Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

29 Ekim 2023

Edebiyat

Yazarlar Arasındaki Kötü Niyetli Rekabet Üzerine

Alex Gilvarry

Paylaş

0

0


Amerikan edebiyatının önemli isimlerinin birbirlerine olan bu düşmanlıklarının yanı sıra kadın yazarlara olan düşmanlıkları da her birinin bir alameti farikasıdır.

Saul Bellow’un Pulitzer ödüllü romanı Humboldt’un Armağanı’nın konusu, şair Von Humboldt Fleisher ile biyografi ve oyun yazarı Charlie Citrine arasındaki edebi kine dayanır. Humboldt’a göre eski arkadaşı Citrine, Amerikan edebiyatından elde edilebilecek olası bütün maddi geliri ve tanınmışlığı kendinde toplamıştır. Citrine hiç utanıp sıkılmadan bir Mercedes Benz kullanırken Humboldt göreceli bir bilinmezlik içinde ölür. Eleştirmenler, Humboldt’un Armağanı’nın Bellow’un şair Humboldt ve öykü yazarı Delmore Schwartz ile ilişkisini konu alan bir roman á clef olduğunu belirtirler. Humboldt, toplumu düştüğü çukurdan sanat aracılığıyla kurtarmak isteyen gerçek bir sanatçı, Citrine ise yazarlığı sayesinde tonla para kazanan bir satılmıştır.

Doğruyu söylemek gerekirse kin ve garez edebi geçmişimizin bir parçası. Yazarlar tartışır – kimi zaman kâğıt üstünde, nadiren de kişisel olarak. Mesela Hemingway, F. Scott Fitzgerald ve eleştirmen Max Eastman ile olan ilişkisinde buna ihtiyaç duymuş ve Eastman’ın kendi kitabının bir kopyasını uyarı olarak ortak editörleri Max Perkins’e gönderip üzerine şöyle bir not iliştirmiştir: “Bu kitapla Max’ı, (Hıyar) Eastman’ı alt ettim.” Bir başka örnek de Norman Mailer; Dick Cavett’in programında Gore Vidal’i küçümser, hatta program başlamadan evvel ona kafa atar. Mailer daha öncesin de de “Evaluations: Quick and Expensive Comments on the Talent in the Room” isimli bir deneme yazmış ve denemesinde çok sayıda isimle tek taraflı bir sidik yarışına girmiştir. Mailer’ın sinsice yerdiği isimler arasında James Joyce, William Styron, Truman Capote (“teyzem kadar şıllık”), Saul Bellow (“iflah olmaz umutsuz”) ve J.D. Salinger (“ancak hazırlığı geçemeyen biri kadar zeki”) gibi isimler vardır.  

Amerikan edebiyatının önemli isimlerinin birbirlerine olan bu düşmanlıklarının yanı sıra kadın yazarlara olan düşmanlıkları da her birinin bir alameti farikasıdır. Mailer, hiçbir kadın yazarla rekabete giremeyeceğini belirtir: “Yetenekli kadın yazarlar hakkında söyleyecek bir şeyim yok. Onları okuyamıyorum, ancak bu şüphesiz bendeki bir problemden kaynaklanıyor. Ama doğruya doğru, gerçek bir fahişe olup da hikâyesini anlatan bir kadın yazar çıkana kadar onlardan heyecan verici öyküler okuyacağımı sanmıyorum.”

Geçmişe dönüp baktığımızda entelektüel ikiyüzlülüğün envai çeşit örneğini bulmamız mümkün. O yüzden erkek yazarların ellili yıllarda kadınlar hakkında yazdıklarını okuyup kendimizi şok etmemizin bir anlamı yok.

Kadınlarsa edebiyat ormanının aslanları arasında süregiden bu eski mücadeleye nadiren dahil olurlar. Bana göre bunun asıl sebebi, savaş sonrası kadın yazarların, erkek meslektaşlarının yaptığı gibi maskaralığa başvurmayıp kendi değerlerini başkalarıyla karşılaştırma ihtiyacı duymamalarıydı ama sonradan fark ettim ki, gerçek sebep en gürültücü erkek yazarların bile kadınları kendileriyle rekabet edebilecek yeterlikte görmemesiydi. Geçmişe dönüp baktığımızda entelektüel ikiyüzlülüğün envai çeşit örneğini bulmamız mümkün. O yüzden erkek yazarların ellili yıllarda kadınlar hakkında yazdıklarını okuyup kendimizi şok etmemizin bir anlamı yok. Zira Mailer gibi isimler kendi zamanlarının önemli feminist düşünürleri arasında olmadığı gibi düşünceleri de bugün hiçbir erkek yazarın öykünmeyeceği türdendi.

Siri Hustvedt, “No Competition” isimli denemesinde Norveçli yazar Karl Ove Knausgaard ile yapmış olduğu bir söyleşiden bahsediyor ve yüzlerce izleyicinin önünde gerçekleşen bu söyleşide Knausgaard’a yönelttiği şu soruyu hatırlatıyor: “Kavgam’ın ilk cildinde yüzlerce yazara atıfta bulunuyorsunuz ancak içlerinden sadece biri kadın (Julia Kristeva), niçin böyle?”  Knausgaard’ın yanıtı oldukça net: “Rekabet yok.” Hustvedt bu konuyla ilgili çok fazla derine inme şansı bulamadı ama Knausgaard’ın Julia Kristeva’yı iyi yazan tek kadın yazar olarak düşünmesinin abes olduğu sonucuna vardı. “Bence mesele ister edebiyat olsun isterse başka bir şey rekabetin onun için anlamı başka erkeklerle karşı karşıya gelmek demek. Dolayısıyla bir kadın, ne kadar iyi olurlarsa olsun, onun için rakip sayılmıyor.”

Eğer edebiyat bir yarışma olsaydı eminim şu an bu tartışmanın merkezinde olan erkek yazarlar kesinlikle kaybederdi.

Hustvedt söz konusu denemesinde Knausgaard’ın anlatılarındaki feminenliği sorguluyor ve erkeklerin niçin kadınları kendilerine birer rakip olarak görmediklerine ilişkin pek çok motivasyon öne sürüyor. Serena Williams, Julia Kristeva, Siri Hustvedt, Toni Morrison, Margaret Atwood, Alice Monroe, Jhumpa Lahiri, Rachel Cusk, Emma Cline, Catherine Lacey, Alyssa Nutting, Ottessa Moshfegh, Tea Obreht, Rivka Galchen ve kendi karım Alexandra Kleeman gibi genç kadınlar – açıkçası şu an sadece tenisi ve kurmacayı dikkate aldım ama büyük bir ihtimalle çoğunuz sayısız erkek yazar ya da tenis oyuncusu yerine bu kadınları okuyacak ya da izleyeceksiniz. Üstelik Norman Mailer, Philip Roth ve Saul Bellow’un okuma listelerinizde yer alan romanlarının sayısı bu isimlere kıyasla epey azdır. Ve eğer edebiyat bir yarışma olsaydı eminim şu an bu tartışmanın merkezinde olan erkek yazarlar kesinlikle kaybederdi.

Ancak Hustvedt ve Knausgaard, benim de hissettiğim bir şeyi yakalamışlar. Her alanda olduğu gibi bizim alanımızda da bir rekabet var ve buna karşı oldukça duyarlıyım. Kendisini erkek yazarlarla kıyaslayan tek isim Knausgaard değil, utanç verici olsa da ben bunu sürekli yapıyorum. Yazarlar sürekli rekabet içindeler, peki ne için? Aslına bakarsanız derdiğimiz Pulitzer Ödülünü kazanmak ya da Gelmiş Geçmiş En İyi Yazar olarak anılmak değil. Hustvedt’in de söylediği gibi, bu kesinlikle ahmakça olurdu. Fakat bir yazarın kariyeri rekabetçi risklerle doludur. Her şeyden önce ajansların ve yayınevlerinin bizi kabul etmesi için rekabete gireriz. Ardından daha yüksek telif ödemeleri ve avanslar gelir. Sonra da yayıncımızın ilgisi için rekabete gireriz – pazarlama kaynaklarından daha fazla pay almak, reklamlarda daha çok yer bulmak, kitaplarımızın Amazon’un ilk etapta göze çarpan kısımlarında, fuarlardaysa masaların görünür kısımlarında sergilenmesi… Az sayıdaki inceleme yazılarından birine konu olabilmek için mücadele ettiğimiz gibi aynı zamanda burslar, hibeler ve üniversitelerde vereceğimiz yaratıcı yazarlık dersleri için de rekabet halindeyiz.  Daha geçen gün New York Halk Kütüphanesi Cullman Center’ın web sayfasında şu ilanı gördüm: “Cullman Center bursu için yarışma başvuruları başlamıştır.” Bu, rekabet değilse nedir?

Yeteneksiz öğrencilerinden bahseden öğretim üyelerine denk geldim ve o yeteneksiz öğrencilerin nasıl ünlü birer yazar haline geldiğini gördüm.

Geçmişle kıyasladığımızda kimlik politikalarının çok daha farkında olduğumuz aşikâr. Yayıncılarsa cinsiyetler arasındaki uçurumu kapamak için önemli adımlar atıyorlar. Kitap değerlendirme siteleri yıllık olarak yayımladıkları derlemelerde artık daha adil listeler hazırlıyor, çeşitliliği ve cinsiyeti bir ayrım unsuru olarak kullanmıyorlar. Avanslar konusunda yayılan söylentilerse kadın ve erkek yazarların telif ücretleri konusunda da eşitlendiğini gösteriyor. Yaratıcılık söz konusu olduğundaysa herhangi bir eşitlikten bahsetmekten güç. Hustvedt tam da bu noktada oldukça önemli bir konuyu vurguluyor: “Hem kadınların hem de erkeklerin bir an evvel asıl meselenin ne olduğunu fark etmesi gerek. Edebi eserlerin kaderini belirleyecek nihai bir rekabet yasağı maddesi yoksa bile hepimizin okuma alışkanlıklarında oldukça habis ve ahmakça bir şeyler var.”

Yayıncılık dünyasına girdiğimden beri rekabetçi düşünce ve davranışın çirkin yüzünü gördüm. Bu tip duyguları dile getirmek pek hoş karşılanmayabilir, hatta kişiyi düşük statülü gösterebilir ancak çevresine uyum sağlayamayarak etrafındaki herkese karşı haset besleyen insanlardan her tür aşağılanmaya ve itiş kakışa maruz kaldım. Evet, rekabetçi bir insanım ancak bu benim sağlıklı düşünmemi engellemiyor. Yeteneksiz öğrencilerinden bahseden öğretim üyelerine denk geldim ve o yeteneksiz öğrencilerin nasıl ünlü birer yazar haline geldiğini gördüm. Yazarlık kariyerinden bahsettiğinizde kendinizi bir şeylerin ve birilerinin gerisinde kalmış gibi hissetmemek çok zor. Ama en önemli şeylerden biri de bununla başa çıkmayı öğrenmek.

Francine Prose’un Blue Angel isimli romanında yetenekli ve problemli öğrencisi Angelo Argo ile tedbirsiz bir ilişki yaşayan yaratıcı yazarlık profesörü Swenson, rekabetin nasıl bir şey olduğunu anlamak için yerel kitapçılardan birine gider. İlk yaptığı, yayımlanmış olsalardı kendi romanlarının duracağı S rafından kaçınmak için bütün kurmaca bölümünü atlamak olur. Ardından Fiction Today’i eline alır – bakalım kim, neler yapmış. Dergideki ilk öykü, ismini hayal meyal hatırladığı bir yazara aittir ve evde beslediği kanişi soğukkanlılıkla öldüren bir babanın hikayesini anlatır. Göz gezdirir, sonra başka bir öyküye geçer. Öykü, yine hayal meyal hatırladığı bir isme aittir ve anlatıcı, annesinin arabayı nasıl evin kedisinin üstüne sürdüğünü anlatmaktadır. Acaba verili bir tema mı var, diye düşünür. Yoksa editörün dikkatinden mi kaçtı? Dergiyi aldığı rafa bırakır ve bu sefer de Poets and Writers’ı incelemeye başlar. Sayfaları karıştırırken (davet edilmediği) yaz konferanslarını, (katkıda bulunmasının istenmediği) antolojilerin reklamlarını görür ve yeni yazmaya başlayanlara öykülerde yemek tariflerine yer vermenin sakıncalarından bahseden, ünlü sayılabilecek bir romancıyla yapılmış söyleyişi gözden geçirir. 

Aranızda yazar olup Swenson’un acısını hissetmeyen varsa ilk taşı o atsın. Zira Swenson, modern rekabetçi romancının kendi doğal ortamında tasvir edilmiş mükemmel bir portresi. Roman yazmak çok uzun bir süreç gerektirir ve çoğumuz bu esnada unutulduğumuzu hissederiz. Unutulduğumuzdaysa ilk yaptığımız komşumuzun kariyerine göz dikmek olur.

Birbiriyle rekabet halindeki insanlar küçük ihlallerde bulunabilirler. Bu da beni gerisingeri Humboldt’un Armağanı’na, Charlie Citrine ile ondan daha az başarı elde etmiş olan akıl hocası Von Humboldt Fleisher’ın hikâyesine götürüyor. Öyle çok Humboldt tanıyorum ki, ve pek çok Swenson. Bir arkadaşım var, ben ona Franzen olmayan Jonathan diyorum. Jonathan beni birileriyle tanıştırdığında sık sık şu cümleyi kuruyor, “Bu benim eski öğrencim Elaine.”

Başka bir olaysa Noel zamanı yaşandı; verilen partide yayınevi editörüyle yayınevinin romancılarından biri yumruk yumruğa kavga ettiler.

Elaine’in kaç roman yazdığı ya da bulunduğunuz mekânın ne kadar seçkin olduğu önemli değil. Elaine, Jonathan’ın zihninde sonsuza kadar bir öğrenci olarak yaşamaya devam edecek. Aslına bakarsanız bu bir statü iddiası. Jonathan kendini düşük rütbeli erlerle sosyalleşmek zorunda kalan bir general gibi hissediyor. Seni kim davet etti? Elaine’in yüzündeki hayal kırıklığını gözünüzde canlandırabiliyor musunuz? Takdir edilmek istiyor ama bu arkadaşımın umurunda değil. Daha sonra Elaine ulusal ödüllerden biri için aday gösterilir ve Humboldt sendromundan ya da Swenson bozukluğundan muzdarip olan Jonathan sosyal medyada eski öğrencisinin adaylığını tebrik etmek zorunda kalır.

Her iki olay da birebir yaşandı ama daha kötülerine de şahit oldum. Mesela prestijli edebiyat kuruluşlarından birinde çalışan önemli bir isim Maya Angelou’dan bahsederken “gerçek bir kaltak” ibaresini kullanmıştı. Başka bir olaysa Noel zamanı yaşandı; verilen partide yayınevi editörüyle yayınevinin romancılarından biri yumruk yumruğa kavga ettiler. Daha sonra kavganın sebebinin romancının aldığı yüksek avans meblağı olduğu anlaşıldı. Kavga çıktığından arkadaşım Paul (Auster değil) adamlardan birini yakaladı, ben de araya girdim. Ama o esnada kulağıma sağlam bir darbe aldım. Yine de yapılabilecek en doğru şeymiş gibi geldi. Kendimi erkek gibi hissetmiştim, cesur bir erkek. Üstelik ortama bakılırsa kavgayı ayırmak, gerçek bir kavgadan çok daha erkeksiydi.

Ertesi sabah ajanstan temsilcim aradı ve gece sergilediğim cesaretten ötürü benimle gurur duyduğunu söyledi. Ardından kısa bir e-posta gönderdi. Bazıları kavgayı ayıranın ben değil, arkadaşım Paul olduğunu bütün bunlarla hiçbir ilgimin bulunmadığını söylüyorlarmış. Çileden çıktım. Çünkü o an tek istediğim takdir edilmekti. İliklerime kadar rekabeti hissettim, itme ve çekme kuvvetini, göz ardı edilmenin, hatta aldatılmanın nasıl bir his olduğunu. Hemen temsilcimi aradım, bu sözleri sarf edenlerin kimler olduğunu sordum. Söylemedi. İçimde Facebook’a girip Noel davetiyesinde adı geçen herkese e-posta göndermek geldi. İşte bu, Von Humboldt Fleisher olmaktı ve görülmediği takdirde kavgayı gerçekten ayırmış olmak yetmiyordu. Facebook’u boş verip tekrar temsilcimi aradım ve benim hakkımda konuşan her kimse ona piçin teki olduğunu söylemesini istedim. Elbette söylemedi. Hatta yayıncılara yardakçılık yapanlar dedikoduya devam ettikçe gerçek hikâye daha çok bulanıklaştı. Tabii bu arada kavgaya karışan yazarın avansı altı haneli rakamlardan yedi haneli rakamlara çıktı, editör de terfi etti. İzleyiciler, yazarın mı yoksa editörün mü hikâyesinin iyi olduğu konusunda birbirleriyle rekabet halindeydiler. İşte bu olaydan sonra her şeyi boş verdim. Paul ve ben, bedensel anlamda uğrayacağımız bir zararı göze almış ve yedi haneli rakamlar için birbirine giren iki adamı ayırmıştık.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Vladimir Nabokov’dan Yazmak Üstüne 20 ..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ayşe Begüm Çelik

5 Nisan 2025

Celladın Güzel Yüzü

Kendine bir in buldun. Gerçekten mi? Bu in, sana sığabilecek kadar küçük, dar bir yer mi? Sen ona sığabilecek kadar büyük, geniş misin? Hiç düşündün mü buraya nasıl geldiğini? Bir de utanmadan köpek var yanında. İt ve sen indesiniz. Sığıyor gibi davranıyorsun. Hakkındır.Kitaplarda..

Devamı..

Gecenin Deneyimine Direnen Gelecek Ufku

Josef Kılçıksız

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024