Vazgeçemeyenler
19 Ağustos 2019 Öykü

Vazgeçemeyenler


Twitter'da Paylaş
0

Vazgeçemiyoruz. Olmuyor. Beceremiyoruz. 

Ben, Mustafa, tabii bir de Burak. 

Eve geldiğimde Burak yine odasında, bilgisayarının başındaydı. Geldiğimi fark ettiğini sanmıyorum. Ölmüş insanlarla yaşıyor. En iyi dostları hayatta değil. Yönetmenler, şairler, biliminsanları, yazarlar; çoğu ölmüş ve Burak onlarla yaşıyor. 

Kapısı açıktı, bir süre öylece baktım, fark etmesini bekledim. Fark etmedi. Kapıya vurdum, kafasını çevirdi. “Hayırdır?” “Hiç,” dedim, “akşama Mustafa gelecek.” “İçmeye mi,” diye sordu. “İçeriz herhalde,” dedim. “Evde bir şey yok da ondan sordum.” “Birazdan çıkar bir şeyler alırım,” dedim. Benimle konuşurken bir şeyler yazmaya devam ediyordu. Burak yemek işlerinden iyi anlar. Yazdıklarını elime tutuşturdu. Sen bunları al, gerisini ben hallederim, demekti bu. Markete gidip istediklerini aldım. Tezgâhın üstüne bıraktım. “Aldın mı?” diye odasından seslendi. “Aldım,” dedim. “Var mı eksik bir şey?” “Yok.” Bilgisayarın başından kalkıp mutfağa geçti. Yemek yapmak ve sofra hazırlamak onun için aşk gibi bir şey. Ben mutfağa girmedim. Biliyorum, yardım etmeye kalksam yaptıklarımı beğenmeyecek, kızacak yine. Hiç gerek yok papaz olmaya. Çağırırsa giderim. 

İçki muhabbetine bayılır, o yüzden hiç üşenmez sofra hazırlamaya. Çok uzun zamandır birlikte kalıyoruz. Yurtta tanışmıştık. Ne yalan söyleyeyim, ilk gördüğümde hiç sevmemiştim. Biraz kendini beğenmiş gibi gelmişti. Bir iki muhabbet edince, fena biri değilmiş, dedim içimden. 

Konuşmayı pek sevmez ama içmeye başlayınca çenesi açılır. 

Mustafa içimizde insanlarla en barışık olanımız. Biraz fazla asidir ama. Polisle başı beladan hiç kurtulmaz. Nerede bir gösteri, protesto, bizim Mustafa orada. Sakindir genelde ama inatlaştı mı Nuh der peygamber demez. Bir gün bunu gözaltına almışlar. Polis sormuş buna, “Mustafa Kara sen misin?” diye. “Yok, ben değilim,” demiş. Polis bunu bir güzel benzetmiş. Nefesi kesilmiş ama geri adım atmamış. “Benim adım Mustafa değil,” demiş durmuş. Bunu anlattıktan sonra, “İnsanın kendini inkâr ederek kendini kendine ispat etmeye çalışması ne garip değil mi?” demişti.

Burak’ta bugün farklı bir hal var. Sanki ruhu başka yerde. “Şu mezeleri, bardakları salona taşıyalım,” diye seslendi. Masayı kurduk, oturduk. Mustafa kadehi kaldırdı. “Neye içiyoruz?” Burak, “Hayattan ve insanlardan vazgeçmemizin yıldönümüne,” dedi. Mustafa vazgeçmekten, kaçmaktan, pes etmekten nefret ettiği için bir an durdu. “Neyden vazgeçmişiz?” dedi. “Hayır, vazgeçemeyenlerin şerefine içiyoruz. Biz ve bizim gibiler asla vazgeçemez.” İlk kadehlerimizi tokuşturduk. 

İçtikçe konuşmalarımız geçmişe gidiyor, sanki daha çok kendi içimize çekiliyor, kendi içimizden laflar etmeye başlıyoruz. 

Ben güya içlerinde en uyumlularıydım ama intihara tek teşebbüs eden de bendim. Onlar aslında bana göre daha dirençli. Ben daha korkağım. Etliye sütlüye pek karışmam. Sanırım acı çekmekten korktuğum için, onlarla yüzleşmemek için her şeyi dalgaya alıyorum. Oysa onlar dibine kadar kendileriyle yüzleşiyor, acı çekmekten hem korkmuyor hem de yılmıyorlar. 

Gece erken kapandı. Eskilerden konuştuk. En son hatırladığım yurt muhabbetleriydi. Sabah uyandığımda Burak’ı mutfakta buldum. Akşamdan kalan rakıyı içiyordu. “Oğlum hayırdır sabah sabah,” dedim. Rakı kadehini bana doğru kaldırıp, “Sabah şeriflerin hayrolsun,” dedi. Bizim konuşmalarımıza Mustafa geldi. Burak’ta bir gariplik olduğunu o da anlamıştı. Hiç bozuntuya vermedi. “Oğlum yalnız mı içiyorsun?” deyip dolaptan bir şeyler çıkardı, kendine de rakı doldurdu. “Ben de gidip bira alayım,” deyip dışarı çıktım. Döndüğümde bizimkiler muhabbeti koyulaştırmıştı. Sabah sabah kendiliğinden bir çilingir sofrası dönmeye başladı. Mustafa’yla ben Burak’ın açılacağı ânı bekliyorduk. Belli, bir şeyler olmuştu. Birayı kapıp muhabbete yetiştim, “Hadi be, cami avlusunda mıyız?” deyince Burak’la Mustafa kadehleri kaldırıp elimdeki bira şişesiyle tokuşturdular. Ben bir ara Burak’a baktım, “Oğlum neyin var senin, bugün bir garipsin,” diye sordum. Terslenmeyi göze almıştım. Burak sevmezdi kendisi hakkında soru sorulmasını. “Yok bir şey,” diye kestirip attı. 

Bir süre sessizlik oldu. Sustuk öylece. Herkes bir şeyler düşünüyordu. Ben radyoyu açtım. “Bu Toprakta Kalır Adın” çalıyordu. Burak bana dönüp, “Serkan, bizim sorunumuz ne biliyor musun?” dedi. “Ne?” dedim. “Son zamanlarda her şeyde mantıksal anlamlar aramaya başladık. Ruhumuzun hazlarına sırt döndük, şehvetin peşinden koşmaya başladık.” Burak vitesi boşa almıştı. “Şöyle aklımızın zincirlerinden kurtulup da hakkıyla bir şeye bağlanamadık. Çünkü bağlanmaktan korktuk. Özgürlük diye bir şey çıkardılar, içi boş, kuru bir yalnızlık. Kendine tapan, kimseye eyvallah etmeyen kimsesiz, yoksun insanlara döndük.” Söylediklerinde her zamanki gibi haklıydı. “Paylaşmayı unuttuk. Aklın ne olduğunu da bilmiyoruz. Gerçek akılla modern zaman aklı birbirinden farklı. Eskiden akıl da duygulara dahildi, şimdi değil.” “Bunları defalarca konuştuk, yapacak bir şey yok. Gidecek başka bir dünya mı var? Yaşayacağız, alışacağız.” Öyle deyince ses etmedi. Hak verircesine sustu. Mustafa, “Ne olursa olsun vazgeçmeyeceğiz,” dedi. Birbirimize bakıp kadehleri kaldırdık. “Vazgeçmeyeceğiz.”

Hayata ve insanlara ne kadar kızarsak kızalım, ne hayattan ne de insanlardan vazgeçebiliyorduk. Belki de asıl kızdığımız insanlar değildi, kendimizdik. Bazen suçu insanlara atsak da asıl suç uyum sağlamayı beceremeyen bizlerdeydi. Okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmler bizi daha çok mutsuz ediyordu. Cahil olduğunu düşündüğümüz insanlar gibi mutlu olmayı beceremiyorduk. Bu durumda sanırım asıl cahil olan bizlerdik. 

Hiçbir zaman iki kadeh içip sakin kafayla masadan kalkmayı beceremedik. Şişenin dibini buluyor, yetmiyor, sokak sokak açık tekel arıyorduk. Aşklarımız da başkalarınınkine benzemiyordu. Taparcasına seviyor ve deliler gibi sevilmek istiyorduk. Sevilmemekten korkmaya başlayınca saldırganlaşıyor, kendimize olmadık işkenceler yapıyor, sevdiklerimizi de kahrediyorduk. Arıza çıkardığımız zamanlar haddimizi aşıyor, ağzımızın ayarını bilemiyor, sevdiklerimizi yürekten yaralıyorduk. Sonra vicdan azabı, değersizlik hissi, kaçma isteği, güven sarsıntısı. 

Burak bardağındaki rakıyı bitirip yenisini doldurdu. 

“Biliyor musunuz,” dedi, “ben babam öldüğünde hiç ağlamadım. Yedi yaşındaydım. Uyurken halamın oğlu geldi, uyandırdı. Aynı yaşlardaydık. Sabaha karşıydı sanırım. Dışarı çıktık. Kalabalık. İnsanlar ağlaşıyor. Anlam veremedim. Birkaç saat sonra halamın oğluyla beni bir odaya yatırdılar. Sabah kalktık. Kalabalık artmış. Herkes babamın kaza yaptığını söylüyordu. Arada yanıma halamlar gelip, Korkma, babanın bir şeyi yok, diyordu. Sanırım benim insanlara olan inancım ilk o zaman sarsıldı. En sevdiğim insanlar yalan söylüyordu. Öğlene doğru tabut geldi. Hazırlıklar yapıldı. Babamı yatırdılar. Ölü bedenine öylece baktım. Uzun uzun baktım. İçimde herkese karşı yaşımın çok üstünde bir öfke hissettiğimi hatırlıyorum. Babamın yüzündeki tanıdığım tüm ifadeler kaybolmuştu. Başta bana göstermek istemediler. Amcam, Bırakın babasını son kez görsün, diye herkese karşı çıktı. O da küçük yaşta babasını kaybetmiş, yıkanırken görmeyi çok istemiş ama büyükler bir türlü izin vermemiş. Hep içinde kalmış. Yıllarca onu anlattı durdu. Babamı izledim. Yüzüne baktım, göğsündeki kıllara, ayaklarına. Kefenlediler, sarmaladılar, sala koydular, omuzlarda mezara taşıdılar. Abimler ve amcam birlikte indirdiler mezara. Üstüne toprak atılırken içim acıdı ama ağlamadım. Herkes bana bakıyordu. Ne zaman ağlayacağımı merak ediyorlardı belki de. Bu yaştaki bir çocuğun soğukkanlılığı ve suskunluğu ürküttü abimleri. Yirmi üç yaşındaydım, kız arkadaşımla evde oturuyorduk. Telefon geldi. Babası ölmüş. Ağlamaya başladı. Ağzından ilk çıkan söz, Burak, artık beni gerçekten merak edecek kimsem yok, oldu. O an içime bir şey saplandı. Ona sarıldım. Babam geldi aklıma. En son yıkanırken görmüştüm onu. On altı yıl sonra babam için orada ağladım. Sanki babası ölen kız arkadaşım değil bendim. Hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Neden bunca yıl içimde tuttum bilmiyorum. O günden sonra duygularımı saklayamaz oldum. Kızınca bağırdım, sevince söyledim, kırılınca anlattım, sevmeyince başımdan savdım.”

Burak bunu ilk defa anlatıyordu. “Bugün Nihal aradı, evleniyormuş,” dedi.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR