Trans Sibirya: "Savaşın kutsallığı atfedilen bu meydanların çoğunda Sönmeyen Ateş’ler bulunuyor."
8 Nisan 2017 Hayat Gezi

Trans Sibirya: "Savaşın kutsallığı atfedilen bu meydanların çoğunda Sönmeyen Ateş’ler bulunuyor."


Twitter'da Paylaş
0

Paulo Coelho bir kitabında, dünyanın en güzel kadınlarının Sibirya’da olduğunu söylüyor, hakkını teslim etmek gerekiyor. Ayrıca, keşke benim de param olsa da gezsem diyenlere, seyahat etmenin para değil, cesaret işi olduğunu söylüyor.
Kadir Işık
Dünyanın en uzun demiryolu Trans Sibirya, Moskova’dan Vladivostok’a 9288 km. Trans Sibirya trenine Moskova’dan bindim. Birinci sınıf yolcuların bulunduğu vagonlar ikişer veya dörder kişilik kompartımanlardan oluşuyor, içinde duş, tuvalet ve televizyon var. Benim bulunduğum vagon altışar kişilik bölmelere ayrılıyor. Elli kişiyiz, bir tane semaver var, çayını kendin alıyorsun. Rus insanının her yönüyle görünebileceği bir başka yer düşünemiyorum. Vagonun hostesi İngilizce bilmiyor, çay almaya gittiğimde benimle konuşmak için çırpınıyor, güleryüzlü. Bir şeyler anlatıyor, anlamadığımı fark edince sesini yükselterek tekrar ediyor, gene anlamıyorum. Trende bir başına, kendileriyle meşgul yalnız gezginler, sevgililer, tatilciler, işçiler aileler ve çocuklar var. Birbirleriyle çabucak kaynaşan çocuklar koridorda koşturuyor, oyun oynuyorlar. Akşama doğru açılan masaların üzeri yiyecek içecekle doluyor, vagonu yemek kokuları sarıyor. Moskova’dan çantama börek, poğaça ve iki kutu meyve suyu koymuştum. Karşımda oturan kadın, bana bir çörek ikram etti, kendisiyle yemem için ısrar ediyor. Restorana gittim, bol lahanalı borç çorbasından içtim. Yanında çekik gözlü kız arkadaşı Tanya ile karşıma oturan Alex’le sohbet ediyorum. Alex, Kazan’da İngilizce öğretmenliği yapan bir Amerikalı. Harun Yahya’yı tanıyıp tanımadığımı sordu. Tabii ki onu ve kediciklerini tanıyorum, dedim. Kazan’da her yerde kitapları satılıyor, oldukça meşhur birisi, dedi. Türkiye’de de, dedim, hatta Türkiye’de kitaplarının bedava dağıtıldığı da oluyor, bu konuda şanslıyız, dedim, güldü. Okunmayan kutsal kitaplar gibi, bir çok evde bulunuyor, dedi Alex. Yemekten sonra vagona gidiyorum. Nevresimlerimi poşetten çıkarıp yatağımı hazırladım. Yan bölmede Kanadalı bir öğrenciyle oturan Semon beni bira içmeye davet etti. Geç saatlere kadar sohbet ettik. Ruslar misafirperver ve sıcakkanlı insanlar. Işıklar kapanınca yatağıma gidip uzandım. Kulaklarım raylardan içeri dolan sese alışınca uyuyorum. İki gün boyunca büyük şehirlerden, uçsuz bucaksız ormanlardan, köylerden, platolardan, köprülerden ve yeşilin tüm tonlarını üzerine yorgan yapan tarlalardan geçiyoruz. Sibirya denince insanın aklına soğuk geliyor, aylardan temmuz ve hava sıcaklığı otuz derecenin üzerinde, güneş hiç durmadan parlıyor. Trenin içerisi sıcak, erkeklerin üstü çıplak. Karşımda üst katta uzanan kadın terlediğimi görünce, el kol işaretiyle, Çıkar üzerini, diyor, Rahat et. Hostes beni uyandırdığında saat sabahın dördü. Kurgan’a öğleden sonra varacağımı düşünüyordum. Otuz altı saattir yoldayım. Rusya’nın bir ucundan bir ucuna on bir saatlik zaman farkı var ve bu yolculuğun tamamında sekiz farklı saat dilimi yaşanıyor. Tüm trenler Moskova saatine göre hareket ediyor. İlk gün Kurgan’ı geziyorum. Şehir merkezi Sovyet döneminde inşa edilen bir birinin aynı apartmanlardan oluşuyor. Kurgan üç yüz bin nüfuslu bir Rus şehri. Meydanda ikinci dünya savaşı gazi ve şehitlerini simgeleyen heykelleri var. Eski evlerin çoğu bakımsız. Balkon demirleri paslı, dış badana boyaları dökük, birçok pencere dışarıdan folyo ile kapatılmış. Akşama Natalya’nın annesine yemeğe gittik. Annesi Sofia pelmeni (Rus mantısı) yapmış. Uzun zamandır böylesine lezzetli bir yemek yememiştim. Yedi yıl önce emelli olan Sofia soy kütüğü araştırmacısıymış. Araştırmalarında beş yüz yıl geriye gittiği oluyormuş. Şimdilerde yerel bir gazeteye makaleler yazıyor. Bir dolapta üst üste yığılı yazı dolu defterleri gösteriyor. Bu defterlerde çocukların günlüğünü tutmuş. Genç yaşta ölen kız kardeşinin çocukları Saşa ve Alyoşa’yı da büyütmüş. Kanepenin üst başını kendine yer edinen İran kedisi Barsik evin kraliçesi, ev ahalisi tarafından her fırsatta seviliyor. İki gün sonra Rusya’nın görülmesi gereken önemli şehirlerinden Çelyabinsk’e gidiyorum. Lenin caddesi üzerinde Gagarin parkta avcındaki yemden sincap besleyen İgor’la tanıştım. Siyah bir poşete sarılı şişeden gizlice votka içiyor. Pedestrian Kirovka caddesini sordum, Hadi beraber gidelim, dedi. Parkın içinde çocukların yüzdüğü, deniz bisikletine bindiği bir gölün yanından geçtik. İgor bilgisayar mühendisi, karısından ve polisten gizli içiyor. Umuma açık yerlerde içmek yasak, yakalanınca tutuklanabilirmiş. Hangisi daha tehlikeli senin için, diye soruyorum. Hiç düşünmeden, Karım, diyor, polis rüşvet kabul edebilir, ama karım kabul etmez. Yolumuz üzerinde hayvanat bahçesine girdik, Sibirya kaplanını gösterdi bana. Pedestrian Kriovka caddesinde siyasetten konuşarak yürüyoruz. Bir ara İgor güzel bir kadınla konuşmaya çalışıyor, ama kadın oralı değil, İgor’un kafası iyi. Yorulunca bir kafeye oturduk, birer puro tüttürdük. Akşam Sibirya sınırlarının başladığı petrol zengini Tümen’deyim. Bir hostele yerleştim. Sabah erkenden şehri keşfe çıktım. Şehir Tura Nehri’nin her iki yakasına kurulmuş. Rusya’nın birçok şehrinde İkinci Dünya Savaşı şehit ve gazilerinin isimlerinin yazılı olduğu meydanlar var. Sovyet döneminde savaşın kutsallığı atfedilen bu meydanların çoğunda Sönmeyen Ateş’ler bulunuyor. O gün şehrin görülmesi gereken en önemli yerlerinden biri Morskaya manastırı kapalı. Nehir üzerinde birbirinden farklı birçok köprü var ve bu köprülerden biri de Aşk köprüsü. Evlenenler nikâhtan sonra fotoğraf çektirmek için şehri geziyorlar, kutsal mekânları ziyaret ediyorlar ve aşk köprüsünde, damat gelini kucağına alarak karşıya geçiriyor. Sonrasında yanlarında getirdikleri bir kilidi köprünün demirlerine takıp anahtarı nehre atıyorlar, böylece aralarındaki evlilik bağı ömür boyu kilitleniyor. Köprüdeki birçok kilit paslanmış. Akşam Tümen’den trene bindim. Novosibirsk’e yirmi altı saatlik yolum var. Gece yarısı Kazakistan sınırına girdik. Kazak polisler pasaport kontrolü yapıyor. Ertesi günü öğlene doğru Sibirya’nın başkenti Novosibirsk’teyim. Novosibirsk’i görenler, sonunda dünyayı gördüm, dermiş. Yılın dokuz ayı yaşanan sert kıştan sonra üç ay yaz beklenirmiş. Sıcaklık yirmi beş derecenin üzerinde. Gece yağmur yağdı, hava soğudu. Havanın ısınması sorun. Sibirya’daki şehirlerin çoğu bataklık alanlara kurulu, hava ısınınca topraktaki buz çözülüyor ve binaların temelleri yerinden oynuyor. Şehri gezmeye lokomotif şeklindeki tren istasyonundan başlıyorum. İstasyon Arıkovanı gibi işliyor. Günde dört yüz elli trenin hareket ettiği söyleniyor. Kışın yoğun kar yağışı ve soğuklar karayolu ulaşımını durduruyor, dolayısıyla demiryolu ve hava yolu ulaşımı en çok tercih edileni. Kırk sekiz üniversitenin olduğu şehirde her altı kişiden biri öğrenci. Eğitim seviyesi yüksek, vasıfsız işçi az. Bir kaldırım yapımında çalışan Türk işçilerle karşılaştım. Moskova aktarmalı sekiz saatlik uçak yolculuğuyla Novosibirsk’e kaldırım yapmaya gelmişler. Şehirde temizlik işinde çalışacak birilerini bulmak problemmiş. Novosibirsk’in içinden geçen Od nehrinin kenarındaki yüksek katlı binada, önceden yer ayırttığım hosteli arıyorum. Yanlış kapıyı çaldım, karşıma iki Alman misyoner çıktı. Beni pazar günkü ayinlerine davet ettiler, bir kaç broşür tutuşturdular elime, hani şu üzerinde İsa resmi ve yazıların olduğu broşürlerden. Akşam Od nehrinin kenarındaki restoranların birinde karnımı doyurdum. Yaz, güneş çok geç batıyor, günler uzun, nehir kenarı kalabalık. Gemilerin geçtiği nehrin karşı yakasında plaj görünüyor. Köprüden karşıya geçiyorum. İkinci dünya savaşından kalma tankların, savaş uçaklarının ve çeşitli silahların sergilendiği parka giriyorum. Lenin meydanı şehrin merkezinde. Devasa boyutlardaki Lenin heykeli meydanın her yanından görünüyor. Bir gün sonra meydanın karşısındaki parkta canlı müzik eşliğinde dans eden yaşlı insanlar gördüm. Çoğu kadın ve yetmişini çoktan aşmış bir çok kişi canlı müzik eşliğinde çılgınca dans ediyor. Meydandaki devasa Lenin heykelinin arkasında dünyanın en büyük ikinci opera binası var. İnsan içinde kayboluyor. Her gün gösteri var ve ben de akşam bir bale gösterisi izledim, muhteşemdi. Gündüzleri sakin, pek kalabalık olmayan şehir, geceleri uyanan bir deve dönüşüyor. İnsanlar sokaklara barlara diskolara akıyor. Paulo Coelho bir kitabında, dünyanın en güzel kadınlarının Sibirya’da olduğunu söylüyor, hakkını teslim etmek gerekiyor. Ayrıca, keşke benim de param olsa da gezsem diyenlere, seyahat etmenin para değil, cesaret işi olduğunu söylüyor.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR