Annem kocasını, ben karımı kaybedeli çok olmadı. İkimiz de ölen eşlerimizin yasını tutuyoruz. Anneme de iyi geleceğini düşünüp, bir zamanlar Ayla’yla beraber Ataşehir’de yaşadığımız daireyi boşalttım ve Moda’ya, doğduğum eve geri döndüm. Bazen (belki de çoğu zaman) anneme Ayla diye hitap ediyorum. Bazen de banyodan, mutfaktan, yani evin herhangi bir bölümünden ya da kapıdan çıkıp gelecekmiş gibi Ayla’yı bekliyorum. Yatakta o uyuyormuş gibi sol tarafı boş bırakıyor, çiçekleri onun günlerinde suluyor, kahvaltıda taze meyve sıkıp hiç dokunulmayan bardağı sonra lavaboya döküyorum. İş dönüşünde Moda’ya değil de Ataşehir’e doğru araba kullandığım ve yarı yoldan geri döndüğüm de oluyor. Hatta bir keresinde hiçbir şey değişmemiş gibi oraya gitmiş, eski anahtarlarla kapıyı açmaya uğraşmıştım. Kiracı bunu olağan bulup beni içeriye davet etmişse de Ayla’nın yerine onu görmüş olmanın dehşetiyle Moda’ya geri gelmiştim.
Her zamanki gibi o akşam da, eve vardığımda annem salonun penceresinin önünde, kolunu koltuğun kenarına yaslamış bir halde karanlık denize bakıyordu. Eskiden neşeli olan, sohbet etmeyi seven, sergilerden ve türlü davetlerden eksik olmayan bu kadın artık hiçbir yere gitmeyip genellikle susuyor, konuştuğu zamanlardaysa ona Ayla demelerimin intikamını alırcasına bana babamın adıyla hitap ediyor, ona dair anılar anlatıyor ve bu anılar benim bilmediğim aile sırlarımızı açığa çıkarmış oluyor. Bir gün, senin rahmetli ilk eşin, diye başlayan bir cümle kurmuş, anlatmaya koyulmuştu. Bana sen demekle babamı kastettiğini bir an idrak edemeyip, bir yandan anlattıklarını umursamıyormuş gibi gözükürken öte yandan her ayrıntıyı can kulağıyla dinlemiştim.
Babamın ilk eşine dair bilgi edinmek için, annem pencerenin önünde yine uzaklara dalmışken (çoğu zaman o da uyuyamıyor) yatak odasındaki çekmeceleri, sandıkları ve bavulları sessizce açmam gerekiyordu. Çocukken bir kâbustan uyanıp annemin yanında uyumak için aşağı indiğim bir gece, babamdan yediğim tokattan sonra o odaya ilk kez girdim. İçerideki her şey kilitli olduğu gibi anahtarlar da özenle saklanmıştı. Uğraşlarımın sonucunda tuvalet masasının en alt çekmecesi dayanamayıp açıldı. Üstte pul koleksiyonunun bulunduğu çekmecenin ön tarafından sararmış kâğıtlarla bir iki fotoğraf çıktı. Babamın benim yaşlarımda, eşinin Ayla’nın yaşlarında olduğu zamanlardı. O kadar çekmecenin içinden yalnızca annemin bahsini ettiği anıların olduğu çekmecenin açılması tuhaftı. Üstelik bu koleksiyonun, annemin, senin ilk eşinin pulları, diye bahsettiği başka bir gün babamın ilk eşinden olduğunu öğrenecek ve Ayla’nın da benimle tanışmadan önce pul koleksiyonunun olduğunu hatırlayacaktım.
Annemle aralarında yirmi yaş olduğunu dikkate alırsak, bu kayıptan sonra babam uzun süre yas tutmuş olmalı. Onunla benzer bir acıyı paylaşmak beni korkutuyor, çünkü bir oğulun babasını anlamasının tek yolunun onunla aynı yollardan geçmek olduğunu okumuştum bir kitapta ve ben öyle bir şey olsun istemiyorum. Ama odaya tekrar girip aynı çekmecenin arka taraflarını karıştırdığımda o genç eşin kanserden öldüğünü öğreniyorum. Bunu da öğrenince oraya bir süre girmeme kararı alıyorum.
Bütün bunlardan uzaklaşmak için evdeki zamanımı elimden geldiğince makale yazmaya ve öğrencilerin sınav kâğıtlarını okumaya ayırıyorum. Daha çok annemin yanında, salonda çalışıyorum. Başımı masadan kaldırıp baktığımda onu düşüncelere dalmışken buluyorum. Ama ara sıra bakışlarını üzerimde yakalıyorum. Gözlerini benden alıp denize kaçırıyor. Özellikle bu gibi anlarda çalışmaya ara verip onunla iletişime geçiyorum. İkimize de iyi geleceğini düşünüp yemeği birlikte yapma teklifinde bulunuyorum. Mutfakta yan yana hiç konuşmadan bunu başarabiliyoruz. Yemekten sonra kahve pişirip konuyu şimdiye dair mevzulara getiriyorum. Dışarıya çıkalım, akrabalara gidelim, bir şeyler yapalım gibi tekliflerde de bulunuyorum ama o, başka zaman, diyerek beni oyalamakla yetiniyor. Onunla daha çok vakit geçirmek ve geçmişte olan biten her şeyden düşüncelerini uzaklaştırmak için ayrıca neler yapabilirim diye fikir yürütüyorum. Kendi odama çıkmak yerine, yalnızca yan yana olmak için bile olsa televizyonu açıyorum. Annem sessizliğini bozmuyor, ben karşımdaki ekranın boş görüntülerine dalıyorum. Bazen su içmek için mutfağa ya da sigara içmek için balkona gidip döndüğümde kendisinden yine bir şeyler öğreniyorum. Babamın bir üniversitede bir süre öğretim üyesi olarak görev yaptığını, müteahhitliğe oradan istifa ettikten sonra başladığını, asla çocuk sahibi olmak istemediğini ve annemin ben doğmadan önce iki kez kürtaj yaptırdığını… Bu bilgiler de beni ürkütüyor ama Ayla’nın çocuk isteğine karşı çıkmış olmamdan pişmanlık duymuyor, bir çocuk sahibi olacağıma da asla ihtimal vermiyorum. Maalesef bu yönümle de babamla benzerlik gösteriyorum.
Kimi zaman da teras kattaki odama çıkıp ot çekerek, viski içerek her şeyi geçiştiriyorum. Üniversitede olduğum zamanlarda ise annemi konuşturup içini dökmesi için kapıcının eşi Gülbahar Hanım’dan yardım istiyorum. Annemin ağzını bıçak açmadığını söylüyor. Yurt dışında yaşayan dayıma ve teyzeme, annemi babama ait olan giysi, ayakkabı gibi özel eşyaları evden çıkarmaya ikna etmelerini istesem de kimse böyle bir topa girmeye cesaret edemiyor. Doktor, eş, dost, akrabalar ikimiz için de yaşadığımız sürecin olağan olduğunu söylüyor. Biz bir olağanlık görmeden ve öyle bir şey aramadan yasımızı tutmaya devam ediyoruz.
Bana bir faydası olmayan aile sırlarını artık umursamıyor, dönüp dolaşıp yalnızca Ayla’yı düşünüyorum. Düşündükçe başka güzel ayrıntılar açığa çıkıyor ve bunlar bir nebze olsun yüzümü güldürmeye yetiyor. İkimize ait olan albüm şimdi burada, çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği odada komodinin üstünde duruyor. Fotoğrafları çeviriyor, nikâhımızı, tatillerimizi, her anımızı yeniliyorum. Kanser karşısında hâlâ eli kolu bağlı olan bilime sitem ediyor, Ayla’nın hiç ölmediğini, hep yanımda olduğunu hissediyorum.
Akademideki arkadaşlarım izne ayrılıp annemle bir yerlere gitmemin bize iyi geleceğini düşünüyorlar. Annemin doktor kontrolleri dışında evden dışarı çıkacağını hiç sanmıyorum. O yasını tutarken onu bırakıp hiçbir yere gidemem, bunu bu gece onun yarı uykulu ağlamalarını duyunca daha iyi anlıyorum. Dayanamayıp sahilde yürüyüşe çıkıyorum. Martıların, kedilerin arasında yürüyor ve sıklıkla şöyle diyorum: Ayla lütfen bir an olsun bana görün.
Hangi ara Kadıköy İskelesi’ne vardığımı anlamıyorum. Gün aydınlanırken geri dönüyorum. Bugünün iş günü olduğunu sanırken kapıcıyla karşılaşıyorum. Cumartesi yürüyüşü mü yapıyorsunuz, diyor. Tatil olduğunun farkına varıyorum. Apartmanın girişinde Gülbahar Hanım’ı görüyorum. Akşam anneme göz kulak olup olamayacağını soruyorum. Beni kırmıyor. Akşamleyin arabaya binip şehrin içinde anlamsızca dolaşıyorum. Ayla’yla tanıştığım günden beri (yaklaşık on yıldır) akşamları yalnız başıma dışarı çıktığım tek bir gün bile yok. Yan koltukta onun varlığını hissediyor, ne zaman oraya baksam sanki hep onu görüyorum.
Gece yarısı oluyor, hâlâ bir yerde durmuş değilim. Ne yapacağımı bilmiyorum. Aklıma öğrencilik yıllarında gittiğim gece kulüpleri geliyor. Eve dönmeyi, bir iki uyku hapı içip uyumayı düşünsem de vazgeçip karşıya geçiyorum. Vardığımda gece ikiyi buluyor. After Party’ler genelde Tarlabaşı civarındaydı. Ben buralara gelmeyeli her yer çok değişmiş. Otopark arıyorum. Bulamayıp arabayı yol kenarına park ediyor, Tarlabaşı’nın eskiden olduğu gibi karanlık yokuşlarını çıkıyorum. Sonunda ışıklar beliriyor, tanıdık bir yer gözüme ilişiyor, kapısından içeri giriyorum. Ölgün ışıklar, yüksek seste müzik, alkol, ot, ter kokusu, kendinden geçmeye başlayan kalabalık… Her şey bir o kadar tanıdık bir o kadar da yabancıyken barın önünde duruyor, barmenden viski istiyorum. İçerken Ayla’nın buralarda bir yerde beni izlediğini düşünüyorum. Ona ve yasıma saygısızlık etmemek için kimseyle temasta bulunmuyorum. Oldukça kibar bir tavırla yanıma yaklaşan bir kadına yalnız kalmak istediğimi söyleyip konuşma talebini geri çeviriyorum. Sesim o kadar net ve kararlı ki ona kaba geliyorum. Viskiler çoğalıyor. Yanıma yüzünü hatırladığım ama kim olduğunu çıkaramadığım ve eskiden müşterisi olduğumu iddia eden benim yaşlarımda biri geliyor. Tanıyamıyorum, bu durumu yadırgamayıp gülümsüyor. Bunu aradan geçen zamana mı çakırkeyif olmama mı bağladı bilmiyorum. Şeker isteyip istemediğimi soruyor, paketi gösterip biraz sesini yükseltiyor: Bunu da mı unuttun? Hatırladım ama istemiyorum.
İlerleyen saatlerde onu tekrar görünce istediğimi söylüyorum. Şaşırmıyor. Ben parayı uzatırken o şekerimi uzatıyor. Dilimin ucunda bekletip yavaş yavaş emiyorum. Kalbim hızlanıyor, vücudumun her yerine kan hücum ediyor, terliyorum. Ruhumun adeta bedenimden ayrıldığını hissediyorum. Hangi ara kendimi kalabalığın arasında biriyle dans edip öpüşürken bulduğumu açıklamak gerçekten güç. Bir çift gözle karşı karşıya geldiğim an Ayla’ya ihanet ettiğimi düşünüp onu itiyor, kalabalığı yararak kendimi dışarı atıyor, derin derin nefesler alıp veriyorum. Arabayı nereye park ettiğimi hatırlamaya çalışıyorum. Yokuşu iniyorum. Önümü göremediğim zamanlarda duvarlara dokunuyor, bir şeylere takılıp düşecekmiş gibi olunca son anda bir yerlere tutunuyorum. Nerede olduğumu anlayamıyorum. Biriyle karşılaşıp yol sormayı umuyorum. Sokağın bir yerinden sesler geliyor. Oraya doğru ilerlediğimde loş ışıkla aydınlanan bir ara sokak görüyorum. İki kişi bir duvarın dibinde duruyor. Kadın sigarasını içiyor, adam ona, ücretin ne kadar, diyor. Cevabı beklemeden cebinden para çıkarıp kadına uzatıyor. Kadın parayı alıp adamın önünde eğiliyor. Adam sertleşmiş penisini önündeki ağzın içine sokuyor. Başını yukarı kaldırıyor. Eski, mutlu günlerini düşünüyor. Kadının çok çabalamasına rağmen boşalamıyor. Kadın yerinden kalkıyor, bu kadarının yeterli olduğunu söylüyor. Adam bir şey söylemeden onu saçından tutuyor, önünde diz çökmeye zorluyor. Kadın yalpalayıp düşüyor. Adam penisini onun ağzına sokmaya çalışıyor. Kadın penisi ısırıyor. Adam onu itiyor. Bağrışmalar başlıyor. Adam yerden aldığı bir taşı kadının başına vurup bana bakıyor. Kadın yere yıkılırken ona yardım etmeyip koşuyorum. Beni ayak sesleri takip ediyor. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Ara sokaklarda bazen yine loş ışıklar beliriyor. Sanırım sola dönüyorum, sonra sağa, yine sola… Tesadüfen karşımda arabayı bulup biniyorum. Eve vardığımda Gülbahar Hanım salonda uyuyakalmış. Beni görünce kalkıp gidiyor. Annem ağlıyor mu diye yatak odasına kulak kesilip odama çıkıyorum. Duş alırken penisimdeki diş izlerine su değiyor, canım yanıyor. Kendimi yatağa atıyor, günün aydınlanmasını beklerken sızıyorum.
Öğleye doğru uyanıyorum. Uyanır uyanmaz anneme kahvaltı hazırlıyorum. Masada yine sessizken bana bakınca konuşacağını anlıyorum. Yıllar önce genel afla serbest bırakıldığımı söylüyor. Ne olduğunu anlamak için kahvaltı sonrasında yatak odasını karıştırıyorum. Bir seks işçisini öldüren babam üç gün içeride kalıp genel aftan yararlanarak serbest bırakılmış. Aklıma geceleyin gördüklerim geliyor. Evde duramayıp oraya gidiyorum. Arabayı yakınlarda bir otoparka park edip Tarlabaşı’nın gündüz olmasına rağmen yarı karanlık sokaklarına dalıyorum. Orayı bulamayınca kulübe gidiyor, alt yola ineceğim sokakları kestiriyorum. Birkaç seçeneği deneyince nihayet aynı yere varıyorum. Kalabalık toplanmış. Torbacı da aralarında. Beni görünce yanıma geliyor, birine bakıp bakmadığımı soruyor. Şeker istiyorum. Kenarda alışverişi tamamlıyoruz. Bu kalabalık niye toplanmış, diyorum. Gacolardan biri öldürülmüş. Bir görgü tanığı oradakilere katilin peşinden koştuğunu, önce sol, sonra sağ sokağa girdiğini ama karanlıktan dolayı izini kaybettiğini söylüyor. Eve dönene kadar gece neler olup bittiğini tam olarak hatırlamaya uğraşıyorum.
Eve vardığımda aklıma babam ve onun yatak odasındaki geçmişi geliyor. Ertesi gün annem Gülbahar Hanım’la kontrol için doktora gittiğinde işten izin alıp eve erkenden dönüyorum. Yatak odasına giriyor, kilitli her çekmeceyi, sandığı, bavulu ve gardırobun kapaklarını zor da olsa açıyor, babama ait ne bulduysam terasa taşıyıp şöminede yakıyorum. Bir lanetten kurtulmuşçasına rahatlarken annem eve döndüğünde nasıl bir tepki verecek diye merak ediyorum. Bir şey sormadan odaya geçip hemen uyuyor. Onu uyurken görünce şaşırıp seviniyorum. Ertesi gün işten döndüğümde annemin de Ayla’ya ait her şeyi yakmış olduğunu görüyorum ama ben onun gibi hemen uyuyamıyorum. Gece bir kâbustan uyanıyorum. Çocukken olduğu gibi ayaklarım beni aşağıya götürüyor. Babamın kalkıp beni döveceği korkusu içimde yok. Annem geldiğimi fark edip yatakta bana yer açıyor. Elimi tutuyor. Yanına uzanıyorum.






