Kanayan yerlerimden Anlıyorum yaşadığımı. – Mahmud Derviş
Kapıdan içeri girdim. Masanın üstündeki vazodan karanfili alıp yerine yenisini koydum ve onu da sıradaki kitabın arasına, sarı sayfaların avuçlarına bıraktım. Pencereyi aralık bırakıp radyoyu açtım. Feyruz çalıyordu. Li beyrut. Masaya doğru döndüm. Gün ışığı pencereden karanfile ulaşıyor, gün ışığını gören karanfil kızıllaşıyor, gazeteyse masanın gölge kalmış tarafında büyük siyah puntolarla sahnenin gerçeklikten uzak olmadığını kanıtlıyordu. Ellerim gazeteye gider gibi oldu. Durdum. Gazetedeki virane olmuş evlerin resimleri, kafasını hiç kıpırdatmadan denizi öpen mülteci bir çocuk. Yalnız o evleri değil, bizim içimizi virane ettiler güzel karanfil. Bizim içimizi kanattılar. Zincire vurulmuş, yıkılmış, darmadağın edilmiş ülkelere bizim yüreklerimizi de eklediler. Onlar giderken kanayan türküler bıraktılar bizlere. Bir de şu yorgun umudu, sol iç cebimizdeki. Şimdi o umudu tüketmeye çalışıyorlar, çürütüp yok etmeye. Bu yüzden, harabe edilmiş şehirlerinden kaçan insanları ekranlarına “Umuda Yolculuk” diye yerleştiriyorlar. “Ölüme Yolculuk” olduğunu bile bile. Oysa hangi kanama uyutularak durdurulur. Kanayan yerlerimize ölüm basıyorlar güzel karanfil. Kapı çaldı. Kaynayan demliğin üstünü eğik bırakıp kapıyı açtım. “Hoşgeldin, gel içeri.” Uzun, yeşil bir elbise giymişti Fulya. Saçlarını toplamış, kulağının arkasına bir papatya takmıştı. Defalarca geldiği evi sanki ilk kez görmüş gibi merakla inceledi bakışları. Her şeyin yerli yerinde olmasının huzuru belirdi sonra gözlerinde. İnsanların değişimden duyduğu o karşı konulamaz korku. Hatta bazen insan o kadar korkar ki bundan, dönüp acılarının bile yerinde olup olmadığına bakar. Eskisi gibi hüzünlendirmediğini görür sonra bazı acıların, üzülür. Kabuklarını kaldırıp kanatır o yarayı, acıtsın diye yine. Ama yaptığı şey bile değişimdir. Değişimden korkarak değişime doğru koşar insan. Acıdan korkarak başka acıya. “Çay ister misin? Şimdi demledim.” Gülümsedi. Bu evet demekti. İlk röportajının basılmasının heyecanı vardı üzerinde. Suriyeli Amal ile yaptığı röportajı elime verip okumamı istedi hemen. Amal, on dokuz yaşında Halepli bir kızdı. Türkiye’ye ulaşmayı başarmış, buradan Almanya’ya gitme hayali kuruyordu. “Orada,” demişti gazetede, “yepyeni bir hayat kuracağım. Her şey çok güzel olacak.” Değişimin korkusu yerini geleceğe tutunmaya ancak bir şekilde bırakır: Geride bırakılan her şeyin silinip gitme arzusu. Yeni bir yaşam inancı. Fulya’nın çektiği fotoğraflarına baktım. Yüzü solgundu, bakışlarında geride bıraktığı her şeyin izini taşıyordu. Okumaya devam ettim. Amal daha küçükken babasının Filistin’e savaşmaya gitmeden önce ona bir yasemin verdiğini söylemiş. “Ortadoğu’da yasemin neden bu kadar değerlidir bilir misin,” demiş Fulya’ya. “Kuzey Amerika dışında her yerde kendiliğinden bitiverir. Bir tek orayı seçmemiştir yeşermek için.” Fulya bunu özellikle okutuyor bana. “Babası onu çok etkilemiş,” diyor. “Başka türlü kurtulup da buralara gelemezdi.” Fulya’nın bir anda gözleri doldu. Ulaşıp ulaşamayacağını sordu bana. Çünkü çoktan yola çıktı. Çünkü çoktan bindiği bot kayalıklara çarparak alabora olmuş ya da patlatılmış olabilir. Çoktan bedeni bir teknede ölümü bekliyor olabilir. “Onun ölümünü haber yapmak istemiyorum.” Fulya’yı sarıyorum, hiçbir şey söylemeden. Omzumdaki hıçkırıkların, çaydanlıkta kaynayan suyun sesi dışında her şey susuyor. Kanayan yerlerimize umut basıyoruz. Yıllar geçiyor. Bir gün Fulya heyecanlı ama kırgın yanıma geliyor. “Ulaşmış,” diyor. “Amal bana yazdı.” Açıyor bilgisayarı, nasıl ve nereden yazdığını merak ederek mesajı okuyorum: “Fulya, burası Suriye’den beter. Kuzey Amerika’daki bir yasemin gibiyim.”




