum. Benim İran yağından çok daha güçlü bembeyaz ışık püskürten, ama birazcık gözünü dikip baktığında da insanın gözünü kör edecek denli güçlü kandiller bunlar. Bahçeyi o gece vakti gündüze çevirmişler. Derken, etrafımda insanlar beliriyor. Giydikleri kürksüz paltolarının açık düğmelerinin arasından, boyunlarından aşağıya koyu renkli bir bez parçası sarkıyor. Sanırsınız ki bir yılanın derisini yüzüp, boyunlarına bağlamışlar. Aynı zamanda bellerinde de bir insanın elinin büyüklüğünde asılı demirler dikkatimi çekiyor. Biraz daha bakınca, bunların bele asılabilen küçük tüfekler olduğunu görüyorum. İşte o an, korkuya kapılıyorum: İçim bir tuhaf oluyor. Kusmaya benzer bir his yaşıyorum, midem ağzıma geliyor ama kendimi tutuyor, heyecanımı bastırmaya uğraşıyorum. 1602 yılında olmadığımı anlıyorum. Fark edilmemek için telaşla saraya girebileceğim bir kapı aramaya çalışıyorum. Naifle uğraşıyor, hiçbir şey bulamıyorum. Bu arada birkaç muhafıza çarpıyorum lakin o an içlerinden geçip gidiyorum. Karda izim yok, çarptığım insanlara karşı hükmüm yok. Demek ki ben bir ruha dönüştüm. Demek ki ölüyüm ve başka bir zamana ulaştım. Tarihin hangi çağına eriştiğimi anlamaya çalışmak için bir duvar dibine siniyorum. İnsanları, nesneleri gözlersem bunu başarabileceğimi düşünüyorum. Bir yandan da evime nasıl geri döneceğimi hesaplıyorum. Sahi ben buraya nasıl ve ne zaman geldim? Her şey kendimi bu bahçede yürürken bulmamla başladı. Böyle şeyler düşünür bir yandan da hayli soğuk havanın beni neden üşütmediğini çözmeye çalışırken, bir hareketlenme görüyorum. Ellerinde iplerinden tuttuğu köpeklere, bahçeye yağan karı koklatan muhafızlar gelip geçiyor.  Köpekler de kokumu almadığına göre, demek ki ben gerçekten yokum. Korkuyorum. Kusmak istiyorum, yapamıyorum. Nerede ve hangi zamanda olduğumu anlayabilmek için muhafızlara daha dikkatle bakıyorum. Ellerinde uzun ve geniş bir demir kabın içinde yanan bir kandili görüyorum. Demir tuttukları yeri aydınlatıyor. Işığı elleri yanmadan ve rüzgarda sönmeden hüküm altına alabilmiş bu yüce insanların çağında olduğumu anlıyorum, bir yanda da ürkemeye devam ediyorum. Muhafızlar ve köpekler gidiyor. Ortalık bir süre sessizliğe bürünüyor. Aklıma gelen tek çare, saray bahçesinden çıkıp, artık gide gele karanlıkta bile alabileceğim Reisülküttap Gürbüz Niyazi Paşa’nın Beşiktaş’taki konağına gitmek. Eğer bir hal çaresi bulacaksam, orada bulabileceğimi düşünüyorum. Kalktığım anda ise bana bakan bir çift gözle karşılaşıyorum.  Görünür olduğum için seviniyorum. Korkumu silen mutluluğum beni soğuğa teslim ediyor. Bu kez ayazdan tir tir titriyorum. Hala gözlerimin içine bakan,

“Geldin demek,” diyor bugünküne çok benzeyen bir Türkçe ile. Konuşurken de gözlerimden ruhuma bakıyor.

“Kimsin, ben neredeyim,” diye korkuyla soruyorum.

Osmanlı’nın kullandığı şalvardan çok daha dar olan kıyafetine sakladığı bir kılıcı çıkarıp bana uzatıyor,

“Hadi boynumu vur,” diyor.

Öyle dik ve tehlikeli bakıyor ki, bir çocuk olsam beni korkudan mahvedecek bu tehdit karşısında çaresiz kılıcı alıyorum.

“Ne söylüyorsun böyle,” diyorum.

“Kılıcı boynuma vur ve başımı kopart. Sonra başımı şu ilerideki çeşmenin oraya götür.”

İşaret ettiği yere bakıyorum. Kurumuş bir köhne çeşmeyi görüyorum. Fakat birden çeşme yenileniyor, etrafında da yüzleri gözleri tanınmamak için sarılmış, kara giysiler içinde iri yarı birkaç erkeği görüyorum. Kılıçlarından, baltalarından ve ellerinden damlayan siyaha yakın kanı temizlemekle meşguller. Dehşete kapılıyorum. Hem soğuktan, hem de gördüklerim karşısında çenem birine vuruyor. Vücudumun her yanı zangırdıyor.

“Ben Rahibim. Birini öldürmekten Tanrı’ya sığınırım. Bu büyük günaha ortak olamam,” diyorum.

Karşımdaki adam bir düğme ile iliklediği tuhaf kıyafetinin içinden bir paket çıkarıp uzatıyor,

“Aç ve bak,” diyor.

Kılıcı karın üzerine bırakıp, paketi alıyorum. Ağır ve tok paketten bir kitap çıkıyor. Üzerinde de bir mühür var.

“Lakin bu kitap bana ait. İbn-i Zübeyr’in Zaman ve Feza Boşluklarında Seyahat adlı eseri,” diyorum.

Başımı kaldırdığımda karşımdaki başın yok olduğunu, onun yerine boynundan kan fışkıran bir gövde görüyorum. İstemsizce ellerime bakıyorum; kan damlıyor. Hayli uzak olduğum çeşmeye bir demin benimle konuşan kesik başı koyduğumu ve hala elimde tuttuğum kitabın içinden açılan karanlığa düştüğümü görüyorum. Ve sonraki gece, ve daha sonraki gece… Hep görüyorum…

Türkler, eğlenmek için yaratılmıştır. Çocukluğumun İstanbul’unu hatırlıyorum: Sultan Sarı Selim döneminde de şehzade sünnetleri, saltanat düğünleri, Ramazan başlangıcı ve bayramlar muhteşem törenlerle kutlanırdı. Avrupa’daki gibi bir yâda iki gün süren eğlenceler, Osmanlı’daki törenlerin yanında başlangıç aşaması bile sayılmaz. Bu gece At Meydanı’nda tüm Osmanlı saray paşaları, ağalar, kadılar ve beyler toplanmış Sultan Mehmet’in tahta çıkışını yedinci yılını kutluyor. Her biri kişisel servetlerinin en nadide parçalarını sultana hediye vermek için harcıyor. Üzeri türlü zümrüt ve yakutla süslü saf altından yapılma bir Tatar yayı, binek kısmı türlü elmasla doldurulmuş kristalden oyulma bir yavru fil biblosu, tayları ile beraber eşsiz güzellikte on iki Arap atı, gümüşten dokunmuş bir savaş zırhı, sedeften yapılma bir saltanat kayığı ve daha sayamayacağım onlarca kıymetli armağan. Sultan’a verilen hediyeler, meydanı doldurup taşırmış bir parça pilav ile et yiyebilmenin hayaliyle yanıp tutuşan yoksul Konstantinopolis halkına gösteriliyor. Ardından her biri Avrupa’da büyük bir şehri satın alabilecek değerindeki bu hazineler, Sultan’ın oluru üzerine eğlence alanının Ayasofya Kilisesi ile Topkapı Sarayı’nın arasına kurulmuş tahtının yanındaki bölüme konuluyor. Hediye vermesi sırası ev sahibime geliyor: Reisülküttap Niyazi Paşa, üzerinde haftalar boyunca düşünüp taşındığı, diğer paşa ve ağaların neler yapacağı konusunda casuslara çuvalla para döküp bilgi almaya çalıştığı hediyesini en nihayetinde içine sinen bir şekilde hazırlamanın gururuyla hareket gediyor. Elli bin florin tutarındaki minik bir hazine harcayarak ve konu hakkında benim de görüşüme başvurarak, Sultan Mehmet’e elma büyüklüğündeki bir siyah inci armağan ediyor. Türk padişahı ona sunulan ve sadece adet olduğu için göz ucuyla baktığı armağanlar arasında en çok bu inciyi beğeniyor. Ellerine aldığı inciyi tetkik ederken, dişlerini gösterecek kadar gülüyor. Diğer paşa ve ağaların kıskançlık şimşeklerini üzerine çekecek şekilde hediyeyi sunan Niyazi Paşa’yı yanaklarından öpüp, inciyi diğer armağanların yanına değil de tahtının kenarına koyuyor. Ve eğlencelerin başlamasını buyuruyor. Meydana bir anda nereden zuhur ettikleri anlaşılamayan onlarca Osmanlı soytarısı çıkıyor. Başlarında uzun ve sivri bir külah taşıyan kırmızı yelekli ve kıyafetli ayrıca bir kısmı da tepeden tırnağa türlü kuş tüyleriyle bezeli komik kıyafetli bu eğlence erbapları, türlü numaralar yaparak başta çocuklar olmak üzere kadınları kikirdetiyor. Daha önceden kurulmuş iplerin üzerine ellerinde birer küçük tabure ve uzun denge çubuklarıyla cambazlar çıkıyor. Sonra ateş yutanlar, kadın kılığına girmiş çengiler, Türkler halka açık eğlencelerinde kadınların gösteri yapmasına izin vermezler, ayı ve aslan terbiyecileri, Karagöz – Hacivat oynatıcıları, Türklerin bir perdenin arkasında gölgelerini göstererek türlü komik hikayelerle oynattıkları kağıttan kuklalar peyda oluyor. Halkın alakasını daha çok çekmek, ahaliyi biraz daha eğlendirmek için bu cümbüşün içine türlü enstrümanlarıyla musiki üstatları giriyor. Bir yanda filler üzerindeki cambazlar türlü sihir gösterileri yaparken, öbür tarafta zürafa ve boğa yılanları insan gibi raks ediyor. Yedi gün yedi gece boyunca durmaksızın akıp gidecek bu eğlence ırmağı bendinden taşıp, izleyenlerin gönüllerine akarken, hepimiz büyülenmişçesine hangi gösteriyi izleyeceğimizi şaşırarak kendimizden geçiyoruz. O esnada muhafızım Abdullah’ın omuzlarında tüm bu curcunaya şahitlik ediyorum. Görevime resmen başlayamadığım için, sultan makamına hayli yakın bir yerden yeniçerilerin koruması altında gösteriyi izleyen büyükelçilerle beraber değil, İstanbul dışından Beşiktaş, Üsküdar ve Beykoz gibi uzak yerleşim yerlerinden gelenlerin alındığı alanın ucundayım. Buradan kendi boyumla ve kalabalığın şenliği izlemek için birbirini ezen heyecanı arasında bir şey görmem mümkün olmadığından, bunu aklımdan geçirmesem bile bir anda Abdullah’ın omuzlarına çıkıveriyorum. O görüntümle de, ayaklarının altında beş adam boyu kalaslarla birer masal devine dönüşmüş ağzından alev saçan hokkabazlardan hiç farkım yok gibi görünüyor. Öyle ki yanımda yöremdeki kimi çocuklarla, acaba benim marifetimin ne olduğunu soran bakışları yüzümde hissediyorum. Az sonra ahaliye dev kazanlarda pişirilen bulgur pilavı ve eğlence için kesilen büyükbaş hayvanların kavrulan etinden hazırlanan yemek ikram ediliyor. İstanbul’da en sevilen bu öğüne büyük küçük herkes dört gözle bakıyor ve kalabalık, ikram için onlara yeniçerilerin yaklaştırdığı kazanları görünce hep bir ağızdan,

“Sultanım çok yaşa,” diye bağırıyor.

Otuz altı yaşındaki genç sultan, yanında bulunan Ahmet ve Mustafa adlı on iki – on dört yaşlarındaki şehzadeleriyle beraber halk ile beraber aynı öğünden oluşan yemeğine başlayınca ahali de ziyafete koyuluyor. Etrafı dolduran kaşık ve bardak sesleri, ağız şapırtıları, geğirmeler ve osurmaların arasında yanımda annesinin yemeğini yedirdiği bir çocuk parmağını bana doğru uzatıyor,

“Şuna bakın,” diye bağırıyor. Ahali başını kaldırdığında, bana baktıklarını zannederken başımın üzerinde kırmızı bir şimşek dizisi çakıp sönüyor, ardından da savaş meydanlarındaki top güllelerine benzeyen bir gürültü çıkıyor. Derken Konstantinopolis’in gökyüzü rengarenk havai fişeklerle dolarken, yüzünü yukarı dönmüş bakan ahalinin suretlerine infilak eden boyalı barutun yalımları düşüyor. Şehir, bir eğlence bombardımanına tutuluyor. Herkes bu gürültülü eğlenceyi izlemekten hayli memnun. Bu barışçıl patlamaların, Osmanlı’nın bükülemeyen bileğinin dosta güven verdiğini düşünüyor. Az sonra havai fişekler ortalığı toza dumana bulayıp kulaklarda bir ağırlık bırakarak yok olunca, eğlence insanlara kalıyor ve başladığından da coşkulu akıyor.

Dev muhafızım Abdullah bir anda harekete geçiyor ve kalabalığı yara yara beni Gürbüz Niyazi Paşa’nın sorumlu olduğu yabancı elçilerin yanına götürüyor. Osmanlı’da görevli İngiliz, Fransız, Rus, Acem ve Makedon elçiler bana hayretler içinde bakıyor. O an gerçekten de ne kadar tuhaf göründüğümü anlıyorum. Bir siyah devin üzerindeki, ortadan hallice bir ademim. Fakat bu görünüşümüzle, etrafta arz-ı endam eden sayısız hokkabazdan hiç farkımız yok. Bizi gören elçiler bu altı kaval üstü şişhane maskota gülmekten kendini alamıyor, tam olup bitene hayli sinirlenirken Abdullah’ın omuzlarına topuklarımla vurup beni yere indirmesini istiyorum. Reisülküttap işaret verince, gök yüzünden yer yüzüne iniyorum. Sanki rab İsa yer yüzüne inmiş gibi bir anda tüm elçiler gülmeyi kesip ciddiyete kesiliyorlar. O an gözüm ister istemez önlerindeki sofraya takılıyor. Halka dağıtılan pilav ve kavurma iken, bu sofrada türlü Marmara ve Karadeniz balığı, bıldırcın, tavuk, hindi haşlama ve kızartmaları kuzu dolmaları, iç pilavlar, sayısız renkte tatlı içecek şerbetler ve daha birçok yemek var. Boğazına düşkün Gürbüz Paşa’nın sıradan İstanbul ahalisi gibi pilav yemeyeceğini bilmeme rağmen, sofrayı görünce bize verilen ile kendilerinin rızkları arasındaki fark beni biraz daha sinirlendiriyor,

“Bu muhterem zat, müstakbel Venedik elçisi Peder Marcelleus,” diye Gürbüz Paşa beni diğer elçilere takdim ediyor. Hepsi de birden müşerref olduklarını beyan ederek, Osmanlı terbiyesi aldıklarını anlatan biçimde önümde saygı ile baş eğiyorlar. Nezaketlerine aynı biçimde karşılık veriyorum. Memnuniyetimi dile getiriyorum. Abdullah kulağıma eğilip,

“Henüz göreve başlamadığınızdan ötürü, sizin beylerin sofrasına kabulünüz mümkün değil. Lakin arka tarafta paşa hazretlerinin emri üzerine çok mükellef bir sofra tahsis olundu,” diyor.

Böylece Osmanlı diplomasisine halel getirecek herhangi bir davranışta bulunmadan, Abdullah ile bana ayrılan sofraya doğru kalabalığı yara yara yol alıyoruz. Meydanı uzaktan fakat tüm detaylarıyla gören bir yapıya giriyoruz,

“Burası cennetmekan Sultan Süleyman hazretlerinin damatları İbrahim Paşa’nın sarayıdır,” diye bilgi veriyor Abdullah. Yapının girişinde dışarıdaki meraklı gözlerden saklanmış, aynı zamanda İslam’a göre günah sayılan Roma ve Yunan heykellerini görüp şaşıyorum. Üst kattaki terasa kurulmuş sofraya doğru ilerlerken, adam boyunda mumların aydınlattığı yapıda çeşitli tarzlardaki duvarlara asılı sayısız resmi görmek de beni derinden sarsıyor. Şeriat ile yönetilen, insan suretini kağıda ve taşa dökmenin zinhar yasak olduğu Osmanlı’nın değil de, sanat sever bir Avrupalı kralın sarayında gibi hissediyorum. Heykeller ve resimlere baka baka başım dönerken, kendimi bir kuş sütünün eksik olduğu, Türkler çeşitli yemeklerin olduğu ziyafet sofralarını tanımlamak için böyle söyler, bir yerde buluyorum. Lakin buradaki ışık, tıpkı benim evde kullandığım İran kandilleri gibi temiz ve berrak. Az ilerideki meydanın eğlence kalabalığının sesi kulaklarımızı doldurur ve ışık gözlerimizi alırken, sofranın başında birinin altın sırmadan ipekli kocaman bir minderde, bağdaş kurup oturduğunu görüyorum.

Müslümanların namaz sırasında rükû ederken yaptıkları gibi başı dizlerini görecek kadar ayakta eğilen Abdullah, yine o haliyle kocaman bir devken bana doğru fısıldayarak,

“Sultan Mehmet Han’ın huzurundasınız. Lütfen benim gibi saygınızı eğilerek gösterin ve zinhar sultanımızın gözlerinin içine bakmayın,” diyor.

Huzura kabulü hiç böyle hayal etmemiştim. Saraydan gönderilen ulak, bana teşrif daveti ulaştıracak. Sandığımdan çıkartacağım bu gibi özel durumlar için hazırlattığım cübbemi giyip, Papa V. Element’in armağanı olan üzeri Milano’lu altın ustalarınca melek figürleriyle süslenmiş hediye hançerle beraber elçi olarak atandığımı bildiren mektubu sunacak, görev izini alınca, teşekkür ederek huzurdan çıkacaktım.  Ayrıca bugüne kadar İstanbul’da elçilik yapanlardan ve seyyahların kitaplarından bildiğim üzere, sultan makamına çıkarıldığımda, teamüllere uygun şekilde selam vermem için iki kapıkulu askeri tarafımdan omuzlarımdan bastırılıp tıpkı şimdi yapmam istendiği gibi saygıyla eğilecek ve yüce hükümdarın gözlerinin içine bakmayacaktım. Şu an yanımda ne sultanın hediyesi, ne de göreve başlama mektubum var. Gördüğüm rüya her ne kadar bana bu buluşmayı haber verse de, ben her halükarda sarayda resmi bir ağırlanmayı bekleyip hak ettiğim için… Neyse… Boynumu ve belimi istendiği gibi sultanın karşısında eğiyorum.

“Karşıma oturun,” diyor tok bir ses. Bizzat Sultan Mehmet bana oturmam gereken yeri işaret ediyor. Oysa ki bir sultanın bunu yaptığı görülmüş şey değil. Devlet adabına hayli önem gösteren Osmanlı’da konukların oturmasını sağlayan görevli ayrıdır, kalkmasını sağlayan ayrı. Sultan ise şu geniş terasta yalnız. Ama eminim ki kandilleri yakılmamış içerideki salonda onlarca muhafızı her an tetikte beklemekte. Bir an oturmakta tereddüt edermiş gibi geciktiğimi anlayıp, hızla denileni yaparak, karşısında benim için konulan kuş tüyü mindere gömülüyorum. Buraya oturunca, sultan sanki bir tahtta oturuyormuş gibi benden hayli yüksekte duruyor. Fazla vaktinin olmadığını anlatan bir tavırla, yekten söze giriyor.

“Yaptığınız hayırlar kulağıma geldi,” diyor. Bunu söylerken yüzüme mi bakıyor, ondan kaçırdığım gözlerime mi bilemiyorum. Ama oturduğu minderden taht sayesinde bana hayli tepeden baktığı aşikar. Ne de olsa karşımdaki Akdeniz, Karadeniz, Azerbaycan, Mısır, Arabistan, Balkanlar ve Anadolu’nun tek hükümdarı. Türklerin deyişiyle yedi cihan ve dört iklimin hakimi. Dünyanın en kudretli insanı olduğu gerçeğini gizlemeden lakin sesinde de kibir olmadan devam ediyor:

“Marcelleus Bey, İstanbul’da yardımınızın girmediği yoksul hane, gıdanızın geçmediği aç gırtlak kalmamış. Hızır Aleyhselam misali arabanızda zahire dolu çuvallarla şehri arşınlamışsınız. Eğer o yoksul mahallelerden sorumlu kıldığım vakıfdarlar, kimliğini yardım ettiği halktan ısrarla gizleyen bir ecnebi zatın kendi mıntıkalarını doyurduğu malumatını vermeseydi, bu meseleden hayli geç haberim olabilirdi. Zira o vakit de gerçekten müdahale için çok geç kalmış sayılabilirdik.”

Benim bir lakırdı etmem için kesilmiş söze karşılık,

“Takdir siz yüce sultanların sultanındır,” diyorum. Boynum aşağıda, gözlerim Isparta işi ipek halının bir aslan avını anlatan motiflerinde.

Gösterdiğim saygı ve rızadan memnun olduğunu gizlemeden sesine hafif bir neşe yerleştiren Sultan Mehmet,

“Sizle konuşmak maksadımı anladınız mı peki?” diye soruyor.

Sualin bana büyükelçilik görevimle alakalı edildiğini düşünerek,

“Görevime başlama…” diye devam ederken hiddetle sözümü kesiyor ve şunları söylüyor:

“O iş başka, bu iş başka. Görmekteyim ki siz meselenin idrakinde değilsiniz. Elçilerin İstanbul’da vazifeye başlayacakları vakte kadar Osmanlı devlet adabını, İstanbul şehir yaşamını, gelenek ve göreneklerimizi iyice bilmeleri icap etmektedir. Lakin siz zaten Galata’da doğmuş büyümüşüsünüz değil mi?”

“Doğru sultanım. Galata’da dünyaya geldim ve on beş yaşımda…”

“Tamam, uzatmayın. Her malumata sahibim. Babanız kalyon kazasında rahmete kavuşunca, dedeniz köklerine dönüyor, Roma’ya yerleşiyorsunuz. Amma ve lakin ben bunu sormuyorum elçi bey. Doğma büyüme Galatalı olarak Osmanlı’nın adetini, töresini, geleneğini, göreneğini bilhassa da devlet adabını iyi bilmektesiniz değil mi? Zaten bunun aksi düşünülemez. Madem öyle; ne diye o yoksul mahallelere yardım etmesi maksadıyla kurulan ve bizzat benim akarımdan beslenen bu vakıfdarların yoksullara çiğ ve pişmiş aş vermesine onlardan evvel yardım götürerek mani olmaktasınız? Bir sefer iki sefer değil, her Allah’ın günü arabalar dolusu zahireyi ve dahil baldan yağa kadar bilumum gıdayı yoksul ahaliye ne diye dağıtmaktasınız? Yaptığınızın yardımın haddini aştığını, hem vakıfların işine karışmak olduğunu, onların düzenini bozduğunu hem bu alışveriş yaptığınız tüccarın ahaliden mal saklayıp bir de zam yaptığını, hem de yardım götürdüğünüz yoksulun içinde bal ve yağ yok diye bizim yardımlarımızı yok saydığını bilir misiniz?

Tanrı o an yeri yarıp beni içine yuvarlasaydı, bu kadar perişan olamayacağımı düşünüyorum. Sultan Mehmet çok haklı. İstanbul, büyük büyük dedesi ve adaşı Fatih Sultan Mehmet tarafından fetih edildiğinden beridir, şehirde dini, dili ne olursa olsun yoksul ahali bizzat padişah tarafından denetlenen vakıflarca yedirilir, içirilir, doyurulur. Türkler, savaş kazanıp ülkeye ganimet getirip de ekonomik refah yaşamadıkları vakitlerde bile, sokaklarda dilenci bulunmaması, bir yoksulun bir tüccarın ya da esnafın önüne geçip de ondan yemek istememesi ile övünürler. Vaktiyle dedem de bağlı bulunduğu tüccar loncasına her ay yüz akçeye yakın yoksul yardımında bulunurdu. Ne var ki, o an bunları düşünüp utanacak ya da susacak zaman değil. Sultan Mehmet’in sualini yanıtsız bırakmak, şu an karşısına alınıp azarlanmamdan da büyük bir diplomatik kriz yaratabilir.

“Affınıza sığınıyorum sultanım,” diyorum. “Size iyi niyet mektubumu sunup göreve başlamamın biraz daha vakit alacağını düşününce, bütçemin bir kısmını bu iş için ayırdım. Ne var ki buyurduğunuz gibi ipin ucunu kaçırdığımın farkına varamadım. Makamınıza ve adaletinize sığınıyorum.”

Bir kısa suskunluğun ardından sofranın üzerine doğru bir karaltı gördüm, ardından ağızda kırılan çerez tıkırtılarını işittim. Üzerine şerbet bardaklarından biri de yerinden alınıp bırakıldı,

“Sizi neden sarayda değil de burada yalnızken görmek istediğimi anladınız mı?” sualini işitiyorum.

“Böyle buyurulmuş olmasının mutlaka bir maksadı vardır Sultan Mehmet han hazretleri. Ama bendeniz maalesef bu sırra henüz vakıf olamadım.”

“Duyun öyleyse. Bizim saray vezirleri ve paşaları, ister büyük olsun ister küçük hatalı zat hakkında kötü hüküm vermeye pek heveslidirler. Onlara uymam konusunda da hayli ısrar ederler. Ola ki sizi Pargalı’nın değil de kendi sarayımda ağırlamış olsaydım, orayı tabutta terk etmeniz işten değildi.”

“Kader neyi buyurduysa sultanım,” diyorum bir din adamı olarak söyleyecek başka sözüm yok. Sultan Mehmet’in ise beni önce suçlu, sonra borçlu çıkaran sözlerinin altında bir sır gizlediği belli. Bakalım ne vakit açığa vuracak.

“Marcelleus bey, duydum ki sizde bir kitap var imiş.”

“Ulu sultan hangi kitaptan söz ederler acaba? Çünkü affınıza mağruren bendeniz de bir hayli kitap bulunmakta.”

“Üzerinde garip dilde yazılmış, mühür olan kitap bu.”

O ana kadar ev sahibim Reisülküttap Gürbüz Niyazi Paşa hakkında hiçbir kötü düşünce aklımdan geçmiyor. Şimdi ise konaktan her ayrılışımda, odamın didik didik edilip tüm özel hayatımın casuslara bildirildiğini anlıyorum.

“Zatı aliniz benden bu kitabı almak mı istemekteler? Bir yanlış anlamaya mahal vermemek için sormaktayım sultan hazretleri.”

“Hayır,” diyor Sultan Mehmet.

“Kıymetli hünkarın kitapla ilgili muradını bilmek, beni ziyadesiyle memnun eder.”

“Kitabı açtınız mı?”

Benimle ilgili her türlü bilgiye sahip Sultan’ın kitabın mührünü kırmadığımdan haberinin olmaması mümkün değil. Bu sorunun sebebini düşünüyorum. Yüzünü görmesem de Türk padişahının bu halime kuşkuyla baktığını anlıyorum.

“Hayatım bu tür gizemli kitaplarla geçtiği için, elim henüz o eserin mührünü kırmaya gitmedi,” diyorum.

“Âlâ olmuş,” diyor Sultan. “Zira o mührü kırmış olsaydınız, İstanbul, bundan sekiz sene evvelki gibi yine durmaksızın zelzelelerle sarsılırdı.”

“Zelzele mi,” diye ağzımdan kaçan şaşkınlığımla sormuş bulunuyorum.

“Mesele hayli uzun elçi bey. Konuyla alakalı Gürbüz Niyazi Paşa’yı sizi bilgilendirme konusunda vazifelendirdim. Şunu bilmeniz kafi; o kitaba gözünüz gibi bakın. Sakın ola, kapağını açmayın.”

Verilen bu emre, topraklarında yaşayan bir elçi olarak benim de uymam şart. Osmanlı kanunları gereği tabi olduğum bu kanun karşısında boynumun kıldan ince olduğunu anlatmak için biraz daha eğmeye çabalıyorum.

“Emri ferman Sultan Mehmet’indir,” diyorum.

“Âlâ,” diyor padişah. “Vaka Göbekçizade ile tanıştığınız değil mi?”

“Gürbüz Paşa’nın nezaretinde müşerref oldum sultanım.”

“İstanbul’da baş ve diş ağrısı salgını var. Göbekçizade’nin ilaçları ahaliyi ayakta tutuyor,” diyor Sultan.

“Bana da bir şişe hediye ettiler,” diyorum.

Sultan aniden ayağa kalkıyor. Önce sofrayı aydınlatan mumlar rüzgârından titriyor, eşyaların ve bizim gölgemiz bir uzayıp bir kısalıyor. Sonra benim dünyam dönüyor. Yerdeki halıya bakmaktan bir an dengemi yitiriyorum. Yer ayaklarımın altından kayıp gidiyor. Sofraya düşmek üzereyken, bir el beni omzumdan yakalıyor. İşte o an, kusurların en büyüğünü işleyip Sultan Mehmet’in gözlerine bakıyorum. Tanrım. Bunlar insan gözleri değil. Bizim Sultan’a hediye ettiğimiz kara inciler. Ama bu nasıl oluyor? O sırada yer sallanıyor, gök uğulduyor. Bulunduğumuz saray ve tüm Konstantinopolis insanın yüreğinin çivisini oynatan bir zelzele ile sallanıyor.

“Küre-i arz yıkılıyor,” diye inliyorum Sultan’ın kollarında. “Birisi eve gidip kitabın mührünü kırdı zahir. İnanın ki benim suçum yok. Günahım yok.”

“Hangi kitap,” diyor Sultan.

“O mühürlü kitap,” diyorum.

“Hayallere dalmışsınız,” diyor Sultan. “İlacın nerede” diye hiddetle soruyor.

“Hangi ilaç sultanım?”

“Göbekçizade’nin hülyalara dalmanızı engellemek için verdiği şurup” diye sual ederken beni daha da çok sıkıyor.

Sultan’ın sözleri ile gerçeklik ve hayaller birbirinin içine geçiyor. Ben hayal mi görüyorum? Ondan mı Reisülküttap’ın evinde esir tutuluyorum, görevime bir türlü başlayamıyorum? Her şey birbirinin içine geçiyor.

“İlacın nerede be adam,” diye bağırıyor Sultan.

Korkuyla titreyerek, “Yeleğimin cebinde,” diyorum. Elimi ilacı almak için götürmeye çabalıyorum, ama zelzeleden ve dönen başımdan bunu yapamıyorum. İstanbul’da yer gök sallanıyor. Eğlence meydanını doldurmuş ahali, panik halinde sağa sola kaçışıyor. Zelzelenin şiddetinden ip cambazları onlarca arşın yüksekten yere çakılıyor. Hokkabazlar, sihirbazlar fillerin, zürafaların üzerlerinden düşüyor. Ateş yutanlar kaçışanların üzerine alev püskürtüyor. Osmanlı yapılarının kurşun kubbeleri, yüksek cami minareleri sallanıyor, şehrin altını boydan boya geçen dehlizlerden uğultular yükseliyor. Bebekler ağlıyor, çocuklar çatlıyor, yaşlılar inliyor. Yer gök birbirinin içine geçiyor. Ay kararıp parçalanıyor, yıldızlar dürülüyor, gök yarılıyor.

O an Sultan elini cebime götürüp, şişeyi buluyor. Ve gözlerime doğru tutup,

“Hepsini içmişsin,” diyor. “Artık zelzelenin bitmesini beklemekten başka çaren yok.”

Sultan’ın gözlerine bakıyorum. O iki kara incinin içinde çekilip,  kayboluyorum…

***

İstifa kararım Oxford yönetimince şaşkınlıkla karşılanmasına rağmen, benim için sürpriz olmadı. Üzerinde düşündüğüm ve kafa yorduğum bir eylem değildi. İstanbul’a ayak bastığım anda, ne yaşarsam yaşayayım bir daha İngiltere’ye dönemeyeceğimi anlamıştım. Şimdi de eyleme geçmiştim o kadar. Doğup büyüdüğüm İstanbul’dan kaçarak gittiğim bu yağmur ve soğuk ülkesini arkamda bırakma fikri Şeytan’a ait olsa da, ona uymanın genç kızların bekaretini almak ve genç dulların yatakta porno filmlerdeki kadınları taklit ettirmem dışında ilk kez beni mutlu ettiğini gördüm. Leyla ve Altan, okulla ilişiğimi kestiğimi ve İstanbul’a yerleşeceğimi duyduklarında, her şaşırdıklarında yapmayı adet edindikleri üzere birbirlerine baktılar. Akşam yemeklerimizi The Marmara’nın restoranında yemeği alışkanlık edinmiştik bir haftada. Leyla, kararımı öğrendikten sonra sinirle önündeki çatal bıçakla oynayıp,

“Şu kalkıştığın şey, düpedüz aptallık” dedi. “İnsan Türkiye’deki akademik çevreye, siyasetin üniversiteye ne kadar karıştığına ve buradaki maddi imkanlara bir bakar. Ondan sonra Oxford gibi bir zirveden inmeye karar verir. Seninki düpedüz attan inip… Neyse gerisini getirmemeyim,” dedi.

“Kız haklı,” diye destek verdi Altan. “Yaptığının eşeklikten farkı yok.”

“İnsanın memleketine dönmek istemesinin nesi aptallık?” diye sordum ortaya ama yanıtın Leyla’dan gelmesini bekledim.

“Kesinlikle şu garip kitabın lanetine kapılmışsın,” dedi Leyla.

“İnsanın işine gelmeyen her gerçek onun lanetidir,” dedim lafımı sakınmayacağımı anlatan ölçülü bir saldırganlıkla.

Altan, bizi yatıştırmak ve son sözü söyleyen olmak için araya girdi,

“Oxford’dan istifa etmeni şahsen istemem. İstanbul’da kendine bir okul bulur musun? Bulursun. Ama buradaki akademik şartları, insani ilişkileri yani medeni olmayı ve siyasi baskıyı İngiltere ile kıyaslama bile. Sonra çok pişman olursun. Bu ülke, 1984’te terk ettiğin yer değil. Çok değişti. Artık her şey para: Sağlık para, eğitim para, insanlık para. Avrupalılaşmaya, Amerikalılaşmaya çalışan ayrıcalıklı bir sınıf dar çevreye, birkaç mahalleye ve birkaç caddeye sıkıştı. Tüm holdinglerin yöneticileri, medya sahipleri, reklam verenler kendilerine sahte bir saf ırk yaratıp, aralarına başkasını almamaya çok kararlılar. Tüm pastayı kendilerine istiyorlar. Halk okumuyor, yazmıyor. Yoksulluktan başını kaldırıp, sanatla kültürle, kendi değerleriyle ilgilenmiyor. Türkiye’de onlarca özel televizyon kanalı açıldı. Hepsi de sabahtan akşama kadar dizi yayınlıyor. O dizi filmlerin finansörü şirketler de, yoksullara zenginlerin hayatının ne mutsuz, ne gaddar, ne dinsiz olduğunu gösterip hayatlarına şükretmelerini, o ekonomik çıkmazdan çıkmamalarını öğütlüyor. Sonra üçüncü sınıf ürünlerini bu zar zor geçinen insanlara dünyanın parasına satıp zengin oluyor. Nişantaşı’nda Bağdat Caddesi’nde ve Bodrum’da bir araya gelip, halkın ne kadar eğitimsiz, cahil cühela olduğundan dem vuruyor. Akademik çevrelerden bu tezlerini desteklemesi için sipariş üzerine çalışmalar istiyor. Tüm işi gücü akademik unvan vermek için ensesinde boza pişirdiği asistanlarının üzerine yıkan profesörler de, para kazanma yarışına girip bu işlere soyunuyor. Kimsenin bilimle, eğitimle ilgilendiği yok. İlgilenene de adres, yurt dışı gösteriliyor burada paramız yok, imkanımız yok denilerek. Avrupa’da kimseye açılmayan Vatikan arşivlerine girebilirsin akademisyen olarak, araştırmanı yapıp, kitabını yazabilirsin. Beyazıt Kütüphanesi’ne gitsen gazete arşivinin fotoğrafını bile çekmene izin vermez mevzuat hazretleri. Hem bir siyasi partiye yakın olmadan kendine akademik kadro bulamazsın, bulsan da barınamazsın.”

“Altan abi söylediklerinde yerden göğe haklı. Hatta akademik dünya için az bile konuştu,” dedi Leyla son uyarıyı yaptığının altını çizerek.

“Kaygılarınızı anlıyorum,” dedim. “Onca sene Türkiye’yi hiç gözlemlemediğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Evet darbeden sonra biraz vahşi şekilde kapitalizme uğradı Türkiye. Şimdi onun sıkıntılarını çekiyor, fakat ileride daha iyi olacaktır. Demokrasi daha iyi işleyecek, insanların ekonomik seviyesi daha üst noktaya çıkacak, üniversiteler gerçekten özerk olacaktır. Hem yaptığım hata ise bile  benim, bana ait bir pişmanlık bu. Gereken bedeli de ödemeye yazırım.”

“Peki hocam. Madem yanmak istiyorsun, yan o zaman. İstifa meselesini kapayalım. Gelelim şu mühürlü kitap konusuna. Bir haftadır Leyla Hanım ile çalışıyorsunuz, ne buldunuz merak ediyorum.”

“Ne mi bulduk? Sadece delilik. Hem de en saldırgan, en bulaşkan cinsinden bir delilik,” dedi Leyla.

Bu isyan üzerine yıllardır neşemden bir şekilde gizlenmeyi başarmış bir kahkaha dudaklarımdan firar etti.

“Al işte abi gördün mü deliliği?” dedi Leyla beni eliyle işaret edip.

“Arkadaş delirmiş mi bilmem ama İstanbul’a geldiğinden beri hayli değiştiği ortada.”

“Lütfen meseleyi hasıraltı etmeyelim. Benim keyifli olmamı bırakın da, kitapta neyi bulduk onu anlatayım. Efendim,  evvela bu kitabı henüz açmadım. Çünkü mührün üzerinde çok açık bir uyarı var.”

“Hah işte başladı,” dedi Leyla alabildiğince can yakan bir alaycılıkla.

“Ne başladı?” diye sordu Altan şaşkını oynayarak.

“Mührün üstünde bir uyarı bulunuyor,” dedim ikisinin de tepkisini ölçmeye çalışarak. Leyla umarsız, Altan biraz hınzırdı. Bu halleri hoşuma gidince, bana da tuhaf gelen bir kahkaha daha atıp, akşam yemeği için otele gelenlerin bana çevrilen gözleri önlerine düşünce şunları söyledim:

“El yazmasını açmadım. İlerleyen zamanda da yapmayı düşünmüyorum. Çünkü kitap ne zaman açılırsa, o gün İstanbul’da hissedilen büyük bir deprem meydana geliyor. İddiayı öne süren Ali Osmandan değil, mührün üzerinde yazan ve ancak iyi incelenirse ortaya çıkan bilgi bunu veriyor.”

“Ne depremi,” diye sordu Altan gözlerini küçükken Efendi’nin beni korkutmak için yaptığı gibi açarak.

“Deprem falan yok,” dedi Leyla. “Bu Ali Hoca’nın bir sanrısından ibaret. Aslında eski el yazmalarıyla uğraşan hemen herkesin bir kitabı inceleme konusunda bu tür hassasiyetleri oluşur. Nereden biliyorum, çünkü bunun tezini yazıyorum. Ali’nin babası yani Efendi Süleyman Bey ki kendileri Topkapı Sarayı’nın faili meçhule kurban giden müdürü oluyor, eskiden hatırlayınız El Yazması Eserler Kurumu’nda uzmandı. Tahminim o ki, bir soya çekim ya da işlenen o cinayetin yarattığı travma nedeniyle Ali, bu kitabı açarsa başımıza bir dizi felaket geleceği korkusuna kapılmış. Evet kitabın mühründe bir takım ifadeler var. Ama bunlar sayılardan ibaret. 1776, 1894’ü bariz şekilde okumak mümkün.”

“İyi de bu rakamlar İstanbul’da büyük depremlerin meydana geldiği tarihler,” dedi Altan.

“Aynen öyle,” diye tasdik ettim onu.

“Al işte delilik yayılıyor,” dedi Leyla.

“Üçümüz de gizemlere inandığımız için buradayız,” dedi Altan. “Hem senin bu Ali karşıtlığını anlamış değilim. Ne oluyor? Bir haftada düşman mı oldunuz? Oysa başka bir şeye dönüşürsünüz gibi görünüyordu.”

İkimiz de birbirimize bakıp susunca, Altan olduğu yerde geriye yaslanıp,

“Doğru ya, aşk da düşmanlığın bir başka ismi,” dedi. Bana anlatmam için eliyle işaret etti.

Altan’a ve iki hafta sonra yıldırım nikahı ile evlenip, Erenköy’deki eski binamızın yerine yapılmış apartmandan satın aldığım dairede yaşamaya başlayacağımız Leyla’ya anlattım. İkisi de bana inanmadılar. Vatikan’da mektuplarına rastladığım Peder Marcelleus ile Efendi arasındaki kozmik ilişkiyi bıyık altından gülerek dinlediler. Sonuçta Altan, benim roman yazmamam gerektiğine karar verdi. Çünkü bu tür modern metinler Türkiye’deki okura hitap etmezmiş. Leyla da, benim yaşadıklarımdan fazlaca etkilendiğim tezini savunmaya devam etti. Ona göre, ben hayatımı öldürülen babamın yaşamı üzerine kurmuş kendime yeni bir hayat seçmemiştim. İşte bu nedenle elimizdeki mühürlü kitabı açarsak, ilk sayfası rakamlarla dolu eserde göreceğimiz sayıların İstanbul’da yaşanacak depremin tarihini verdiği görüşüm çöpe atıldı. Kitabı ait olduğu El Yazması Eserler Kurumu’na teslim etmek için Altan’a uzattığımda, inancımı kırmak için yaptığı ilk iş mührü kırmak oldu.

“Gördün mü bak, ne sayı var ortada, ne de zelzele” dedi.

Bana inançsızlığını kanıtlamak için kitabı önüne çeken Leyla,

“Altan abi, bu tür şeyleri ancak görmeyi bilen bir göz fark edebilir,” dedi. Kitaba bir süre baktı sonra benim önüme itip,

“Korkunu yendik, al ve sen de bak,” diye emretti.

Baktım. Rakamların üzerinde bir yazı vardı.

“Altan ve Leyla bunu görmediniz mi?” dedim.

İkisi de yanıma geldi ve kitaba baktı.

“Herkes bu hayata bir ölüm borçlu” yazıyordu Türkçe olarak. Ve kitapta yeni beliren yazının mürekkebi henüz ıslaktı. Herkes birbirine baktı. O an kitaptaki bir dizi sayıyı gördüm. Gözlerimin önünde bir kılıçla kopan kafadan fışkıran kan akıp, kitaba damladı ve 8. 17. 1 9 9 9 rakamlarını boyadı.

“Yarın İstanbul’da korkunç bir deprem olacak,” dedim

Yerlerimize oturup, yaşanacaklardan dolayı utanmaya çalıştık. Ama başaramadık…

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Öne Çıkanlar

Anne Frank’ın Günlüğü’nün Yeni Yazarı!S. Oruçoğlu
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

20 Mayıs 2026

BBC Türkçe araştırdı: Gayrettepe'deki ..

2 Nisan 2024 tarihinde  İstanbul, Beşiktaş'a bağlı olan Gayrettepe mahallesindeki Masquerade Club'da meydana gelen patlama sonucu çıkan yangında 29 kişi öldü.Gayrettepe’de işlek bir bölge olan Gönenoğlu Caddesi..

Devamı..

Hafızanın Sessiz Toprağı Unutma Bahçe..

Özge Nur Botan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024