Çayın bu kadar hızlı bir şekilde soğuması da sigaranın içilmediği zaman sönmeyip bitene kadar yanması da televizyonda hep aynı kişilerin farklı konuları konuşması da onu sinirlendiriyordu. Bu tür şeyleri kendine dert etmeden yaşaması zormuş gibi bir hayat sürüyordu. Hayır! Günlerdir kitap da okumuyordu. Hiç çiçek de büyütmedi. Eskiden kalma bir gramofonu vardı bazen onu dinlerdi.
Her şey belki bitecekti bir gün. Bir gün ardında hiçbir şey bırakmayacak, bir gün cebindeki parayı hesapsızca harcayabilecek, bir gün karşısına çıkan ilk mağazaya girip beğendiği elbisenin fiyatından önce bedenine bakacaktı. Bunun için çok şey gerekmiyordu aslında. Başkası için çok sıradan olan bir şey; onun, hayatı boyunca yapmak istediği bir şey olabiliyordu. Farkındaydı.
Evinde, her zamanki koltuğunda oturmuştu yine. Hayır, hayal kurmuyor sadece gözlerini dinlendiriyordu. Geceyi kötü bir kâbusun etkisiyle uykusuz geçirmişti. Gözlerini her kapattığında her şeye geç kalmanın verdiği o pişmanlık hissi tüm beyin hücrelerini esir alıyor, başka bir şey düşünemez oluyordu. Aslında günlerdir uyuyamıyordu. Küçücük bir kız çocuğu öldürülmüştü. Resmini her gördüğünde o anı hatırlıyordu. Daha önce de annesi ölmüştü.
“Yaşlanmak nasıl bir şeydir?” sorusu dönüp duruyordu kafasında. Sık sık dönüp bakıyordu çocuklarına, ölmemişse eşine. Bir zamanlar tek sığınağı, onu her haliyle kabul edecek sığınağı olan babası da muhtemelen böyle düşünüyordu. Zaten her erkeğin kaçınılmaz sonudur babasına dönüşmek gibi düşüncelerden fırsat bulsaydı dinlendirebiliyordu gözlerini.
Oysa o ne evliydi ne de çocukları vardı. Ama kız çocuklarını çok severdi. Kız çocuklarının savunmasız ve korunmaya daha çok muhtaç oluşu ondaki büyüklenme hissini kabartıyordu. Yaşlanmamıştı, ama elbet bir gün yaşlanacaktı. İlk sevgilisinin yanağına o masum ve acemice ilk öpücüğü kondurduğu o anda, bir gün bu yaşa geldiğinde etrafında kimsenin kalmayacağını geçirmiş miydi aklından? Muhtemelen hayır.
Her insan; gençken, çok az insanın sahip olduğu bir yaşantı hayal eder.
Ölümü sıklıkla düşünür olmuştu. Yaşlanınca her insan aynısını yapmıyor muydu? Yaşlıların gözlerinin içine bakınca görülen sürekli bir gözyaşı perdesinin kendisinde de oluştuğunu bir sabah yüzünü yıkadıktan sonra uzun uzun göz çevresindeki kırışıklıkları seyredince fark etti ve anladı. O gözyaşı perdesi tüm yaşamın “keşke”siydi
Bir muhabbet kuşu almış ve ona kendi ismini söylettirmeye çalışıyordu. Evde, ismini söyleyen kimsenin olmayışı yıllar olmuştu. Kim bilir belki de son nefesini verirken ona bakan bir çift gözün olmasını, ardında bir şeyler bırakmayı istiyordu. Zamanının birçoğunu kuşla ilgilenerek geçiriyor, ona ismini söylettirmeye çalışıyordu. Kuş, ondan korkuyor ve ona hiç yanaşmıyordu. Elini, kuş konsun diye –o kadar da güzel değildi belki– her kafese koyduğunda bir ısırıktan sonra çekmek zorunda kalıyordu. Bir yerde okuduğu bir yöntemi uygulamaya başladı. Kuşu birkaç gün aç bıraktı ve yemi eline aldı. Kuş sevgiden ya da alışmaktan değil açlıktan yanaştı ve elindeki tüm yemi bitirdikten sonra düşman sahasına girmiş gibi ürküyor, uçuyor ve tekrar kafesine giriyordu. Sonraki denemelerinde de başarılı olamayınca başka bir kuş satın aldı. Henüz aldığı kuş, ürkmüyor sevgiye muhtaçmış gibi sürekli onun yanına gidiyor, eline, parmaklarına –belki de güzellik göreceliydi– konuyordu. Mutluydu.
Bir sabah kafese baktığında yeni kuşun eski kuş tarafından öldürüldüğünü gördü. Yeni bir kuş almadı. Eskisini dışarı saldı. Çok yaşayamayacak, dışarıda ya açlıktan ölecek ya da bir kedinin midesine inecekti. Biliyordu, ancak onu hem sevmeyen hem de onu seveni öldüren bir kuşu beslemeyecekti.
Balkona çıktı. Evinin karşısında, çaprazında uzun uzun binalar vardı. Binaların ardında dağların ve yeşilliğin olduğunu biliyordu ama görmüyordu. Nereden geldiğini bilmediği bir leylak kokusu duyumsadı. O koku onda bazı hatıraları canlandırdı. Her hatıra bir düşünceyi her düşünce de bir başka bir düşünceyi doğuruyor ya da çağrıştırıyordu. Aklından çocukluk, gençlik, anne, baba, okuldan ilk kaçış, üniversitenin ilk günü, işe ilk başladığı gün, ilk yalnızlık ve geç kalmışlık hissi ilk pişmanlık, ilk keşke… Işıktan bile daha hızlı hareket ediyor, durduramıyordu düşünceleri. İnsan, beyninde fikir evleri kurmalı her fikri farklı farklı evlerde muhafaza etmeliydi. Bunu yapamadığı için birçok duyguyu aynı anda yaşıyordu.
Eskiden sadece uyumaya çalışırken olurdu ama şimdi sıklıkla yaşıyor bu durumu. Kuru bir dal gibi hassaslaşmıştı çabucak kırılıyordu kalbi. Bazen can çekişen biri umurunda olmazken bazen de filmlerdeki duygusal bir sahne ya da bir söz onun gözlerini yaşlandırabiliyordu.
Saatine baktı. Zaman su gibi akmıştı. İnsanların birçoğu evlerine dönüyordu. Herkeste çok abartılı bir acele etme hali vardı. Yürüyenler hızlı adımlar atıyor, arabadakiler yetişmek için korna çalıyordu. Herkes bir yerlere yetişme telaşındaydı. Durup düşünmek, dinlenmek, kimsenin aklına gelmiyordu. Belki de buna vakitleri yoktu.
Herkes eve dönme telaşı içindeyken o evinin balkonundan uzunca, uzak ve yakın evlere bakıyordu. O zaten evdeydi. Bütün evler uzaktan birbirine benziyordu. Geceleri, koskoca bir ev; içindeki anne, baba, çocuklar; onların yaşamı, sıkıntıları, sevinçleri, hayalleri, umutları küçücük bir ışık yansıması olarak görünüyordu.
Balkonundaki masanın bir ayağı kırılmak üzereydi. Çabucak dikkatini çekmişti. Ona ait bir eşyadaki en küçük hasar bile dikkatini çekerken başkasının evindeki eşyalara uzaktan bakınca eşyalar görünmüyordu bile. Ne tuhaf! Başkasının derdi de bize küçük görünmüyor muydu? İnsanlar ve eşyalar arasında garip bir benzerlik kurmuştu. Gülümsedi.
Son zamanlarda kalbi de zayıflamıştı. İki kez kalp krizi geçirmişti. Çoğu insan gibi namaza niyaza başlamayıp daha önce içtiğinden daha çok içki ve sigara içiyordu. Yıllardır onu yalnız bırakmayanları yarı yolda bırakmak olurdu bu. İçeri girip uzandı. Kumandayı eline aldı. Amaçsızca kanal değiştirirken yıllar önce izlediği bir filmin son sahnesine denk geldi. Kahraman, film boyunca ölü olduğunu filmin sonunda anlıyordu. Sağ elindeki gücün yavaş yavaş azaldığını hissetti. Eli birden sarktı koltuktan. Kumandayı taşıyan parmaklar, ruhu çekilmiş gibi bir bir kaybediyordu gücünü. Kumanda yere sert bir şekilde düştü. Sesle beraber uyanmadı.
Halbuki uykusu çok hafifti…






