Yara sızlar, yarasızlar
Ok vurmuş yara sızlar
Yaralının halinden,
Anlamaz yarasızlar
Kale bayırından aşağı sıralanmış evlerin duvarları, eski zamanların ihtişamını özlemiş gibi birbirlerine dayanmışlar. Duvarların içine atılmış hatıllardan oyulmuş koçbaşları rüzgârın dolandırdığı fısıltıları duymak için sanki biraz daha uzuyor. Mevsim ilkbahar olmasına rağmen yükseklerde ki karlaklar (kar yuvaları) ağzına kadar dolu. Dağın yeşilliği yukarı doğru çıktıkça yer yer seyrelip karın eteğine ulaştığında bıçak gibi kesiliyor. Yeni yular vurulmuş bir tay, çayırları yara yara kalenin karşısındaki uçurumun başına kadar gelip, gençliğin tüm diriliği ile nara atarak geldiği gibi uzaklaşıyor.
Kale ıssızlığın, yalnızlığın ve unutulmuşluğun hüznüne ağlıyor. Ayakta kalan iki buçuk burcunda biriken suları rasgele salmış. Çaresiz bir yüze sıvanmış gözyaşı gibi.
Ev üstüme üstüme geliyor. Dayanamayıp kendimi dışarı atıyorum. Az önce gördüklerim değişir mi diyorum. Iıh! Aynı. Kale aynı, dağ aynı, çayırlar aynı. Tay hiçbir şeyi umursamadan çayırı baştanbaşa geçiyor.
Sokaklar bomboş. Erkekler mezarlıkta, kadınlar okuma yerinde, evden çıktığımı kimse fark etmiyor. Dün geceden beri düşünüyorum, neden hep ben yalnız kalıyorum? Yalnızlık boynuma asılı bir zincir, ucu uzaklarda, lokma lokma uzayıp gidiyor.
Bayırdan yukarı tırmanıyorum. Kalenin sol yanı uçurum. Tayın koştuğu çayıra bakıyor. Uçurumun dibinde nehir deli çalganlar oluşturmuş, dağlardan kopan buz kütlelerini sürüklüyor. Suyun sesinde burçlardan, uçurumlardan düşen bedenlerin çığlığı yankılanıyor. Rüzgâr durmadan yön değiştiriyor. Tay kimi zaman rüzgârı arkasın alıp uçar gibi giderken, kimi zamanda karşısına alıp rüzgârı yararak şaha kalkıyor. Sanki yelelerinde tutunan yeli sırtından atmak istiyor.
İki yıkık burcun arasında korunaklı bir yer bulup oturuyorum. Aşağıda ucu dereye kadar uzanan bir tünel var. Çocukluğumdan bilirim. Güya kale kuşatılınca buradan dereye su almak için inilirmiş. Oynarken kaç defa inip çıktığımı unuttum. İçimizde en hızlı Seniha inerdi. Bu günde yetişemedim, hızla aramızdan geçip gitti. Beni bir başıma bıraktı.
Rüzgâr dağdan doğru esince kar kokusu getiriyor. Keskin ve soğuk. Kara inat açan çiçeklerin kokusu, havada donup uçurumdan aşağı dökülüyor. Uçuruma ulaşamayanlar suyun özlemiyle ayazda kavrulup yok oluyorlar. Seniha’m da denize özlem duyan dağ kokulu nehir gibi çılgındı. Bir türlü yolunu bulamadığı için bu çirkefte kapanıp kalmıştı.
Vadi boyunca efsunlu bir borudan üflenen melodi yükseliyor. Yorgunluktan, üzüntüden düş mü görüyorum diye kendimi mıncıklıyorum. Hayır, düş değil. Dere, tünelin içinden yukarı doğru sırlarını taşlara fısıldıyor. Eğilip kulak veriyorum. Seniha, herkes sırrını taşlara söyler derdi.
Yağmur gözyaşlarımı yıkıyor. Dere kenarında kundakta bir bebek ağlıyor. Ürperiyorum. Bu havada orada ne işi var diye tünelin yanındaki yolaktan aşağı inmeye yelteniyorum, kayboluyor.
Tay bir daha kişnedi. Ses öyle yankılandı ki derenin sesini bastırdı. İki ayağı üzerine kalkıp uçuruma doğru bir hamle yaptı. Ayaklarının altından kayan toprak önüne kattığı kayaları dereye kadar sürükledi. Tayın beni fark etmesini istiyorum. Kendi sesimin burçlarda dolanıp kulaklarımı tırmalamasından ürküyorum. Seniha, sevda yarayı iyileştirir diye Alişan’a vurulmuştu. Alişan onun köksüzlüğünün bir gün gelip sırtında yük olacağını biliyor muydu? Bu yüzden mi kaçtı?
Yaşar’la Alişan bizi bırakıp gideli iki yıl oldu. İki elti, iki kanayaklı, iki eksik etek, iki kaşık düşmanı ama yuvayı yapan iki dişi kuş; bir başımıza kaldık. Gündüzün gürültüsü, şamatası, hengâmesi bitip de herkes kendi eşiğinin berisine geçince gecenin uğultusu bizi sarmalardı. Önce ayrı ayrı odalarda kendi yataklarımızda duvarların sesini dinledik. Duvar deyip geçmeyin, kulağınızı dayadığınızda yüzlerce yılın uğultusunu duyarsınız. Sevenler, sevilenler, ölenler, öldürenler, ayrılanlar, aç kalanlar, dışarı atılanlar, yok sayılanlar ve elini sıcak sudan soğuk suya sokmayanlar. Birkaç ay yalnız yatmayı denedik, olmadı. Bir gece Seniha dayanamayıp yatağını odama taşıdı. “Kız abla,” dedi. “Kız soğuk duvarlara karnımı dayamaktan canım yandı. Tavanları saya saya aklımı kaçıracağım. Dur şuraya kıvrılayım. Hiç olmasa nefesini duyarım.” “İyi,” dedim. “Kız ne olacak, gel yat, uyu. Hem bana da iyi gelir. Söylemesi ayıp ben de uzun zamandır yalnızlıktan bunalmıştım. Geceler uzadıkça uzadı.”
Biz kim miyiz? Ben Sultan, anamın babamın Sultan’ı. Beni kundakta bırakıp, bu dünyadan gitmişler. Açla çıplak bir hamama yakışırmış. Büyüyünce kasabanın en yoksulunu buldum. Yaşar. Anası onun bunun kapısında çalışırken üç dört defa düşük yapmış. Benimki olunca adını Yaşar koymuş. Yaşar da ne yaşar? Gündelikçi, yanaşma, açın oğlu, çulsuzun yetimi Yaşar. Benim payıma da bu düştü. Şimdi yaşar mı yaşamaz mı, onu da Allah bilir. İki sene oldu, güya para kazanıp gelecekti. Seniha’m, can yoldaşım. Onun da kederi kaderinden büyük. Sevda belasına ser sefil oldu garibim. Zannetti ki iki gönül bir olunca samanlık seyran olacak. Olmuyor be Seniha’m, olmuyor. Samanlık dediğin çer çöp, seyranlık olansa senle ben.
Benim Yaşar’la Seniha’nın Alişan’ı amcaoğlu. Onların derdine biz önce iki komşu, iki elti, sonra aynı evde iki can; bir birimizin yarasını iyileştirelim dedik.
Kasaba yeri küçüktür, dedikodusu bol olur. Biz kadın başımıza kalınca önceleri kuyumuzu kazan çok oldu. Ne zaman ki biz birbirimize dal verdik, hepsinin ağzına kilit vuruldu. Birkaç ileri geri konuşan olsa da it ürür, kervan yürür. Ne yapsaydık? Gündüz bağda, bahçede, işte, güçte; akşam olup herkes ocağını başına toplandığında acı aşını yiyip, kimisi karısını kimisi kocasını koynuna girdi. Bizim yastıklara sarıla sarıla böğrümüz delinmişti. Değil mi Seniha’m?
Kız iyi ki o gece akıl edip yatağını odama getirmiştin. Hem aynı odada iki yatakta neymiş? Tazecik körpecik Seniha’m. İncecik parmakların, dal gibi kollarınla nasılda sarmıştın belimi? Sarılsaydın daha daha sarılsaydın da bitmez yalnızlığımı eritip bitirseydin. Yaşar’ım, yaşar mı yaşamaz mı Allah bilir ama senin tenin, benim canım. Alişan’ın gelene kadar sen bana alış demiştim, ben de sana.
Kötülerin ocağı sönsün Seniham. Yurdu yuvası dağılsın. Bizim kimseye kötülüğümüz dokunmamıştı hâlbuki. Şu dünyada kötülüğün etekleri iyiliğin saçını süpürürken; soğuk gecelerin yalnızlığını, bir göz damın kimsesizliğini unutturan senin sıcak yumuşaklığındı.
Kötülerin horozlanması iyilerin eşekliğindendir Seniham, keşke izin vermeseydin kötülerin aramıza girmesine. Biz birbirimizin sırdaşıydık, yoldaşıydık. Kime ne ikimizin iki tende bir can oluşumuzdan? Yaşar’la Alişan gurbete gitmişse bizim suçumuz mu? Biz mi aç bıraktık onları? Yoksa gurbet ellerinde yok yoksul üç otuz paraya biz mi çalıştırdık? O garipler istemez miydi iki aylık evliyken bıraktıkları karılarının koynuna girmeyi? Ha Seniham, istemezler miydi? Neydi bizim kötülüğümüz evleri, köyleri yıkan, çoluk çocuğu çöller ortasında bir damla suya hasret bırakan, bizim tenimizin birbirine susaması mıydı?
Fukaranın en büyük fiyakası ayakta kalmasıdır. Biz el ele, dal dala verdik de ayakta kaldık. Ah Seniham kiraz dudaklarının ateşi hala yüreğimi yakıyor. Keşke öyle yaksaydın ki kavrulan yalnızlığımdan savrulan küller, senin ateşini besleseydi.
O ilk geceyi hiç unutmayacağım. Senin kimsesiz masumluğun, benim yoksul ürkekliğimi sarıp sarmalamıştı. Sendeki ateş yanardağın gözüydü. Benim mahcupluğumsa kendime yabancılığımmış. Sen sokuldukça kendimi tanıdım. Kalenin bazalt taşlarından süzülüp gelen yağmur suları gibi aktın içime. Her yağmurdan sonra yeniden parıldadım.
Sonra ne oldu da sen de beni bırakıp gittin be Seniham. Alişan’ın yokluğuna alışamadın mı? Yetmedi mi benim sevgim? İyi mi oldu, şimdi kara toprağın altında daha mı mutlusun?
Mayıs geçince karlar da eriyecek çiçekler dağın zirvesine kadar çıkacak. Ben yine sadece bakacağım. Çiçekleri toplamak nasip olmayacak.
Rüzgâr önüne kattığı yağmur bulutlarını derenin içine doldurdu. Bulutlar orada olmaktan mutlu değilmiş gibi kaynaştılar. Uçurum, beyaz bir pamuk yorgana sarılıp derenin çığlıklarını sakinleştirmek için iki yakasını birleştirdi. Tay iki ayağını üstüne kalkıp yelelerini rüzgâra savurarak kendini uçuruma bıraktı.
Oldu mu be Seniham? Ha! Oldu mu? Demedim mi yara sızlar! Bak yine yaram sızlamaya başladı. Yalnızlığın kapanmayan yarası.






