Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Haziran 2020

Öykü

Üç Kişilik Monolog

Didem Gözükaraoğlu

Paylaş

3

0


– Haftaya Urfa’ya gideceğim. On gün yokum.

– Şu zeytini uzatsana. Çekmişsin önüne.

– Bişey istiyor musun Urfa’dan?

– Hepi topu dört tane kalmış. Sana kahvaltılık bitti demiştim.

– Urfa’dan sonra da Irak var. Orada bir ay kadar kalmam gerekecek. Belki daha fazla.

– Peynir de kuş kadar. Bıraktığın para beş boğaza yetmiyor ki. Valla bıktım canımdan!

– Bu aralar şefin gözü üstümde. Biliyorum, açığımı arıyor şerefsiz. Ağzına laf vermeyeyim diye her işe tamam diyorum.

– Dün yine ev sahibi geldi kapıya. Bir ton saydı, döktü. Başımı yerden kaldırıp da tek söz edemedim. Haklı adam. Üç aydır para bekliyor.

– Geçen gün öğle yemeği saatinde geldi. İş buyurdu. Dedim bekle, yemeğimi yiyeyim. Yedirmedi namussuz. Günlüğümden kesermiş. İtoğluit.

– Üstündeki gömlek yeni mi? Hiç görmedim.

– Şunu al. Pazarlığını gör. Ben kahveye gidiyorum.

Mutfağı geniş, yeşil bir bahçeye açılan ya da bahçeyi balkonunda taşıyan, çıkmaz sokağın özgürlüğünü veya caddenin kalabalığını yaşayan, deniz gören yahut manzarası kaldırımı adımlayan ayaklardan ibaret olan... İstanbul’daki bütün evlerin kahvaltı masası böyle midir? Dudaklar aralanıp diller dişlere, damaklara vururken, sözcükler kaybolmamak üzere boşluğa yükselirken herkes aslında kendiyle mi konuşur? “Ömer’lerin evi böyle değil bir kere. Bayram sabahı kurdukları sofra ne güzeldi, ne neşeliydi.” Sözcükler hecelere, heceler harflere bölündü. Sağdaki, soldaki kulaklara çarpıp gökyüzüne uçtu. Masadaki üçüncü monolog. Elindeki bayat ekmeği üç şekerli çayında yumuşattı Osman. Bardağının yanında duran kâğıt paraları pantolonunun cebine soktu. Kapıda ayakkabılarını giyen babasını beklemeye koyuldu.

Bugün benim efkârım var, zarım var.

Değme felek, değme, telime benim.

– Hey maşallah! Bu türküyü de en güzel bu kadın okuyor işte. Şu sese bak Osman, billur gibi.

– Ayakkabılarını güle güle giy baba. Gömleğini de.

– Ne? Ha, onları mı diyorsun? Kırk yılın başında patron bir güzellik yaptı. Gerçi hepimizde aynısı var ama olsun.

– Bayram değil, seyran değil. Neden hepinize ayakkabı, gömlek dağıttı? Anlamadım.

– Ne bileyim ben. Sorup durma. Zaten senin yüzünden kahveye de gidemedim.

Osman kalan sorularını yuttu, sustu. Çaktırmadan babasının traşlı yüzünü seyre koyuldu. Kırklarında bir adam. Yaşını bilmeyene elbet daha genç. Annesine haksızlık edercesine genç. Bazı günler babasının üstündeki genç kız gözlerine rastlar Osman. Erkek erkeğe tur atmaya çıktıklarında yahut kendilerince önemli bir işi halletmekten dönerken olur bu. Çoğunu ilk kez, birkaçını saçlarının kokusunu unutmayacak kadar sık görür. Soru üstüne soru sorarlar. Daha ilkinin cevabını beklemeden ikincisini yapıştırıverirler. Arada nazlar, cilveler, süzülmeler... Ne hikmetse aynı gün hepsinin aradığı bir adres olur ya da takmayı unuttuğu bir saat. Zamanı yenilgiye uğratan adama zamanı sorarlar. Bir süre sonra gülüşmeler kahkahalara, bakışmalar küçük dokunuşlara evrilir. Osman’ı eze eze yaparlar bütün bunları. O günler Osman, delikanlılık gururunu topladığı gibi eve kaçar.

– Neden böylesiniz?

– Alışveriş listesini oku bakayım. Pazara gelmek üzereyiz.

– Neden artık hiç konuşmuyorsunuz?

– Sofrada konuştuk ya!

– Evet ama ayrı ayrı.

– Anan bir yandan, sen bir yandan. Ne istiyorsunuz?

– Sadece yirmi yılda neyin değiştiğini öğrenmek istiyorum.

Pazar yeri beklediklerinden kalabalık. Domates, çilek, soğan kokuları ter kokularına karışmış. Herkesin acelesi var. Herkes telaşlı. Kimi ellerde bozukluklar şaklıyor, bazıları salatalığın en tazesini seçmeye çalışıyor, ötekiler para üstü uzatıyor, berikiler omuzların üstünden askıdaki eteklere, bluzlara uzanıyor. Herkes bir an önce evine dönme arzusunda. Tabii Osman da. Buldukları ilk boş yere yanaşıyorlar. Pazarcıların çığlıkları, oto teybinde dönen sesi bastıramıyor.

Gül yüzlü cananı elden aldırdım.

Ecel oku değdi gülüme benim.

Değme felek, değme, telime benim.

Osman kamyonette bekleyecek. Her zamanki gibi beklemek ona düşüyor. İşine gelir Osman’ın da. Curcunaya dâhil olma taraftarı değil. Yalnızca izlemek istiyor. Babasının kalabalıkta sıradanlaşacak cüssesini tartma fikri hoşuna gidiyor. Haz duyuyor uzun, ince parmakların kargaşada birer gölgeye dönüşecek olmasından. Birkaç dakika sonra sürmeli gözler anlamını yitirecek. Dalgalı siyah saçların çene kemiğine uzanan favorilere siper olmasını kimse önemsemeyecek. İncelikli bir hesaplaşma. Hayatın alma – verme dengesi.

– Ne değişti baba?

– Her şey.

Kapı gibi bir adam. Âdeta çelikten. Dünya yıkılsa ona bir şey olmaz cinsten. Kamyonetten atladığı gibi kalabalığa karıştı. Osman’ın aklında bakışı. Bu bakışı daha önce görmedi. Nasıl da bastıra bastıra, “Her şey,” dedi. Kestirme bir cevap. Cevap bile sayılmaz hatta. İki erkek gibi oturup konuşabilseler belki her şey yoluna girecek. “Onu anlamayacağımı düşünüyor olmalı. Ama canım, çocuk muyum ben?” Osman aklından akşama güzel bir çilingir sofrası kurmayı geçirdi. “Kadehi boşaldıkça içi de boşalır. Ne var ne yoksa ona dert olan, her şeyi anlatır. Uzun uzun konuşuruz. Çözeriz hepsini. Sonrası, yeni bir gün.” İçindeki sevinç bütün yüzüne yayıldı. Durup durup bugünün bambaşka olacağını tekrarlıyor. Yeniden çocuk şimdi. Sabırsız, telaşlı. İkide bir saatine bakıyor. Zaman nasıl da uçup gitmiş. “Nerede kaldı bu adam?” Babası bir saatten fazladır ortada yok. Sözde hemen dönecekti. “Sen de sus be! Sabahtan beri aynı terane.” Bir süre teybin orasını burasını kurcaladı. Kapatamadı. Türkü artık kafasının içinde okunuyor. Osman, ipe çamaşır dizer gibi küfürleri arka arkaya dizdi. Kendine mi, babasına mı, yoksa şu külüstür teybe mi, belli değil. “Çıkıp arasam mı,” diye düşündü sonra. “Başına bir şey gelmiş olmasın.” Pazar sakin görünüyor. Ters bir şey olsa ortalık karışmaz mıydı? “En iyisi bir süre daha beklemek.” Yeniden teybe doğru eğildi. Bari sesi kısabilse. Anahtarın kontakta olduğunu o zaman gördü. Unutulmuşluk değil bu. Babasını iyi tanır. Çaresizce sağa sola bakındı. “Evdekilere ne diyeceğim?” Dişleriyle tırnaklarını kopardı. Avuç içlerinde bir tutam saç. Bacaklarında yumruk izi. Sorusuna cevap bulamadı. Kapıyı açtı, araçtan indi. Şoför mahalline geçti. “Gömlek de yakıyordu ha! Hele ayakkabılar. Ah o ayakkabılar...” Aynaları düzeltti. Kontağı çevirdi. Geldikleri yoldan geri dönecek. Annesinin kollarına. Tek başına. Türkü kaldığı yerden devam etti.

Hilebaz dostunan açtık arayı

Ne köşkümü koydu ne de sarayı

Baykuşlar tünedi dalıma benim.

Değme felek, değme, telime benim.        

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Stieg Larsson'un yayıncısı Quercus alı..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Faruk Bal

18 Mart 2025

Ferit Sürmeli: "Minimal öykü bana göre..

Bence elli kuşağının çizdiği yol haritası günümüzde de önemini koruyor. Faruk Bal: Sevgili Ferit, kitabın adından başlayalım. La Minim Rumence en azından anlamına geliyor. Bu adı verirken kastettiğin başka bir ..

Devamı..

Özge Lokmanhekim ile Hayat Apartmanı Ü..

Melih Günaydın

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024