***
“Bafra otobüsü ne zaman gelir,” dedim veznede duran adama. Duvar saatine bakıp, “Yakında gelir,” dedi. Herhalde bu cevap herkesi tatmin ediyordu. “Ne kadar yakın?” Karadeniz güzergâhının kıvrımları önündeki ekrandaymış gibi gözlerini kıstı. “Taş çatlasa yarım saat.” Bekleyecektim. Sami’nin ince sigara dallarından bir tane çıkardım. Sömürü düzeni… Buradayken kaç kere ağzımdan çıktı bu sözler. Kimleri kimlere şikâyet ettim. Sami’nin sigarası, babaannemin keçisi, polisin minibüsü… Bunlar mı sömürü. Çok beklemedim. Bafra otobüsü on dakikaya geldi, birkaç sigara tiryakisi indi önce, bavulu olan kimse yoktu, bir amca ceketini giyip uzaklaştı. Muavinin yanına yaklaştım. “Pardon, emanetim gelecekti,” dedim. Anlamadı. “Bir çuval gelecekti,” deyince anladı, bagajın mandalını kaldırdı. Çuvalda kırmızı harflerle “Necdetime” yazıyor, kavrulmuş keçiyi sarıyordu adım; babaannem söylemiş, amcam yazmış. Bir tarafa “Necde”, öbür tarafa “time” denk gelmiş. O kadar ağır değil, içinden kavanoz sesi gelmiyor. Çok fazla bir şey koyma diye tembihlemiştim, “Bakarız,” demişti. Caddeden normal tempoda yürürsem yarım saatimi alacak. Eğer ara sokaklara dalarsam, yolumu gece karanlığında karıştırmadığımı varsayıyorum, yirmi dakikada eve varırım. Oralarda polis devriyesiyle de karşılaşmam bir daha. Karşıya geçtim, evime varacak hipotenüsü çizdim kafamda, vagon sanayi duvarına vardığımda yol düzleşecek. İlk sokaktan daldım. Siktir. Sigara yok. Bankta unuttum. Aferin Necdet, sabah nasıl ayılacaksın sigarasız. Duvara kadar yürüdüm, yürüdüm. Uzakta sinyali yanan bir araba park halindeydi. İşkillendim. Bu cadde, bütün genişliğine karşın duvarın ötesindeki vagonlar gibi tenha olurdu hep, hele gece iyice. Uzağı net görmesem de en az bir adamın gölgesini seçebiliyordum. Evden çıkarken ekmek bıçağı almadığıma hayıflandım, buranın çakalı çoktu da biri beni bulmamıştı, kimseyle kavga etmemiştim. Sami ne yapardı, yolun karşısına geçerdi herhalde, ya da uzaklara bakarak, sanki adam orada yokmuş gibi yürürdü. Arabaya yaklaştım. Buraların adamıydı, birisini bekliyor mu, hava almaya mı çıkmış, dertli mi anlayamadım. Onun yerine çuvalı avucuma sıkıştırdım, arabanın sinyali gibi bir işaret bekliyordum. “Birader çakmağın var mı?” diye seslendi. O birkaç saniyede koca kafamda, çuvalı adama vurup parçaladım, kavurmayı heba ettim, yere yığdığım adamın akıbetini düşünmeden eve kadar koştum. Çünkü arabanın içindeki ışık yanıyordu, adam sigarasını yakmak isterse ön kabindeki çakmaklığı kullanabilirdi. Sami’ye sabah böyle bir hikâye uydursam gene hayranlıkla dinlerdi. Çakmağımı çıkardım, adam da ağzına sigarasını oturttu, boğuk bir “Eyvallah” sözüne çakmağın kıvılcımı karışırken elimdeki çuvalı yere bıraktım, muhabbeti uzatmak ister gibi ona baktım, “Benim de sigaram yok,” dedim. Lacivert-beyaz renkli paketten iki tane uzun sigara çıkardı. “Al, birini de kulak arkası yap, yükün var, yolun bitmez,” dedi. Bahşişine hayır demedim. Sabah kalktığımda sigarasız kalmayacaktım. Bir yabancıya değil de, bir dosta, Sami’ye bakarmış gibi minnetle ona baktım. Çok içli bakmış olmalıyım ki, “Ben daha çok beklerim,” dedi. Neyi bekliyorsun, diyecektim. Yerdeki bira kutusunu fark ettim, olay gene kadındı, ya da değildi, ne çıkar, “Eyvallah,” deyip onu bir rüyaya dönüştürene değin yürüdüm, yürüdüm, gölgesi uzakta kaldı.





