Babası gaydasını bir balta ile ortadan ikiye ayırdığı o günden önce mi yoksa sonra mı “eksik tahtalı” ilan edilmişti bilen yok. Baltanın hiddetiyle parçalardan birinin evin damına uçtuğu, uçarken de “zııy” diye çıkardığı ses yüzünden çevredeki herkesi güldüren o olay, dedemi ağlatmıştı. O gün olmasaydı muhtemelen ben de ilkokulda b’leri d yazdığım, hesap yapamadığım, sınıfın zeminindeki karolara bakıp çıkış yolu aradığım günlerde, “eksik tahtalı” olduğuma üzülebilirdim. Oysaki yüksek ihtimalle dedemden aldığım genetik bir mirasın hediyesi ya da laneti olarak iki yıl özel eğitim görmem gerekecekti. Canımın çok sıkıldığı o zamanlarda, çevremde onun bu ve buna benzer hikâyelerini anlatmaya hevesli kim varsa, herkesten ayrı ayrı dinleyip, kahkahalara boğardım kendimi.
Hecelerken zorlanıyor ya da çarpım tablosunu öğrenemiyorum diye teneffüslerde yaşıtlarımca özel derslere maruz bırakılsam da ben o “özel çocuk” yaftasını dedem Nejdet ile ikimize has ve sadece ikimizde olan bir özellik olarak belledim yıllarca. Dedem ve belki de aynı dertten mustarip oluşunu aşırı çalışkanlığı ile örtbas etmeyi başarmış, tüm okullarını birincilikle bitirmiş kızı Birsen’e göre bende bir problem yoktu. Çarpım tablosu yerine karolara bakıp gözlerimi şaşı yaparak kaleydoskop desenleri oluşturmaya çalıştığım zamanlarda bile beni yadırgamazlardı. Benim bu halim yedi yaşımda fark edilmiş, modern tıp tarafından “öğrenme bozukluğu” şeklinde etiketlenmişti. Yapabileceklerim ve yapamayacaklarım anneme listelenmiş, benim gibi bir eksik tahtalıdan beklentisinin o listeyi aşmaması sıkı sıkı tembih edilmişti. Önce elbette kendi genetik mirası yüzünden çocuğunun başına gelenlere isyan etti. Bir miktar üzüntüden sonra başka türlü düşünmeyi seçti. Listenin canı cehennemeydi, pasif bir direnişle ve yıllarca aldığı hemşirelik eğitimine rağmen modern tıbbı karşısına aldı. Bu belanın çözümü anneme göre belliydi: Karolara bakılan zaman kadar sayılara da bakılacak, gerekirse ezber yapılacak, bol kitap okunacaktı. “Kızınızın yapması zor” listesine inat, bacaklarım morarsa da günler belki de aylar süren bisiklete binme talimlerimde selemi tutmaya devam etti. Bana nota okutmayan eksik tahtama inat, duyduğumu çalmamı tembihleyerek, minik orgumda “Yağmurlu Bir Günde”yi çalma neşesini yaşamama bile vesile oldu.
Dedem Nejdet ise muhtemelen on dört-on beş yaşlarında, önce ailesi sonra da köy ahali tarafınca, bir gayda hikâyesinin ardından tescilli “eksik tahtalı” rozetini almaya hak kazanmıştı. Bizim gibilerin neler yapmaya muktedir olabileceklerini anlatması açısından kendi kişisel tarihimin en önemli hikâyelerinden biridir.
Eksik tahtalı bir ergenin çobanlık yaptığı bir sürüye bakıp, sürüden en cılız gözüken koyunla bir gayda yapma fikri elbette az şey değildir. Üstelik kendinden yarım asır sonra dünyaya gelecek bir çocuğun karolara bakıp desenler çıkarma fikrinden çok daha orijinal ve işe yarar bir yeniliğe vesiledir bu hayal. Aynı ergenin, asla cezasız kalmayacağını bildiği bu günahına en kibar, en naif ve hata yapmaktan en çok korkan kardeşi Hatice’yi dahil etmesi basbayağı organize bir suçtur. Nitekim her şey böyle bir hayalle ve böyle bir ikna kabiliyeti ile başladı. Organize suç, Hatice’nin kömürlükten arakladığı bıçakların yardımıyla ve dedemin hayvanın boynunu kesmesiyle başlamış oldu. Hayvanı sağlam bir ağaç dalına asıp, derisini yüzdü. Sonra deriyi kurumaya bırakıp, akşam sofrada babasının eksik koyun konuşmalarında sessizce çorba içmeye koyuldu.
Postun kuruması beklenirken gaydanın ahşap parçaları için uygun malzeme arandı. Yan komşunun armut ağacının kalın ve sağlıklı dalı kesildi, budandı ve elde edilen malzeme tornadan geçirildi. Tek bir kız kardeşin gaydanın elastik bölümü için gerekli olan ateşi alevlendirmek adına yeterli olmayacağı anlaşıldığı anda organize suça diğer kız kardeşler de eklendi. Böylece ailenin en büyük ağabeyi, kız kardeşlerine ateşin başında “üfle gülüm üfle!” nidalarıyla yüzleri, gözleri dumandan kararana kadar ateş körükletti. Bu göreve öyle kaptırdılar ki kendilerini, zehirlendiler bile. Akşam dumandan zehirlenen neredeyse tüm çocuklarına kaşık kaşık yoğurt yediren Zümbüle Ninem’e olaylar tam da bu noktada anlatılmak zorunda kalındı.
Ertesi gün büyük dedem, dedem Nejdet’in belalı gaydasını köyün en kalabalık yeri sayılabilecek Gafur’un Kahvesi’ndeki tantana ve konser hazırlıkları baş göstermişken buldu. “Seni köpek seni” nidalarıyla hem dedem Nejdet’i hem de gaydasını önüne aldığı gibi evin yolunu tuttular. Eve vardıklarında ise tüm evi “sizi gidi maymunlar” diyerek sopadan geçiren büyük dedem, zararcı Nejdet dedeme ders verme mahiyetinde gaydasını bahçedeki odunluğun önüne taşıdı ve gaydayı baltasıyla yok etmeyi denedi. İşte o an Trakya’nın bir köyünde Emir Kusturica’nın aklına gelse çok sevineceği bir olay yaşandı. Gayda evin damına uçtu, damda dakikalarca “zıyy” diye ağladı. Böylece büyük dedem, evde, köyde ya da okulda Nejdet ile benim anlaşılabilme lüksümüzü dama uğurlamış oldu. Nejdet ve kendinden yarım asır sonra doğacak kız çocuğunun iki, bazen de üç kişilik kulübü, fonda ağlayan gayda ve karolarla yapılan kaleydoskop oyunlarıyla işte böyle kuruldu.






