Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

18 Haziran 2021

Öykü

Yalan Dünya

Zafer Yıldırım

Paylaş

6

0


Gecenin bir saatinde son duraktan boynuzluya bindim. Boynuzlu dediğim, troleybüs, elektrikli otobüs. Üstünde iki boru, elektrik tellerinden aldığı enerjiyle hareket eder. Son durak Bahçelievler. Boynuzlu U dönüşü yapar, oradan tekrar Dikimevi’ne döner. En sevdiğim ulaşım aracı. Bindiğimde hemen kitabımı açar okumaya başlarım. Sessiz sedasız. Sessizlik önemli. Dışarının iç karartan gürültüsünden uzak, boynuzlu camlarla kaplı sera gibi. Arada bir yolda kaldığı olur. Yine öyle bir gün. Tandoğan’dan ayrılır ayrılmaz şimşek çakar gibi ışıklar yayıldı etrafa. Daha ne oluyor demeden zınk duruverdi. Şoför söylenerek indi. Yolcular bekliyor, ben de, hep böyledir, her zaman olur, yine yola devam ederiz diyerek. Ama bu sefer başka, şoför bir türlü gelmiyor. Açık kapıdan sesleniyor biri, “Ne oluyor Kaptan, gitmiyor muyuz?” Şoför homurdanıyor, “La havle, vela kuvvete. Görmüyor musun kardeşim! Uğraşıyoruz.” 

Beş dakika daha bekledik. Tık yok. Kimileri indi. Ben en arkada, inmeye niyetim yok. Dikimevi’ne gideceğim. Çok uzak. Kafamı cama dayayıp uyumaya çalışıyorum. Gözlerimi açtığımda hala aynı yerdeyiz, sürücü telsizle konuşuyor. Sonra dönüp bana sesleniyor, “Delikanlı, araç bozuk. Tamir edilecek. İstersen başka otobüse bin.” 

İsteksiz indim. Demirtepe’ye yürümeye başladım. Zifiri karanlıktan çıkar çıkmaz, karşımda ışıl ışıl bir cadde. “Gecenin bir saatinde neredeyim?” Işıklı neonlarda zamanın şarkıcıları. Büyük afişler, yanıp sönen ışıklar içinde hepsi, cadde panayır yeri. Otobüs durağına varıyorum. Oturdum. Yanımda iki kişi. Biri başını durağın demirine dayamış, gürültüyle uyuyor. Diğeri içtiği sigaranın dumanını karanlığa üflüyor, elleri dizlerinde, bıyıkları sapsarı. Derin derin düşünüyor. “Nereye bakıyor bu adam?” diyorum içimden. Karşımız zifiri karanlık. Adam karanlığa bakıyor. İki adam da yorgun. Ben arkamdaki ışıkları merak ediyorum. Dönüp dönüp bakıyorum. Karanlığa bakarak benimle konuşuyor adam, “Paran yoksa hiç bakma, arka taraf yalan dünya.” Aklıma, annemin çok sevdiği, Neşet Ertaş’ın türküsü geliyor. “Hep sen mi ağladın, hep sen mi yandın? Ben de gülemedim yalan dünyada.” Annem bu türküyü dinlediği zaman, sağa sola salınırdı. Türküyü sevdiği için yapıyor sanırdım. Yanılmışım. Hem de çok. Adama, “Bakıyorum ama önüm karanlık.” diyorum. Sigarayı yola atıyor, gözü kitaplarıma kaydı. “Öğrenci misin?” “Evet.” Susuyoruz. 

Bir minibüs geldi. Adam diğerini dürterek uyandırdı. Binerken, “Unutma delikanlı, her karanlığın bir sabahı var.” dedi. Adama cevap veremiyorum. Giderken camdan bana el salladı. Karanlığı bırakıp arkama dönüyorum. Işıklı panolara, dükkânların önündeki çiçeklerle süslü caddeye. Cebimdeki parayı düşünüyorum. “Bir bira içip çıkarım.” Tüm cesaretimi toplayıp ışıklı caddeye daldım. Bir mekan. Uzun merdivenden aşağı iniliyor, başka bir dünyaya giriliyor gibi. Sağım solum yanıp sönen ışıklar. Merdiven bittiğinde yine zifiri karanlık. Durdum. Gözlerim alışıncaya kadar bekledim. Ensemde bir sıcaklık, dönüyorum. Bir seksen boyunda, iri yarı adam karşımda. Beni tepeden tırnağa süzüyor, “Birine mi baktın delikanlı?” “Yok. Bir bira içip gideceğim.” “Buraya damsız girilmez ama.” 

Işıltılı merdivenlerden bu sefer yukarı çıkıyorum. Karanlığa geri döndüm. Adamın baktığı gibi karanlığa bakarken, birden önümde hususi bir araç duruyor. Şoför koşup kapıyı açıyor. Karanlığı ilk aydınlatan, ince, uzun bembeyaz bir bacak. Ardından ışıl ışıl yırtmaçlı eteğini toplamaya çalışan kapkara iki göz. İkinci ayağını atmaya kalmadan tökezledi. Bu uzun topukların üzerinde durmak zor olmalı. Uzanıp onu tuttum. İlk hissettiğim başımı döndüren kokusu. Bir sıcaklık yayıldı vücuduma. Allahım rüya mı görüyorum? Birbirimize baktık. Buğulu gözleri bıraksan oracıkta hüngür hüngür ağlayacak sanki. Saçları yüzümde, geri çekildim. Uzun topuklarından biri kırılmış. Kıpkırmızı dudaklarıyla zar zor gülümseyip teşekkür etti. İkimiz de öylece kaldık. Şoför yetişiyor, bana “Bırak kızın elini.” der gibi bakıyor. Ama o, elimi sıkıca tutuyor. Bırakmıyor. Şoföre dönüyor, “Bana aşağıdan bir çift ayakkabı getirir misin Hüseyin Ağabey?” Şöfö koşturarak merdivenleri iniyor. Eli hâlâ elimde. Etrafa belli etmemeye çalışıyor. Arada bir dönüp bana bakıyor. “İsterseniz ayakkabılar gelinceye kadar şurada oturabilirsiniz.” “Teşekkür ederim. Elbisem kirlenmesin.” Bıraksam düşecek kadar narin. Yüzü duraktaki adamın dediği gibi, yalan dünyaya dönük. Ara sıra beni izliyor. Defterlerimi, kitaplarımı gördü. 

“Öğrenci misiniz?” 

“Evet.” 

“Şu, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, değil mi?” 

“Evet, okudunuz mu?” 

“Ankara’yı bana sevdiren kitaptır.” 

Sevindim. İlk kez tanıştığım biriyle ortak bir yanımız oluyor. Bir eli arabanın açık kapısında. Diğer eli bende. Bir heykeli andırıyor. İnce burnu, kara gözleriyle sanki sinema filmlerinden çıkmış gibi. Huzursuz olduğum tek yanı, gözlerinin buğulu olması. Koştura koştura şoför geliyor. Getirdiği ayakkabıları uzatıyor. Ben yine onu tutuyorum. Şoförle birlikte gazinonun diğer görevlileri de geldi. Dönüp birisine, “Beyefendinin kitaplarını da alın.” diyor. Şaşırıyorum. Etrafta defterli, kitaplı bir başkası olmadığına göre… Ellerinin sıcaklığı vücuduma yayılıyor. Merdivenlerden inerken nazikçe, “Kolunuza girebilir miyim?” diyor. “Elbette.” 

Filmlerindeki sahneler geldi aklıma. Uzun eteğini bir elinde topladı, merdivenleri indik. Nikah salonuna giren gelin damat gibiyiz. Bu güzelliği bozan tek şey bendim. Ayağımda postal, üzerimde yeşil kabanım, annemin ördüğü balıkçı kazağım, onun yanında ayrık otu gibi duruyordum. İlk kez kitaplarımın elimde olmayışına sevinmiştim. Merdivenlerin sonuna geldiğimizde durduk. Arkamızdakiler de durdu. Yeniden geldiğimi gören iri yarı adam, bir bana bir yanımdaki kadına baktı. “Çekilsene oğlum!” dedi. Adam telaşla kenara çekildi. Ters ters baktım adama, “Al sana dam.” diyecektim ama vazgeçtim. Koridordan geçip aynalı odaya girdik. Eteklerini yere bıraktı. 

“Çok teşekkür ederim. Beni düşmekten kurtardığınız. Aksi halde bugün sahneye çıkamazdım. İzin verirseniz sizi misafir edelim bugün. Sonra şoförüm evinize bırakır.” 

“Hiç gerek yok. Ben giderim. Siz iyi misiniz?” 

“Bileğimi incittim herhalde. Biraz sızlıyor ama…” 

“Size buz getireyim.” 

“Yoo, rica ederim. Adamlar halleder.” 

Zile bastı. Beyaz gömlekli, papyonlu garson geldi. Ben hemen atıldım; 

“Hanımefendinin bileği incindi. Biraz buz getirebilir misiniz?” 

Garson, “Sen nereden çıktın?” der gibi. Bileğini ovarken acıyla güldü. Bembeyaz dişlerinin arasından, “Ne duruyorsun oğlum, duymadın mı beyefendiyi, buz getir?” Garson hızla çıktı. Bileğini ovuyor, bana bakıyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum. Kapı çalındı. Şoförü girdi. Kadın bir ayağını sehpaya uzatırken; 

“Hüseyin Ağabey. Misafirimiz sana emanet. Benim hazırlanmam gerek. Şişerse sahneye çıkamam. Sen gerekeni yap.” 

“Merak etmeyin hallederim. Siz iyice dinlenin. Bu gün gazinoya önemli isimler gelecekmiş.” 

“Hay ben onların…” 

Lafını tamamlamadı. Şoför bana yolu gösterdi, teşekkürümü belirten bir hareket yapıyorum. O da zar zor gülümseyerek başını salladı, “Kitaplarını merak etme. Buradalar, gözüm gibi bakarım.” 

Hüseyin Bey ile salona girdik. Locaları olan geniş, ışıl ışıl bir mekân. Beyaz örtülü masalar, bazıları dolu. Şık hanımlar, beyefendiler yemeklerini yiyor, sahnede orkestra eşliğinde müzik. Localar daha loş. Hüseyin Bey beni sahneye yakın bir masaya oturttu. Garsonlardan birini çağırıp, kulağına bir şeyler söyledi. Sonra bana dönüp, “Keyfinize bakın. Bir şey olursa benim ismimi söyleyin, Hüseyin.” Kabanımı çıkarıp sandalyeye astım. Garson koşarak geldi. “İzniniz olursa vestiyere vereyim. Çıkarken alırsınız.” Başımla onayladım. ‘İtfaiye Meydanı’ndan aldığım kabanım ilk kez vestiyer görecek. Anlaşılan burada işler böyle dönüyor. Arkama yaslandım. Garsonların elinde tepsiler, masayı döşüyorlar, bir yandan da beni izliyorlar. Buradaki ortama uymayan tek kişi bendim. Önlere oturduğuma göre önemli biri izlenimi bırakmış olmalıyım. Aklım onda. Burada ne işi var? Bu dünyanın insanı olmasam da, burası hakkında fikrim var. Onu merak ediyorum, iyice masaya yerleştim. Sigara içmediğim halde garsonun tuttuğu sigarayı alıp içmeye çalıştım. Beceremeyip söndürüyorum. Annem geliyor aklıma. Şimdi uyumamıştır. Beni bekliyordur. Çıkıp gitsem? O geliyor gözümün önüne. Ayağındaki şişlik geçmezse? Gidip baksam mı? Otur oturduğun yerde. Sahnedeki dansöz döndükçe dönüyor. Garsona soruyorum, “Ne zaman çıkacak?” “Dansözden sonra.” 

Birden ışıklar karardı. Bir ses onu sahneye davet ediyor. Alkışlıyorum. Müzik başlıyor, sislerin arasından sahneye çıktı. İnsanın içini titreten sesiyle; “Gündüzüm seninle, gecem seninle. Beyhude geçti bu ömrüm derdinle.” Sesi duyan hemen çatalı kaşığı bırakıp onu dinlemeye başlıyor. Sanat müziği ile aram çok iyi olmasa da pür dikkat onu izliyorum. Çok temiz bir sesi var. Orkestra ile uyumlu. Girişteki gürültülü müzik burada yok, herkesi sarıp sarmalayan bir atmosferin içindeyim. Rakım bittince garsonlar hemen dolduruyor. Bir ara arkama dönüyorum, gazinona dolu. Sahnenin yan tarafındaki uzun masada bir grup erkek, kahkahaları biraz rahatsız etse de müzik çoğu zaman onların sesini bastırıyor. Garson geliyor, üçüncü kadehimi dolduracak, istemediğimi belirtiyorum. “Sağ ol, bana yeter bu kadar.” Uzun masayı işaret edip, “Ama bunlar içmeden sarhoş oldu.” diyorum şakayla. Sessizce, şakamı cevaplıyor Garson, “Efendim, onlar devamlı müşterilerimizdir. Bir arzunuz var mı?” Hüseyin Beyi soruyorum. Hemen ilgileneceğini söylüyor. 

Biraz sonra Hüseyin Bey geldi. Masaya davet ettim. Elini omzuma koyup teşekkür etti. “Çalışırken içmem,” dedi. “İnşallah başka bir gün, başka bir yerde muhabbet ederiz.” 

Güngörmüş deneyimli birine benziyor. Teşekkür ediyorum. Kalkmak istediğimi belirtiyorum, ama o halen sahnede, bir de kitaplarım… Ne yapsam? “Habersiz giderseniz üzülür. Arada uğrayabilirsiniz. Merak etmeyin, ben sizi evinize bırakacağım.” Kalıyorum, vedalaşmayı bekliyorum. Orkestra ara verince hemen odasına yöneliyorum. Kapıyı tıklatıp içeri giriyorum. Tek bacağını kanepeye uzatmış. Beni görünce doğrulmaya çalıştı. 

“Lütfen rahatsız olmayın.” 

“Kusura bakmayın. Kötü bir güne denk geldiniz. Nasıl, memnun kaldınız mı?” 

“Çok. Çok mutlu oldum. Ayrıca sesiniz, yorumunuz çok güzel.” 

Bir sessizlik, gülümsüyor, acıyla bakıyor yüzüme. 

“Ayağınız bir an önce iyilileşir dilerim. Acısı hemen geçsin.” 

Bir şey demiyor. 

“İzniniz olursa ben gideyim artık.” 

Zar zor ayağa kalkıyor. 

“Tekrar çok teşekkür ederim. Her gün bu saatte sahne alıyorum. Her zaman beklerim.” 

Beni kendine çekti. Ne yapacağımı bilemedim. Sarılıyor, başını göğsüme koydu. Buğulu gözlerinden yaşlar akınca, elim ayağım tutuldu. 

“İyi misiniz? Ne olur, içime dert olur benim.” 

“İyiyim. Duygusallığıma verin lütfen. Yardımınızı hiç unutmayacağım.” 

Elini sıkıyorum. Çıktım. Kafam allak bullak. Vestiyerden kabanımı alıp giyindim. Hüseyin Bey ile arabaya biniyoruz. Kapıdaki iri yarı adam beni görünce kenara çekilip, iyi akşamlar diledi. Ellerim cebimde ışıltılı merdivenlere bakıyorum son kez. İnce ince yağan yağmur yüzüme düşüyor. “Bir an önce iyileşir dilerim.” İçimden geçeni söylediğimin farkında bile değilim. Hüseyin Beyin sözleriyle, “Merak etmeyin. Çıkışta ben hanımefendiyi annesine götürürüm. Zekiye Teyze iyileştirir. Zaten epeydir uğramadı.” Yağmur bu sefer yüzüme değil de arabanın camına düşerken, Hüseyin Bey yağmur sileceğini çalıştırıyor, anlatıyor, belki sadece anlatma isteğiyle, belki öylesine, anlatıyor. “Babası arkadaşımdı. Sizin anlayacağınız emanettir bana. EGO’dan emekliyim ben. Yıllarca direksiyon salladım. Bu işe başlarken, “Sen yanımda ol Hüseyin Ağbi.” dedi, “Tabii kızım.” dedim. Ailesi için, kardeşlerinin okuması için okulu bırakıp bu işe başladı. Bir erkek kardeşi vardı. Okul çıkışında vurdular çocuğu. Siyasi cinayete kurban gitti. Hayat. Kazandığı parayla ailesine ev aldı. Kendisi de kirada oturuyor. Üç kız kardeşi onun sayesinde okuyor. Kendisini ailesine feda etti işte. Yürekli kızdır. Çok iyidir. Sizi de sevdi. Kardeşine çok benziyorsunuz.” Hüseyin Beyin söyledikleri kulağımda çınlıyor. Hislerim karmakarışık. O anlatıyor, ben duymuyorum. Yağmur hızlanıyor. Pencereyi açtım. Yüzüme vuran yağmura karıştı gözyaşlarım. 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sıradan bir durumun harikulade grotesk..M. Cem Öztüfekçi
Öne Çıkanlar

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gökhan Güvener

14 Kasım 2025

Tchaikovsky’nin Dehası

Muazzam teknikler kullanır. Tchaikovsky’nin yeteneği ve müziksel dehası asla tartışılmaz. Ancak bir şekilde, klasik müziğin üç büyüğü Bach, Mozart ve Beethoven ile birlikte anılmaz. Belki de Batı Avrupalı olmadığından, bunların hemen ardından sayılacak “iyiler” arasındadır adı...

Devamı..

Herkesin Aşkı Kendine

F. Berna Uysal

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024