Kapitalizm için insan sonunda nasıl metaysa doğanın bütün unsurları da birer metadır. Kullanım ve mübadele değeri vardır ama insani değeri yoktur.
Dümdüz bir doğru: Kapitalizm öldürür. Günümüzde bütün kapitalist ülkeler artık devletleşti. Muhaliflere, işçilere, emekçilere, kadınlara, gençlere, bütün olarak halka düşmanlık etmek onun varlık nedeni. Yalnızca bu değil. Kapitalizm aynı zamanda küresel ısınmaya yaptığı eşsiz katkılarla, daha çok kâr yüzünden yol açtığı çevre yıkımlarıyla da öldürür. Bhopal’de zirai ilaç fabrikasındaki kaza yüzünden 15 bin insanın öldürülmesi (1984), ölüm kokusu hâlâ duyulan Çernobil (1986), Saddam Hüseyin’in Kuveyt petrollerini ateşe vermesi (1991), koca Aral Gölü’nün kurutulup mezarlığa çevrilmesi, Japonya'nın Minamata körfezini kirleten plastik şirketinin insanların ve hayvanların hayatını mahvetmesi… Sayısız felaketin sorumlusu insanlar mı, hayvanlar mı? Bu felaketler karşısında utanmadan timsah gözyaşları döken kapitalistler hiçbir felaketin üstünü de örtemedi ama onlar o kadar yüzsüz ki. Arada her ülkede sanayi, teknoloji ve finans sermayesinin koçbaşı devletler var, onların arkasında merkez bankaları, IMF, Dünya Bankası… sistemi yönetenler.
Kapitalizm elinde olmadan (yani doğası gereği) ekolojik felaketler yaratacak ve o felaketlerin sonu gelmeyecek. Varlığını sürdürmek için sürekli büyüme döngüsü (sarmalı değil) içinde yaşadığı sürece sonuna dek yeni yıkımlara ve sorunlara neden olacak, kendi krizlerinden kurtulmak için insana saldırdığı gibi doğaya da saldıracak. Kapitalizm için insan sonunda nasıl metaysa doğanın bütün unsurları da birer metadır. Kullanım ve mübadele değeri vardır ama insani değeri yoktur.

Marx’ın Grundrisse’de meta, mübadele değeri ve para üstüne dahiyane saptamalarına bakarak da öfkelenebiliriz ki, doğa bir ürün değil ama ona mübadele değeri yüklemeye başlayınca, o değer bağımsız bir varlığa dönüşür, dolayısıyla doğa pekâlâ mübadele değeriyle ölçülürken artık para onun varlık nedenlerini belirleyen her şeyi aşmaya ve doğayı bir sermaye olarak tanımlamaya başlar. Sermaye, dolayısıyla kapitalistin yıkıcı silahı para sınır tanımazdır.
Kapitalizmin kadersizliği de büyümeye zorunlu oluşu dersek… Fizik olur bu. Marx’ın deyişiyle, sermayenin nicelliği, önünde hiçbir engel tanımamaya koşullu bir doludizginlik içinde koşturup durur. Ulaştığı her nicelliği sınıra dayanır ve o sınırı gene nicelliğini artırarak aştıktan sonra yeni sınırlara dayanır ve bu böyle sürmek zorundadır.
Ama mutluluk değil, mahkûmiyettir bu. Başlangıcı nasıl pırıtılı göründüyse kapitalizmin bir sonu da olacağını bu zorunluluğa bakarak görebiliriz. Görmek için keskin bir göz gerekmez ama görülmemesi için büyük çaba her zaman var. Sosyalistler o gözlere her zaman sahip oldu.
Kapitalizm sürekli yeni büyüme basamaklarına tırmanmaya çalışırken her şeyin alınıp satılacağını öğrendi. Neden sonra doğayı, çevreyi de alıp satmaya başladı. Joel Kovel bu kirli döngüyü sürdürürken kapitalizmin neler yaptığını iki örnekle açıklayıveriyor: “Kirlilikten yararlanıp bunun ticaretini yapmak veya bizatihi ekolojinin dengesinin bozulmasından kaynaklanan yeni hastalıkların tedavisi için ilaç sanayiinin yeni antibiyotikler bulmaya çalışması gibi kapitalistlerin çok sevdiği olasılıklar bu türden örneklerdir.”1
Kapitalistler büyümeyi sürdürürken ekolojik dengeyi bozarak kârlarını artırdıkları gibi, bozulan ekolojiyi onarırken de katmerli kârlar elde ediyor.
Gezegenimizin atmosferinde olup bitenler kendi kendine mi oluyor – yoksa dışarıdan ona verilen zararlar toprağın, suyun olduğu kadar havanın da dünyasını mı bozuyor? Biz düşünmemiş olabiliriz ama fırtınaların atmosfere hapsolmuş enerjinin dayanma noktasının üstüne çıkmasıyla oluştuğunu uzmanlar elbette biliyor. Benim gibi ekoloji üstüne düşünüp öğrenmeye çalışırken bilmediklerini tamamlamaya çalışanların çoğalması gerekiyor. Havamıza, suyumuza, toprağımıza neler olduğunu daha iyi bilmek zorundayız, bunu yapmaya çalışıyorum. Elbette bütün bozulmaların ardında sermaye var, büyük büyük sermaye. Onun gezegenin atmosferindeki fırtınalardan da, sera gazının atmosfere verdiği zarardan da, sonunda küresel ısınmadan da yararı olduğu, bütün ekolojik bozulmaların tümünden kârlarını artırmak için yararlandığı belli değil mi? Kapitalistler büyümeyi sürdürürken ekolojik dengeyi bozarak kârlarını artırdıkları gibi, bozulan ekolojiyi onarırken de katmerli kârlar elde ediyor. Ne güzel hayat değil mi.
Üstelik topu hem atarken hem tutarken kârlarını artıranlar, bu arada insanlara, insanlığa ne olduğunu elbette düşünmüyor. Fırtınalar, sel baskınları, depremler kaç insanın ölümüne yol açarsa açsın, kaç insan evsiz ve parasız kalırsa kalsın, asıl olan yaşananların kâra nasıl dönüştürüleceği. Siyonist İsrail devleti tarafından öldürülen 20 bine yakın Filistinliye “yapılacak en iyi yardım inşaattır” diyenlerle insan ve doğa ekolojisinin ahlakı bin yıl boyunca kesişmeyecek.

Kapitalizm insanın bedenine saldırmakla kalmaz, onun ruhuna da sızmak için deli olur. O kendini buna adeta zorunlu görür ve bütün bir yaşam biçimini bu zorunluluğuna göre değiştirmeye başlar. Bunu yapmaya çoktan başladı elbette ama yaşadığımız hayatı bir kere kurgulamakla yetinmez, onu ulaştığı her yeni aşamaya uydurmak için de zorlar. Peki ya aşağıda neler olur…
Küçük bahçenizdeki portakal ağacından o kadar güzel ve çok portakal almak istersiniz ki, zararlılarla baş edemediğiniz için tarım ilacı kullanmanın zorunlu olduğunu düşünürsünüz, reklamlara bakar, en etkili ilacı alırsınız ve sonunda portakallarınız size çok tatlı gelmeye başlar, küçük bahçenizin çevreye ne zararı olabilir ki, tek başınıza ekolojik yıkıma katkıda mı bulunacaksınız… Bu böyle katlanarak, adeta geometrik bir artışla yayılır. Tarımın sanayileştirilmesi yüzünden yaygınlaştırdıkları tarım ilaçları aslında halka karşı işlenmiş suçlar arasında sayılmalı. Orada başlayan bu yaşam değişimi, hiç kuşku yok ki sizin gibi milyonlarca kişinin de düşünme biçimine nüfuz ediyordur. Üstelik doğanın ekolojisine zarar vermekle kalmadınız, insan ekolojisine de zarar vermeye başladınız.
Bu toplumda doğacı olmak çok zor, belki ümitsiz bir bekleyiş bu ama hiç değilse toplumun ekolojik yıkıma daha duyarlı olmasını bekleyebiliriz. İnsanlara tek tek, Çevreye duyarlı mısınız, diye sorulsa nasıl yanıtlar alırdınız? Duyarlıyım, diyenlerin oranı sanıyorum yüzde 80’den aşağı düşmez. Demek duyarlı bir toplum içinde yaşıyoruz. Öyle mi… Ama daha dün ağacınıza zehir verdiniz. Yazık ki böyle. Bir toplumun kendi ekolojisine duyarlı olması, bu da yetmez, onu korumak için mücadele etmesi kolay değil ve o duyarlık bu toplumun yalnızca küçük bir azınlığında bulunuyor.
O melun tarım ilaçları yüzünden çocukların ve hayvanların davranışlarında hangi bozukluklar olduğunu, zehirli portakalları bir ömür boyunca yiyerek iç organlarınızın, zihinsel yetilerinizin gördüğü zararları ölçmeyi düşündünüz mü. Durum hiç ama hiç iç açıcı değil. Keşke sorunumuz yalnızca tarım ilaçları olsa. Kanserin nedenleri arasında hazır gıdanın yeri ikinci sırada. Buna fastfood yiyecekleri de ekleyelim. Bu gezegende gıdanın büyük çoğunluğunu zengin ülkeler tüketiyor. Ama kötü beslenen çocukların yüzde 80’i de yiyecek fazlası olan zengin ülkelerde yaşayan çocuklarmış. Dünyanın en “uygar” ülkesi olarak zihinlerde yer eden Finlandiya, çocuklardaki kolesterol düzeyinin en yüksek olduğu birinci ülkeymiş. Hiçbir şey uzaktan göründüğü gibi değil. “2000 yılı itibariyle 119 ülkede 26.996 restoranı bulunan McDonald’s şirketi, sermayenin küresel nüfuzunun en güzel örneğidir.”2 Küreselleşmek bir de böyle şeyler işte, hem yalnızca ekonomik zararlarıyla değil, onun ardında silahlarını kuşanmış, kapı gibi bekleyen siyasal iktidarlarıyla.
Kapitalizm insanları sürekli kendileriyle savaşmaya zorlar, insan ailesiyle birlikte yaşayabilmek için verdiği mücadelenin daha çoğunu vermelidir ki çocuklarının daha iyi eğitim almasını sağlasın ya da onları tatile götürsün ya da artık ölmeye başlayan televizyonunu değiştirsin, bunu yapmak için nasıl daha çok para kazanabilirim diye uykuları kaçsın, işinin, patronunun, hayatın önünde boynu eğik yaşamaya devam etsin. Bunları yapabilmek için kredi kartlarını kullanmak zorunda, banka da onun için her zaman hazırdır. Olmadı kredi çekecektir, tatil kredisi de var beyaz eşya kredisi de, peki bankaya borçlarınızı ödeyemez duruma gelirseniz… Öyle düşünmeyin, ödeyememek gibi bir seçenek yok, artık onların gözünde siz böcek kadarsınız ve kredi kartı borcunuzu ödeyemiyorsanız sizin cebinizden aldığını gene size borç olarak verecektir banka.

Farkındayım, hepimizin bildiklerini anlatmaya başladım, belki hâlâ farkında olmayanlarımız vardır ya da buraya bir kayıt düşmüş olayım.
Bütün bunlar, tarım ilaçları ya da fastfood zararlıları sermaye için birer meta olduğundan, evimizin baş köşesinde oturuyorlar. Sermaye için önemli olan, her şeyi metalaştırmak ve onların parayla mübadele edilmesini ve tüketilmesini sağlamak. Bunu da rahat koltuğunda oturarak yapmaz. Metanın hızlı üretilmesi, hızlı dolaşıma girmesi, hızlı tüketilmesi de gerektiği için işçilerin daha hızlı üretmesi, yani üretimde harcanan zamanın kısaltılması ve yeniden kısaltılması için kılıcını yukarıya asar. Kapitalizm artık azgın bir edepsizlik içine girmiştir.
Ben bu canavarlığı yalnızca aktarıyorum, “Zaman her şeydir, insansa hiçbir şey,” diyordu Marx, her zamanki gibi çarpıcı bir yalınlıkla, “insan olsa olsa zamanın hurdasıdır. Niteliğin artık bir önemi yok. Her şeye tek başına nicelik karar verir; saat be saat, gün be gün.” (Joel Kovel bu sözler için “müthiş bir kederle” diyor.)
***
Bir grup arkadaşla neredeyse elli yıl sonra Leo Huberman’ın o ünlü Sosyalizmin Alfabesi kitabını yeniden okuyorduk. Huberman bu küçücük ama kült kitabını 1953 yılında yazmış. Sıkı bir kapitalizm eleştirisi, temel doğruları anlatıyor ama bugünkü dünyamıza bakınca yer yer naif de kalıyor. Geçen yetmiş yıl içinde kapitalizm gitgide zıvanadan çıktı, sermaye muazzam bir merkezileşme içinde dünyanın milyarlarca insanını dibe batırırken devletler çok daha otoriterleşip küstahlaştı, hayat da o kadar değişti ki…
Küreselleşme kâr hırsları son kerteye tırmanan kapitalistlerin kollarını toplumların kıyıda köşede kalmış kesimlerine, kadınlara, gençlere, çocuklara uzatmasının yollarını da açıyor. Eşit işe eşit ücretin olmadığı yerde, tam da bu ülkede sermaye birikimini artırmanın yollarından biri ucuz emek gücünü arayıp bulmak. İşsizliğin özellikle 2008 krizinden sonra bütün dünyada artışı kapitalizmin kollarının daha da uzamasını sağladı. Bunu tam gaz ve gözü kara biçimde sürdürebilmek için devlet otoritesine, onun jandarmasına, polisine gerek duyulacak.
Sermaye de artık daha saldırgandır. Joel Kovel, “Küreselleşme dünya genelinde birikim mekanizmalarını çoğaltırken, toplumlar da birer birer ekolojik yıkım girdabına kapılır,” diyor. “Nerede olursa olsun bir yerde borçlanma varsa, orada borcun ödenmesi için ekolojik bütünlüğü feda etme konusunda baskı mutlaka olur.”
Niçin böyle olur? Cari açığı ve borçları gitgide büyüyen devlet ormanlarını 2B ile satışa çıkarıp imara açılması için yol göstermiyor mu? 2B ile satılan alanların bazılarının orman niteliği olmadığı belirtilirken aslında düpedüz orman alanlarının da arada gittiği bilinmiyor mu.
Bugünün gerçekliği karısında eskimiş sanayinin yanında yepyeni ve modern görünen bilişim sektörü de gezegenimize zarar verme yarışında geri kalmamaya çalışıyor. Oysa o temiz görünüyor. Çok da demokratik. En aklı başında olanların bile tersini düşünmediğini görüyorsak, belki bunu da anlatmak gerekir. İnternet –yani sanal dünyanın taşıyıcısı, elle tutulur gibi görünmeyen– zarar vermezmiş gibi görünüyor. Jonathan Crary’nin Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken kitabını –atbaşlağı Dijital Çağdan Kapitalizm Sonrası Dünyaya– okurken tokatı yiyince bu konudaki eksiklerimi görmüş oldum: “Ama internetin küresel kapitalizmin felaket üstüne felaket doğuran işleyiş tarzlarından bağımsız olarak iş görebileceği fikri, içinde bulunduğumuz uğrağın insanı aptallaştıran hezeyanlarından biridir.”3 Elle tutulur olmadığı, soyut bir dünya olarak göründüğü için, ona bağlı bir sınıf mücadelesi de yok mu sayılacak? Öyle ya… Büyük şirketler –elbette başta bilişim şirketleri– interneti demokratik, her insanın en doğal hakkı olarak gösterirken biz de çoğu kez farklı düşünmeyiz. Hani bir Fatih projesi vardı, okullarda bütün öğrencilere birer tablet verilecekti, sonra devlet her zamanki beceriksizliğiyle verdiği sözleri unutuverdi, ayrıca okullarda eğitim bilgisayarla, akıllı tahtalarla yapılacaktı, ne oldu, acaba bütün öğrencilerin yüzde kaçına sağlandı bunlar, yüzde 1’ine mi, yanılıyorsam yoksa yüzde 5’ine mi… Tersini düşünelim, başarılı olsaydı, bugün her okul çocuğunun elinde bir tablet olsaydı…
Kapitalizm bir gün nasıl doğmuşsa, bir gün de ölümünü görecektir elbette. O da yaşayan bir organizma, onun sonsuza dek yaşayacağını düşünenler saçmalıyor.
Washington o internet aracılığıyla Pekin’de sokakta yürüyen birisinin konuşmalarını dinleyebiliyor, iyi mi. Birleri (onlar bilinir) dünyanın her yerini kontrol edebiliyorsa ve başta da savaş endüstrisi en çok da internetten yararlanıyorsa… Tamam, bu dediklerim bütünüyle politik. Onu geçiyorum. Acaba hayatımızı esir aldığı günden bugüne, internetin insan ve doğa ekolojisine verdiği zararlar, karbon salınımına yaptığı katkılar ölçülebildi mi. Bunu tam anlamıyla bilmeden interneti de masum göremeyiz.
Yolsuzluk denizinde yüzenler, ABD’nin eyaletlerinden Beşli Çete’ye varıncaya dek, işte bugün son vahşi dönemini yaşayan kapitalizmi daha nasıl sonsuza dek yaşatacaklarını da elbette düşünüyor. Kapitalizm bir gün nasıl doğmuşsa, bir gün de ölümünü görecektir elbette. O da yaşayan bir organizma, onun sonsuza dek yaşayacağını düşünenler saçmalıyor. Jonathan Crary, “Küresel ekonominin artık herhangi bir uzun vadeli beklentisi olmadığı için bütün gezegende son bir yağma cümbüşü sürmekte” diyor. Bu son yemekte neler yaptıklarını da sıralıyor, biz onları bu ülkede har an yaşıyoruz: dağların en tepelerine bile zarar veren madencilik, arsızca istekler için ormanları yok etmek, denizlerin dibindeki hayatı bile öldürmek, kırların talan edilmesi, yeraltı su kaynaklarını yok etmek, içme sularını bile isteye zehirlemek, şehirlerin orta yerlerindeki parkları inşaat alanına dönüştürmek, müştereklerden geriye kalan her şeyi gasp etmek. Crary alınmasın, biz bunları ondan çok iyi biliyoruz.
Öte yandan büyük sermaye neoliberalizmin gereği olarak üretkenliği artırmak, dolayısıyla çalışanların çok daha üretken olması için zor kullanmaya başlar. Doğayı nesneleştiren kapitalizm, insanı da nesne olarak görmeye başlar ki buna zorunludur.
“Artık kapitalizmin en son, ‘yakıp yıkma’ (scorched earth) safhasındayız” diyor Crary. “Askeri bağlamda bu tabir, yenilmiş bir halkın veya yaklaşan bir ordunun faydalanmasını engellemek için hayati kaynakların imha edilmesi anlamına gelir. Daha genel anlamdaysa, bereketli bölgelerin çoraklaştırılıp yenilenme kapasitesini yitirmesini anlatır. Sudan mahrum bırakılmış, nehirleri ve yeraltı suları zehirlenmiş, havası kirlenmiş, toprağı kuraklık ve kimyasal tarımla mahvedilmiş, kavrulmuş bir dünya demektir. Yakıp yıkma kapitalizmi, grup ve toplulukların kendi kendilerini geçindirmesine, kendi kendini yönetmesine veya birbirlerine destek olmasına imkân veren ne varsa imha eder.”4
Crary öylesine özlü ve net biçimde anlatıyor ki burada, onun yerine benim söylemem gereksiz olacaktı. Hem bu bölümü yazdığım günlerde çevremdeki meraklılarına Jonathan Crary’nin bu benzersiz kitabını okutmaya çalışıyorum.
Demek ki kapitalizm insanlığın gördüğü en büyük yıkıcı, en acımasız terör örgütüdür. Onun hiçbir gelecek vaadi olmayan karanlığına karşı sosyalizmin aydınlığını anlatmaya çalışıyoruz.
1 Joel Kovel, Doğanın Düşmanı-Kapitalizmin Sonu mu, Dünyanın Sonu mu?, Çeviren: Gürol Koca, Metis Yayınları, İkinci Basım: Şubat 2017, s. 66
2 Aktaran: Joel Kovel, a.g.k., s. 79
3 Jonathan Crary, Yeryüzü Yakılıp Yıkılırken-Dijital Çağdan Kapitalizm Sonrası Dünyaya, Çeviren: Tuncay Birkan, Metis Yayınları, Nisan 2023, s. 15
4 Jonathan Crary, a.g.k., s. 49






