Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Nisan 2021

Öykü

Yazarını Bulan Öykü

İdris Erdoğdu

Paylaş

0

0


Eski kurmalı saatin tokmağı iki pirinç çan arasında deli gibi gidip gelmeye başladığında, hava daha aydınlanmamıştı. Yarı uykulu halde, yastığın altında çalan saati susturmak için elimi dolandırdım. Saati başucumdaki komodinin üstüne koymaktan vazgeçeli çok olmuştu. Kaldığım evin duvarları o kadar ince ki yan dairede oturan Leman Ablanın bebeği zilin sesine uyanıyor. Leman Abla birkaç defa bitkin bir halde kapıyı çalıp, “kurban olayım Sadi, gece vardiyasından geleli bir saat olmadı,” dedi. “Nuran azıcık uyusun. Şu saatin sesini kısıver, olmaz mı? Bu meret sanki bizim dairede çalıyor.” İşte ondan beridir saat yastığın altında çırpınıp duruyordu. Neden mi başka saat almıyordum? Belki de çocukluğuma dair bir şeyler hatırlattığı için. Olabilir mi? Yok, sadece tembelliğimden.

Neyse, komşum Leman abla kendisi kabul etmese de güzel kadındır. Ne yazık ki soğuk kesimhanede, eksi sekiz derecede, günde sekiz saat çalışmaktan güzelliği falan düşünecek hali kalmamış. Bir hafta gece, bir hafta gündüz vardiyası; dolap beygiri gibi dolanıp duruyor. Kocası Salih abi kamyon tepesinden iki ayda bir iner, eve bir geceliğine uğrar, sonra kaybolur. Leman abla Salih abiye hala âşıktır. Ondan bahsederken gözleri ışır, sanki bir paye verir gibi, “Ayol ayağının tozuyla önce Selim Can sonra Nuran’ı yapıp gitti,” der, kahkahayla güler.

 İki yıldır tanışıyoruz. Üniversiteyi kazanınca ilk yıl yurtta kaldım. İkinci sene eve çıkacağım deyince babam gönülsüzce kabul etti. Okula uzak ama eşyalı bir ev buldum. Hani okulla da pek alakam yok. Mühendislik bana göre değil, ben yazar olacağım. Yazmak için buradan daha elverişli bir yer bulamazdım. Mahallede yaşam yirmi dört saat kesintisiz devam ediyor. Vardiyaya giden işçiler, mesaiye giden memurlar, ellerinden pasaportları alınmış kaçak çalıştırılan göçmenler, kâğıt toplayanlar, hurdacılar, transseksüeller, geyler, lezbiyenler, şeyhini kaybetmiş müritler, emekliler kimi arasan var.

 Bizim apartman üç katlı, on iki daire var. Ana caddeye bakıyor. Yapıldığı dönemin mimarisinin özgün örneklerinden biriymiş. Geniş sahanlığı, işlemeli ahşap giriş kapısı, tavandan iç aydınlatması; şimdilerde böyle yapılar yapılmıyor. Yapılsa da pek talep olduğunu düşünmüyorum. Herkeste bir rezidans merakı. Girişte ayakkabıcı, koltuk kılıfı kaplayan bir dükkân ve tekel bayi var. Karşıda emlakçılar sıralanmış. Birinci katta Suriyelilerle Somalililer oturuyor. Onların üstünde Nurcan’lar, en üstte de biz; Leman abla, ben, Emekli öğretmen Cemil amca ve Bursa’nın eski toprak ağalarından olduğunu söyleyen Müştak Bey ve eşi Kamile Hanım.

 Bizim kattaki iki daire hariç hepimiz kiracıyız. Göçmenler kendi hallerindenler. Zavallılar, çoğu zaman çalıştıkları atölyelerde sabahlamaktan eve gelemiyorlar bile. Polis, kendine iş aradığı zamanlarda iki haftada bir baskına gelip, yeni gelen var mı diye sorup gitmese katın boş olduğunu zannedersiniz. Polisin evi merak ettiği kadar bu insanların nerede çalıştığını da merak ettiğini düşünmek isterim doğrusu.

Dedim ya ikinci kattaki dört dairede Nurcanlar oturuyor. Nurcan, Tijen, Nujen ve arkadaşları. Onlar apartmanın görünmez melekleri. Bu benim düşüncem ama Cemil Amcayla Müştak Bey’e sorarsanız; “Olmaz evladım. Kadın mı erkek mi belli değiller. Apartumanda böyle şeylere müsaade edilmemeli. Ev sahipleri Anadolu’dan çarıklılar; aldılar daireleri, verdiler komisyonculara, kim girer kim çıkar haberleri yok.”

Cemil amca; kısa boylu, kalın enseli, ensesi gibi kalın kaşları olan, çalıştığı süreden fazla emekliliğini yaşayan bir abimiz. Yenge erkenden bu dünyadan ayrılıp onu yalnız bırakınca anılarına sarılmış. Ayaküstü kimi yakalasa yetiştirdiği öğrencilerinin tıp fakültesinde profesör olduğunu söyler. Dudağını göstererek; bak kanserdi, o iyileştirdi der. Bin dokuz yüz kırk beş doğumluları ilkokul birinci sınıfta okuttum, okullar arası bilgi yarışmasında benim öğrencilerim il birincisi oldu diye övünür. Veda cümlesi, “siz cevheri sarrafsınız ama vitrin bozuk evladım. Kendinizde suç bulmayın”dır. Tek takıntısı Nurcanlardır. Ellerinde gazeteler, Müştak Bey’le apartmanın önüne attıkları sandalyelerde akşama kadar geleni geçeni seyrederler.

Müştak Bey ve Eşi Kamile Hanım kaybettikleri eski şatafatlı dönemlerin özlemiyle günlerini geçirirler. Uzun süre bir arada yaşayan yaşlı insanların birbirine benzeşmesine dair tezin en büyük ispatı gibidirler. Yaşlı insanlarda görülen yorgunluğun aksine gençliklerinde güzel günler gördüklerine dair dinçlikleri, onların ayrıcalıklarıdır. Müştak Bey sokağa asla ütüsüz pantolonla çıkmaz. Eski moda takım elbiselerine uydurduğu ipek boyunbağı ve melon şapkasıyla başka dünyadan gelmiş gibidir. Karacabey ovasındaki binlerce dönüm arazi bir emlakçı kurnazlığıyla –sanki çocukları ve akrabalarının bu işte parmağı vardı– elinden çıkınca bu daire ve bankada kalan bir miktar parayla ortada kalmışlar. Bir defasında Sadi Bey evladım, bizim konağımıza film artistleri, sahne sanatkârları gelirdi. Hasan Heybetli, Muazzez Hanımla ilk olarak bizim konakta buluşmuştu. Yaa, hey gidi günler hey! diye anlatmıştı. Anlattıklarının ne kadarı doğruydu bilmiyorum ama anlatırken gözlerindeki nemli parıltı o günlerin özlemini anlatmaya yetiyordu. Müştak Bey ve Kamile Hanım’ın birbirlerini onaylayarak anlattığı birkaç hikâye daha vardı ancak onları daha çok başkalarına duyurmak için değiştire değiştire yeniden anlatırlar.

 Leman abla, işe gidince gündüz evde oldukları için anahtarı Nurcanlara bırakıyor. Nuran uyanınca yemeğini veriyorlar. Selim Can okuldan gelene kadar oyalıyorlar. Yalnız Salih Abi gelince selamı kesiyorlar. Müştak Bey’le Cemil Amca birbirlerini doldurup Salih Abiye durumu anlatmayı denedi ama Leman Abla, Salih Abinin görmez tarafından bayramlık ağzını açınca bir daha cesaret edemediler. “Ulan yaralı parmağa işediğiniz yok, bari işimi bozmayın. Evde el kadar iki çocuk, önlerine bir kap yemek mi koydunuz da bir de adamı fiştekliyorsunuz.” Bizimkilerin sesi bir daha çıkmadı.

Salih Abi gece geldi. Gecenin yarısı koca tırı bağırta bağırta cadde boyunca park etti. Leman abla bu gün izinli. Salih abi gün boyu evde olacağına göre ben erkenden çıkıp giderim diye düşünmüştüm.

Birinci kattakiler muhtemelen zorla çalıştırıldıkları atölyelerde sabahlamışlardı. O yüzden katta kimsecikler yoktu. Eğer içerde birileri varsa da onlar pasaportlarını kaptırmamış olan yeni göçmenlerdi. Nurcanların kat desen, bu saatte işte olmalılar. Bir iki saate kadar damlarlar. Bizim emekliler uyuduklarına göre çıkıp biraz aylaklık eder, caddenin başındaki fırın açılınca da simitle peynir alır, parkta gelip geçenleri seyrederek kahvaltı yaparım. Belki atölyeye giderken bir öykü yakalarım. Evden gelen paraları habire atölyeye yatırıyorum. Bu aralar herkes bir atölyeye gidiyor. Yaratıcı yazarlık atölyesi. Hocalar her şeyi yalamış yutmuş. Benden umutlular. Geçen gün atölyede değerlendirmek için yarışmada ödül almış bir kızın öyküsünü dağıttılar. Kız bayağı heyecanlandı. İşkencede hayatını kaybeden bir yakınının ardından yazdığı bir öyküydü. Nedenini pek anlamadım ama hoca kızcağızı yerden yere vurdu. Bu ne biçim öyküymüş, her aklına esen aklına geldiğini yazar mıymış, zaten jüri diye geçinenlerin hali de ortadaymış. Hepimiz kızı izliyoruz. Kız renkten renge girdi. Biz utandığı için zannederken, birden patladı. “Hocam o jüride siz de vardınız,” demez mi. Hoca dersi yarıda bırakıp çıktı.

 Sahi öykü nedir? Kurguladığımız şeyler. Böyle Söylenmeli Bizim Türkümüz’ün şairinin dediği gibi, "Özne, gözüne uygun düşen bir nesneyi hızla izler, ondaki özellikleri bulur çıkarır, bu arada onu kendisine göre yeniden kurar. Bu yeniden kuruş nesneyi nesne olmaktan çıkarmaz" – böyle değil midir? Kurmaca nerede başlar. Her kurgu öykü müdür? Sait Faik, Sabahattin Ali bunlar yaşadıklarını yeni bir dil kurarak yazdılar. Çehov, koca Rus toplumunun fotoğrafını çekti. Márquez bir kurgu ustasıydı ama içine doğduğu toplumun sosyolojisinden koparak bir kurguya yönelmedi. Büyülendiği gerçeklik iletişim içinde olduğu toplumun yaşantısıydı. Acaba biz öyküsünü yazacak gerçek hikâyelere sahip değil miyiz? Yoksa asıl hikâye, hikâyesi olmayanların öyküsü mü? Hocanın üst kurmaca dediği şey çıplak gerçeğin üzerine kurulmuyor mu? Kurmaca, ürettiğimiz şeyin içine doğduğu topluma dair söyleyeceği sözünün olması değil midir? Yoksa sadece hazzı yakalamak için gerçekten kaçmak mıdır? Hiper gerçeklik ya da gerçeğin simülasyonu adına üretilen birçok metnin benzer kurgularla ortaya çıkmasını neyle açıklamalıyız? Bunları bir dahaki aylığı yatırınca öğreneceğim. Bu aylıktan bana kalan bir şişe Mursallı parası. E, Müştak Bey demiyor mu, muharrir adam efkârlı olur. Bende efkârımı ucuz şarapla dağıtayım.

Bir taraftan bunları düşünürken bir taraftan da saati bulmaya çalışıyordum. Ne olur bulun artık, neredeyse Nuran uyanacak. Birden Salih Abinin geldiğini hatırlayınca yarı uykulu sayıklamaktan vaz geçip lambayı yaktım. Saat yatağın başlığıyla yatak arasına sıkışmış. Neyse ki buldum. Lambayı yakınca vaktin ne kadar erken olduğunu bir daha anladım. Biraz oyalanmaktan kimseye zarar gelmezdi. Leman ablaların daireden sesler geliyor. Salih abi yorgun bir sesle ama heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatıyor. Bölük pörçük duyuyorum. “Yolda otostop çeken gelinlik giymiş…” Yatakta doğruldum. O sırada apartmanın önünde bir taksi durdu. Meraktan perdeyi araladım. Nurcanlar, işten erken dönmüşler. Nurcan, Tijen, Nujen ve tanımadığım iki kişi daha var. Araba bıraktığı gibi caddede tiz bir egzoz sesi bırakarak uzaklaştı. Salih abinin sesi yükselince anlattıklarını duymak için kulağımı duvara dayıyorum. “Kadın yabancı, bizim şerefsizler kadını…” Nuran’ın ağlaması konuşmayı yarıda kesti. Pencereye yöneldim. İnenler birer sigara yakıp dumanı sabahın serinliğine savurdular. Kendi aralarındaki konuşmalar yukarı kadar geliyor. Konuşan Nurcan olmalıydı. İki ameliyat geçirmişti. Son ameliyat diyordu. Bunu da oldum mu ver elini mahkeme, kimliğime kavuşacağım. Diğerleri sessizce onu dinliyorlardı. Birisi söze girdi. Konuşanı tanıyamamıştım.

“Ne zaman karar verdin abla?” diye sordu. Sesinde hâlâ atamadığı erkeksi bir ton vardı. Nurcan, bir masala başlar gibi başladı anlatmaya.

Her şey, kar denizinin ortasında, ay ışığının milyarlarca kristali ışıtıp yakamoza dönüştürmesiyle başladı. Uzun kış gecelerinde eğer şansınız varsa, ayda üç gece göreceğiniz bu mükemmel olayı kaçırmazsınız. Buz tutmuş kar, dolunayda ışıl ışıl olur. Ayaz, havadaki nemi soğurduğu için ay ışığı güneşin parlaklığına kavuşur. Adeta bir ay banyosudur yaşanan. Bütün gölgeler manzara karşısında donakalır.

Dinleyenlerle birlikte bende bir anda kalabalık kentin yoksul bir mahallesinden ay ışığında yakamozlar oluşturan karla kaplı ıssızlığın ortasına düşmüştüm. Şaşkınlığımızı bir kahkaha böldü. Yok, be anam! Dolunayda nonoş çıkmaz, kurt çıkar. Biz kurdu öldürelim diye uğraşıyoruz. Hepsi birden gülüştüler. Az önceki tanımadığım ses ısrarla, “Hadisene be abla! Bak hava ağardı ağaracak, kimsecikler gelmeden anlat hadi,” dedim. Diğerleri de ısrar edince dayanamadı. Sesinin tonu değişmiş, ürkek bir hal almıştı.

 Benim babam şeyhti. Hâlâ da öyledir herhal. Kendimi bildim bileli yaz, kış kapısında misafiri eksik olmaz. Küsler, kanlılar, evde kalmışlar, çocuğu olmayanlar, sakatlar kimi arasan var. Altı yedi yaşlarındayken babam beni dizinin dibine oturtur, gelenlerle konuşurken benimde dinlememi isterdi. Gözümde o kadar büyük o kadar büyüktü ki çözemeyeceği sorun olmayacağını düşünürdüm. Hele bir de kendi yaptığı koruk üzüm turşusunu yiyip, suyundan içti mi keyfine diyecek olmazdı. Dünyanın en güzel insanı olurdu. On iki yaşıma kadar her şey normaldi. On iki yaşıma girdiğimde bende bir şeylerin farklı olduğunu fark ettim. Babam da fark etmiş olmalı ki benimle daha fazla zaman geçiriyor, ata bindiriyor, tilki avına götürüyordu. Elime silah verip ateş ettiriyordu. Üç yıl böyle geçti. Büyüdükçe anladım ki bedenimle ruhum arasında bir uyumsuzluk var. Yaşıtım erkeklerle derede yüzerken gizli gizli onları izliyordum. Karar vermiştim, ben farklıydım. İlk aşkımı da o zaman tanıdım, Adil. Babamın hizmetine girmiş öğrencilerinden biriydi. Adil’in elini tutmak istediğimde elinde ateş varmış gibi kaçırmış, babama gitmişti. Babam bildiği bütün duaları okudu, bütün kitapları karıştırdı. İçimdeki kötülüğü çıkarmak için neler yapmadı ki en sonunda pes edip psikiyatriste götürdü. Ben hastaydım, o da beni iyileştirecekti. Psikiyatr benden önce babamla görüştü. Yan odada beklerken babamdan çare uman ama umudu tükenince doktora gelenlerle karşılaştım. İçlerinden beni tanıyanlar olmuştu. Ne yalan söyleyeyim babam için üzülmüştüm. Doktor beni psikoloğa yönlendirdi. Bir yıl boyunca psikoloğa gittim. Sonunda ona âşık oldum. Adil’i babam, psikoloğu da deprem elimden aldı. Deprem olunca psikolog İstanbul’a gitti. Benim işimde orada bitti. Tekrar babamın yanına döndüm. Kim daha iyi susar oyunu oynuyorduk. Benim psikoloğa gittiğim duyulunca, babama duyulan güven de sarsıldı. Eski keyfi kalmamıştı. Ya çok yoksullar ya da umutsuzlar dışında gelen yoktu. Bir akşam baş başa otururken; Nuri Cihan oğlum, bana biraz turşu suyu getir de içeyim dedi. Bizim oralarda kış uzun ve soğuk olduğu için turşuların içine acı pul biber atarlar. Babamla acı turşu suyu içip sohbete başladık. İçtikçe dilim açılmıştı. Anlattıkça anlattım.

 Nujen, “Nasıl turşuymuş kız o,” dedi. Ne turşusu safım benim. Babam üzüm turşusu yapıyorum diye şarap yapıyormuş. “Nasıl yaaanii,” diye bir ses araya girdi. Şimdi günahını almayayım ama sanki bilerek yapıyordu. Günah deyince hepsi birden kahkahayı bastılar.

 Tijen, “Susun kız, şimdi Cemil Hoca uyanırsa soluğu karakolda alırız,” diye uyardı.

 Ee, dedi kalın sesli yabancı. Eeesi anam biz baba oğul, o zaman oğuldum. İyice bir ağlaştık. Babam, “Seni birine götüreceğim ancak bundan ikimizin dışında kimsenin haberi olmayacak,” dedi. Ertesi sabah Adana’daki amcamın hastalığını bahane ederek ilk otobüsle yola koyulduk. Gideceğimiz yere kadar babam hiç konuşmadı. Misafir olacağımız evin kapısını çaldığımızda ev sahibi bizi bekliyormuş gibi kapıda karşıladı. Yol yorgunluğu, hoş beş dereken ben erkenden uyudum. Babam sabah namazını kıldıktan sonra yanıma geldi. Kurtulacağız bu illetten, sen merak etme, diyerek başımı okşayıp oracıkta uykuya daldı.

 Ev sahiplerimizin kim olduklarını sonradan öğrendim ama o zaman çok garipsemiştim. Bu insanlar bizim gibi değildiler. Kadın erkek birlikte oturuyorlar. Yemeklerini beraber yiyor, sohbetlerini, dualarını hep beraber ediyorlardı. Memlekette olsa babamın asla kabul etmeyeceği şeylerdi. Oysa şimdi o da herkesle beraber sofraya oturmuştu. Babamın çaresizliği aklıma geldikçe hem içim burkulur hem de gülerim. Babam üçümüzün baş başa kaldığı bir yerde, “Medet sende, ben neler yaptıysam olmadı,” dedi. “Sırrına yetemedim. Etmediğim dua kalmadı. Gitmediğim doktor bırakmadım ama olmadı.” Doktor dediği bir kişiye gitmiştik. O da benim hasta olmadığımı bunun insanın doğasında olan farklılık olduğunu anlatmıştı. Babam ömründe ilk defa bir insana yalvarıyordu. Bu babama çok dokunmuştu. Ev sahibimiz uzun sakalını, tütünden sararmış uzun bıyıklarını sıvazladıktan sonra, “Bu şimdi kız mı yoksa oğlan mı?” deyince ben kendimi tutamadım bastım kahkahayı. Adamcağız neye uğradığını şaşırdı. Babama dönerek; yarın bir kurban kesip dağıtmasını, Hızır’ın payını da evin karşısındaki tepeye bırakmasını söyledi. Tabi hayvanı ev sahibinin ağılından aldık. Neyse; kurban kesildi, dilekler dilendi. Benim iyi olmam için tüm mahalleye paylar dağıtıldı. Hızır’ın payı da tepeye bırakıldı. Ertesi gün gittiğimizde Hızır payını almışsa dileğimiz kabul olacaktı. Sabah erkenden tepeye koştuk. Et yerinde yoktu. Demek ki Hızır bizi duymuştu. Babam çok mutluydu. Ben mutluydum. Pir mutluydu. Ev sahibi babama dönerek, “Şeyho demek ki hulus-i sıdk ile yapılan dua nerede olursa olsun kabul oluyormuş,” dedi. Babam utana sıkıla, “Haklısın Pirim,” dedi. Nujen, “Yani Hızır gelip eti almış mı?” diye araya girdi. Eti kimin aldığı umurumda değildi. Asıl mesele Hızır kimin duasını ya da dileğini kabul etmişti. Çünkü benim dileğimle babamınki aynı değildi. En azından bunu ben biliyordum. Babam oğlunu geri istiyordu. Bense benliğimi.

 Aradan altı ay geçti. Görünen oydu ki Hızır babamı değil, beni duymuştu. On yedi yaşıma girmiştim. Göğüslerim büyümüş, sesim değişmeye başlamıştı. Hızır’dan beklediği cevabı alamayan babamın bana karşı tutumu değişti. Eve tanımadığım tipler girip çıkmaya başlamıştı. Bir gece kapı aralığından konuşmaları dinledim. Babamın dualarının, pirin dualarının ve Hızır’ın bulamadığı çareyi bunlar bulacaktı. O gece çantamı topladığım gibi kaçtım.

 İşte böyle; şeyh babanın belki el verip dergâhını bırakacağı oğlu Nuri Cihan, şimdi anlı şanlı Nurcan olarak karşınızda duruyor.

 Sigaralarını söndürüp apartmana girdiler. Ortalık iyice aydınlanmıştı.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Art Nouveau Eserlerinin Vazgeçilmezi Ç..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Toprak Işık

14 Mayıs 2025

Anlam Kazandırmak ya da Anlamsızlığa K..

İnsanlar yüzlerce yıldır hayatlarına anlam katma arayışı içindeler. İsviçreli yazar Peter Stamm’ın, Gece Mavisi Bir Saatte adlı eserini Ufuk Tonka Türkçeleştirmiş ve Tudem markası altında yer alan Delidolu Yayınları ülkemiz okuru i..

Devamı..

Ölümle Randevumuz Var

Cüneyt Ayral

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024