Müge Koçak’ın ilk öykü kitabı Yankı, Can Yayınları etiketiyle geçtiğimiz aralık ayında çıktı. On iki öyküden oluşan kitap, metinler arası ve disiplinler arası pek çok göndermeyle okuyucusunun hayal gücünü tekinsiz âlemlere götürüyor.
Kitabın on iki öyküsünün ana duygusunun “tekinsizlik” olduğunu söyleyebiliriz. Müge Koçak kendisiyle yapılan bir söyleşide bu tekinsizliği günümüz yaşamlarında etrafımıza hâkim olan huzursuzluğa bağladığını söylemekte. Fakat söz konusu tekinsizlik öykülerdeki muzip dil sayesinde okurunu rahatsız etmiyor.
İlk öykü "Yedinci Gün Eski Ahit"ten bir epigrafla başlıyor. Bu epigraf bizi “yedi günah”a da götürüyor haliyle. Çünkü kitaptaki öykülerin bazılarında oburluk, bazılarında kibir, açgözlülük, şehvet gibi insanlık sorunlarının ele alındığını görüyoruz. Tanrı’nın dünyayı altı günde yaratması ile “Yedinci Gün” öyküsündeki altıncı günde tanıdığımız kahramanın yaşadıkları ustalıklı bir dil ve kurguyla bir araya getiriliyor. Aynı zamanda psikanalitik bakımdan da göndermeler bulunan öyküde aile içi ilişkilerin karanlık yönleriyle ilgili çıkarımlar yapmak mümkün.
“Annesi, ipeksi saçları, dolgun memeleri, mükemmel hatlarıyla adeta mitolojiden fırlamış deniz kızı Marpessa kadar güzeldi.” (s.16)
İkinci öykü “Ali-Veli-4950” yeni neslin çok da bilmediği bir tekerlemenin öykü adı yapılması ve üç farklı kişinin kesişen hikâyelerinin anlatılmasıyla karşımıza çıkıyor. Öykü, karanlık ve tekinsiz atmosferi, trajedinin okurun duygularını iğdiş etmeden kurgulanmasıyla hem akıcı hem insanı düşündüren bir yapıya bürünüyor. Aynı zamanda metinler arası bir okumayla Altay halk inancındaki rüya ruhu Yula’nın öykü kahramanı olarak karşımıza çıkması yazarının çok yönlü kalemini de ortaya koyuyor.
“Zihin merdivenlerinin en üst katında yaşayan düşlerin efendisi Yula kurulduğu tahtından yavaşça kalktı (yavaşça kalktı çünkü kıçı o kadar büyük ki), bir rüyaya çağrılıyordu.” (s.20)
"Duman", "Katil Maslow Tarafından Planlanmış Bir İntihar Vakası" öykülerinde günlük yaşantılarımızdaki travmalarımıza ironik değinmeler olduğunu görüyoruz. Bu değinmeleri zaman zaman gerçeküstü kurgularla veriyor yazar.
Kitaba adını veren “Yankı” öyküsü yine gündelik hayatlarımızı eleştirel bir tutumla yansıtıyor. İnsanın “ben” olmasının zorluğunun, “ben” kalabilmenin ve kendi hayatlarımıza yön vermenin bıçak sırtı diye adlandırabileceğimiz ince ayarının bu öyküde ayna metaforuyla karşımıza çıktığını söyleyebiliriz. Psikanalitik bir yaklaşımla okunabilecek öykü ayna, yansıma ve yankı motifleriyle bir araya getirilen kurgudan oluşuyor. Başkalarının hayatlarının izleyicisi olurken gördüklerimiz, sevdiklerimiz veya sevmediklerimiz, “kendi” yaşantılarımızı göremememizden kaynaklanan tutum eleştirel bir biçimde dile getiriliyor.
“Baktığın aynanın buğulu olma olasılığını düşün. Görüntüyü netleştirmek için birilerini bekleyenler, aynayı bulanıklaştıranın kendileri olduğunu bilmeden oturdukları koltukta kendi nefeslerinde yaşlanırlar.” (s.35)
“Paraları Koklayan Ahmak” adlı öykü metinler arası bir bağlantıyla Anayurt Oteli’nin kahramanı Zebercet’ten evrilen Zeberget adlı kahramanı karşımıza çıkarıyor. Zeberget’in Notre Dame'ın Kamburu’ndaki Quasimodo ya da Bir Garip Aşk Öyküsü’ndeki Herkül Barefoot’la fiziksel benzerlikleri Müge Koçak’ın kahraman yaratmadaki başarısını gözler önüne seriyor. Ancak bu öyküdeki Zeberget’in bir anti-kahraman olduğunu söyleyemeyiz. Zebarget parayı amaç olarak gören, araç olarak değerlendirmeyi bilmeyen günümüz insanını yansıtan bir kahramandır sadece. Geniş bir zaman dilimine yayılan öyküde insandaki açgözlülüğün nelere neden olabileceği güzel bir kurguyla aktarılıyor.
"Bir Kırgınlıkla Başladı Her Şey" ve "Hayat Öpücüğü" adlı öykülerde birinci dereceden ilişkilendiğimiz ve hayatımızın merkezinde olan kişilerin, hayatlarımızı ölümcül dokunuşlarla nasıl şekillendirdiklerinin sorgusunu yapıyoruz.
Kitaptaki en ilgi çekici öykülerden biri de “Afiyet Hanım İle Kuru Sultan Arasındaki Et Dalaşına Dair” adlı öykü. Adının seçimi geleneksel Türk edebiyatındaki metin adlarını anımsatıyor. Epigraf seçimi de öyküdeki kurguyla bütünlük sağlıyor. Öyküde başka birinin yerine geçme isteğimize, hırslarımıza ve kuytularımızda kalan kötülüklere eleştirel bir biçimde değinen modern zamanlar eleştirisini görüyoruz.
Yankı, yazarı Müge Koçak’ın hem dili kullanma hem de okuru sürekli tetikte ve uyanık tutma başarısını ortaya koyan, metaforları ve metinler arası göndermeleriyle göz dolduran, aynı zamanda yazarının edebiyatımızdaki kalıcılığına işaret eden bir ilk kitap. Okuyan herkeste farklı tatlar bırakacağı da ortada.
Müge Koçak, Yankı, Can Yayınları, İstanbul, 2020.






