Yangın
24 Mayıs 2019 Öykü

Yangın


Twitter'da Paylaş
0

Otobüsün penceresinden dışarıya bakıyorum. Görkemli kubbesi ve yüksek kuleleriyle kentin neredeyse her yerinden görünen tapınağa yaklaşıyoruz. Turist kafilesinin içinde konuşulan diller bana yabancı. Hiçbir şey anlayamıyor, söylediklerine bir anlam veremiyorum. Herkes dünyanın değişik bir yerinden gelmiş, otelin düzenlediği bu turla kentin en önemli yapısını görmeye gidiyor. Durumları benimkiyle aynı mı, bilemiyorum. Öyle gözükmüyor, genellikle coşkulu bir izlenim veriyorlar. Yanımda oturan Uzakdoğulu da benim gibi yalnız geziyor. Bir ara bana nereli olduğumu soruyor. Sorusunu duymazlıktan geliyorum.

Dünyanın bu öteki ucunda ne aradığımı düşünüyorum. Herkesin gezme amacı aynı değil. Kimi görmek, tanımak için geziyor; kimi de kaçmak için. Bir gün geri döner miyim bilmiyorum. Belki başka bir yerde kök salarım, belki de yaşamım boyunca kaçar dururum. Kökleriyle birlikte toprağından sökülmüş bitki gibi. Tabii ailemden kalan miras yettiği sürece. Param bittiğinde ne yapacağımı henüz düşünmek istemiyorum.

Tapınağın önü ana baba günü. Turist grupları kılavuzlarıyla buluşmaya çalışıyor. Buluşanlar içeri girebilmek için kapıda sıra olmuş. Tapınak haftanın iki günü ziyarete açık, Pazartesi ve Perşembe. Bugün Perşembe. Öteki günler yalnızca ibadete ayrılmış. Bu yaz sıcağında kapıda uzun süre beklemeyeceğimizi umuyorum. Henüz sabah saatleri olmasına karşın sıcaklık ve nem dayanılır gibi değil.

Kılavuzumuz Julio güler yüzlü biri, uzun boylu ve esmer. Bizi tapınağın önünde bekliyor. Elinde otelin adının yazdığı bir karton tutuyor. Her birimizin elini sıkıyor. İçeri girmeden önce genel bilgiler vermek için bizi bir ağacın gölgesinde topluyor. Yumuşak bir üslubu var, yavaş konuşuyor. Elleri uyumlu bir biçimde konuşmasına eşlik ediyor. Mezhebin tarihçesi, diğer mezheplerden farkları, cemaatin bu bölgeye göç etmesi, çatışmalar, aynı yerdeki ilk tapınağın inşası, zamanla eklemeler yapılarak büyütülmesi, en sonunda bugünkü halini alması hakkında konuşuyor. Tapınağın bölümleriyle mezhep arasında bağlantılar da kuruyor. Kubbenin ya da kulelerin kimi özelliklerinin başka inanç merkezlerinde bulunmadığını, bunların söz konusu mezhebin tapınaklarına özgü olduğunu dile getiriyor. Üstelik bu özellikleri gerekçelendiriyor. Kubbedeki pencere sayısıyla mezhebin kurucu azizleri arasında, ya da kubbenin yüksekliğiyle kaç farklı kabilenin bu mezhep kimliği altında bir araya getirildiği konusunda bağlantı kuruyor. Arada, Sizde şu mimari unsur şöyledir, ya da, Sizdekinden farkı buradakinin böyle olmasıdır, gibi cümleler kuruyor. “Siz”, ile neyi kastettiğini düşünüyorum. Aklında belli bir kimlik mi var, yoksa kendi kimliğinin dışındaki herkes mi? Bir sonuca varamıyorum. Ancak şurası açık: Yabancı bir kafileye kendi kültürüyle ilgili bilgiler vermekten büyük gurur duyuyor.

Bu ön bilgilenmenin ardından biz de girişe yöneliyoruz. Kapı önündeki bekleyiş neyse ki uzun sürmüyor. Tapınak kucaklarını açmış, sıcaktan kaçanları bağrına basıyor. İçeri girince serinliyor, ferahlıyorum. Devasa ölçülerdeki kubbe - Julio bunun dünyadaki en büyük ahşap kubbe olduğunu söylüyor - mekânın karakterini belirliyor. Her şey bu kubbenin egemenliğinde gibi görünüyor. Sanki tek bir gerçeklik varmış da, onu kendisi temsil ediyormuş gibi. Ya da olması en muhtemel gerçekliği kendisi kurmuş gibi. Ne olursa olsun boyutu ve mekânda oluşturduğu geometriyle bir kusursuzluk ve bütünlük algısı yarattığı kesin. Ziyaretçileri havaya sokmayı çok güzel başarıyor. Gözümün önünden bugüne kadar gördüğüm öteki büyük ibadethaneler geçiyor. Hepsinin bu konudaki başarısı aynı.

Julio bir şey anlatmak için kubbenin tam altına gelmemizi ve yukarı bakmamızı istiyor. Kubbe yüzeyi dilimlere ayrılmış ve her dilimde, mezhebin temeli olan “İyilik”, “Doğruluk”, “Yardımseverlik” gibi - sanırım toplam sekiz tane - erdemin tasviri var. Tasvirlerin yarısı kadın, yarısı da erkek figürlerinden oluşuyor. Julio tüm bu erdemler ve betimlemeleriyle ilgili konuşmaya başlıyor. Hangisinin niçin bir kadın ya da erkek figürüyle betimlendiğini, figürlerin duruş ve giysilerindeki simgeselliği, bakışlarındaki derin anlamı açıklıyor.

O sırada bir şey dikkatimi çekiyor. Bir erkek figürüyle temsil edilen “Doğruluk”un yer aldığı dilimin aşağıda duvarla birleştiği yerden ince bir dumanın yükseldiğini görüyorum. Bir süre sonra Julio da aynı şeyi görüyor ve susuyor. Bütün bir grup konuşmadan tek bir noktaya bakıyoruz. Duman hızla koyulaşıyor ve kalınlaşıyor. Çok geçmeden bir görevli sakinliğini korumaya çalışarak, yine de gözle görünür bir aceleyle elindeki megafondan duyuruyor: Değerli misafirlerimiz, tapınağı hızla boşaltmamız gerekiyor. Lütfen hep birlikte ve acele etmeden çıkış kapısına yönelelim. O kadar insanın topluca hareketi kapıda yığılmaya neden oluyor. Çıkmadan önce kubbeye son kez bakıyorum. “Doğruluk” dilimi tamamen dumanla kaplanmış, figür artık seçilemiyor. Julio geride yerinden kıpırdamamış, taşlaşmış gibi yukarıdaki sahneyi izliyor. Grup otobüste toplanıyor. Birazdan itfaiye geleceğinden görevliler turist otobüslerinin ayrılmasını istiyor. Uzaklaşırken tapınağın gittikçe küçülen görüntüsüne bakıyorum. Görkemli kubbenin tepesinden duman çıkıyor.

Otele varır varmaz odama gidiyorum. Televizyon yangını gösteriyor. Konuşmalar yerel dilde olduğundan söylenenlerden bir şey anlayamıyorum; ama ekranda gördüklerim bunu gereksiz kılıyor. Alevler kubbenin bütününü sarmış, koca yapı tıpkı bir meşaleyi andırıyor. İtfaiye dört bir yandan müdahale ediyor, ancak sıkılan su alevleri söndüreceğine tersine besliyormuş gibi görünüyor.

Yayın zaman zaman tapınak çevresinde toplanmış ve yangını izleyen insanlara bağlanıyor, onlarla konuşuyor. Julio bu! Onu zor tanıyorum. Birkaç saat önceki sakin ve güvenli halinden eser kalmamış. Hızlı konuşuyor, sanırım içerideyken dumanı ilk fark ettiği anı anlatıyor. Gözlerinden korku okunuyor. Onu çok iyi anlıyorum. Neden korktuğunu çok iyi bildiğimi sanıyorum. Ona acıyorum.

Sonunda beklenen oluyor. Kubbe büyük bir gürültüyle, üzerine oturduğu duvarların bir bölümünü de yıkarak çöküyor. İtfaiye su sıkmaya devam ediyor. Spiker ağlamaya başlıyor. Televizyonu kapatıyorum. Yatağın kenarına oturuyor, başımı iki elimin arasına alıyorum. Zihnimde yine hayaletler canlanıyor, neredeyse bir yıldır peşimi bırakmayan hayaletler. Yaşadığım o derin düş kırıklığını düşünüyorum, beni kendi kimliğimden kopartan ve tüm kimliklere karşı mesafeli olmama yol açan o konuşmayı:

Patron, ben oradaydım. Olay öyle gerçekleşmedi.

Bunun bir önemi yok. Önemli olan haberi okuyanın onu nasıl algıladığı.

Benden yalan haber yazmamı mı istiyorsunuz?

Senden bizim gazeteyi izleyenlerin okumayı beklediği haberi yazmanı istiyorum. Bu konuda bir sorunun mu var?

Yapamam patron, bu doğru değil. Bu gerçeklerin çarpıtılması demek olur, gazeteciyim ben.

Sen bilirsin. Ya yarınki baskıda haber konuştuğumuz gibi çıkar, ya da seninle yollarımızı ayırmak zorunda kalırız.

Birden her şeyi anlıyorum. Gerçekleri çarpıtmamıza, bir bölümünü karartıp yok saymamıza yol açan olgunun “kimlik” olduğunu kavrıyorum. Haberi yazı işlerine olduğu gibi gönderiyor, aynı gün de gazeteye istifamı veriyorum. Eşim ya da sevgilim yok. Birkaç gün evde oturuyor, bundan sonra yaşamımı nasıl sürdüreceğimi düşünüyorum. Sonunda her şeyi bırakıp dünyayı dolaşmaya karar veriyorum. Paramın ve gücümün yettiği kadar. Tamamen özgürce; “kimliksiz”, yalın “insan” olarak. Gözlerimi açıyorum. Nerede olduğumu anımsamaya çalışıyorum. Dışarıdan itfaiye sirenleri duyuluyor.

Ertesi sabah yolculuğuma devam etmek için otelden taksiye biniyorum. Otobüs terminaline giden yol tapınağın önünden geçiyor. Orada, bir gün önce o görkemli yapının bulunduğu yerde yanmış, biçimsiz bir yıkıntı duruyor. Artık hiçbir şey ifade etmiyor. Önünde büyük bir kalabalık toplanmış. Kimi sessizce ağlıyor, kimi de ağlamaklı eski ibadethanesine bakıyor. Bir topluluktan çok gelişigüzel bir araya gelmiş bir insan yığınını andırıyorlar. Tıpkı tapınağın enkazı gibi.

Aniden, ötekilerin arasından Julio’yu görüyorum. Onu zor tanıyorum. Üstü başı is içinde. Her yanından yorgunluk ve uykusuzluk akıyor. Bulunduğu yerde çökmüş, kamburu çıkmış. Geceyi burada, söndürme çalışmalarını izleyerek geçirmiş, belli. İçimden ona, Sen de benimle gel, dünyayı birlikte dolaşalım, demek geçiyor. Araba ilerliyor. O, kalabalığın arasında gözden yitiyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR