Yukarıda Yaşananlar
10 Ekim 2019 Öykü

Yukarıda Yaşananlar


Twitter'da Paylaş
0

Boş bir araziydi. Tarla gibi ama değil. Bir şey eksen büyür de ekmemişler, büyümemiş. Az gerisi orman, az ilerisi şehir. Ormana dönsem tavşandır, sincaptır, kuştur, bir takım yırtıcı hayvandır... Bir şeyler vardır. Şehre geçsem silme insan. Benim gezindiğim yerse eksen ekilir, ekilmemiş arazi. Sadece güneş var ama birazdan da yağmur yağacak. Meteorolojik tahminlerim kara bulutlarla sınırlı. Burada hiçbir  şey çıkmaz yoluma. Yoluna çıkmaması iyi. Karşına çıkmaması kötü. Karşıma da çıkmaz. Buraya neden geldin diye sorulsa bana, ki inler cinler biricik muhataplarım, bilmem. İçimdeki ses “git” dedi. Gittim. Elimi kolumu sallaya sallaya yürüyorum. Amaçsızca yürüyorum çünkü, sonraki adımı bilmeden. Sonraki adımı bilmezsen kollarını sallarsın. Bu böyledir yani, bence.

Neyse, devam edelim. Ben yürüyorum, o da yürüyor. Karşıdan yürüyor. Bana doğru yürüyor. Elleri cebinde, kollarını sallamıyor. Bir de gülümsüyor. Bir de güneş var. Gözümü alıyor. Işıktan görememişim, aramızdaki mesafe iki adıma kadar inmiş. İkimizin adımları toplamı, iki adım. Benim hâlâ gözüm kamaşıyor. “Güneşten rahatsız oluyorsan böyle gel,” diyor o, kendi yanını göstererek. “Yok,” diyorum, “Gerek yok. Bunlar son günler. Bir daha güneşi zor görürüz.” Öylesine söylüyorum. Bir zaman sonra şöyle diyeceğim: “O gün, o boş arazide, hani güneş demiştim, bir daha göremeyiz, ne doğru demişim.” Bu zamandaysa konuşma sırası onda ama konuşmuyor. Sol elini cebinden çıkarıyor. Avuç içi kapalı, bana doğru uzatıyor. Onun avucu kapalı, benim avucum terliyor. Bu nasıl iş? Hayat garip çünkü, öyle bir iş. Parmaklarını tek tek açıyorum. Avucunda parlıyor. Bir masalda okumuştum. Çoğumuz okumuştuk ama ben şahidiyim. Sanırım... Değil. Kesin olarak, âşık oldum. Ama nasıl olmam! O avucunun içinde sihirli fasulye taşıyor. Şimdi anladın mı ne işim vardı benim bu bir halta yaramaz arazide? Ben anladım. Fasulye ekeceğiz.

Fasulyeleri toprağa o koydu, ben üzerine bir parça toprak koydum. Sonra ne ara oldu, nasıl oldu anlamadım, sanırım o sırada onun gözlerinden gözlerimi alamadım ve ondan anlamadım, birden kendimi bulutların üzerinde buldum. Elimi tutuyordu, ben delirmiş gibi mutluydum. Çünkü o elimi tutuyordu ve çünkü çok mutlu olmak da normal insan hali değil. O yüzden de bulutların üzerinde gibi denir. Normalde, normal insanlar bulutların üzerine çıkmazlar. Ben gerçekten şu an bulutların üzerindeyim. Mutluluk ifadesi olarak değil, gerçek olarak. Demek öyle bir mutluluk! Ayrıca fasulye falan da yoktu ortada. Fakat, kim takar fasulyeyi? Gel sevgilim. Pazar gezintimize bulutların üzerinde devam edelim. Yürümeye başlıyoruz.

Önce kendimize kahvaltı ısmarlıyoruz. “Bu benden,” diyor, ses etmiyorum. Nasılsa bir zaman gelecek ve sen ben kalmayacak. Sonra yüzüne bakıyorum bir gün. Neye benzediğine. Tanıdığım kimseye benzemediğini söylemiş miydim? Biraz bana benziyor diye düşünüyorum. Gözleri büyük mesela. Benimkiler de öyle. Dudakları hep soğuktan kurumuş gibi, rengi solmuş sanki. Seviyorum dudaklarını. “Bir gün olacak,” diyorum ama bunu kendi kendime söylüyorum, ona nasıl anlatırım bilmiyorum. “Alelade gelecek dudakların bana. Ama yanlış anlama. Tıpkı benimkiler gibi. Benimmiş gibi. Başkasının değil.” Bunu şimdi söylemesem daha iyi. Sonra bir gün oluyor. Evini görüyorum ilk kez. Odasını görüyorum. “Zevksiz be bu adam!” diyorum. Perdelerin rengi ne öyle? Sabahı nasıl anlıyor ki? Güneşi mi sevmiyor? Ben bu perdeleri değiştiririm. Şuraya da bir koltuk koyarım. O uyurken ben kitap okurum. Diğer ihtimal, katlamaya üşendiğim kıyafetleri üstünde biriktirim. İlkinin olmasını umuyorum. Kirli sepeti de dolmuş taşmış. Çamaşır makinesini açıyorum. Temiz çamaşırları ipe asarken komşuyla tanışıyorum. Dikkatsizlik işte, en sevdiği tişörtü kayıp gidiyor elimden. Aşağıya bakıyorum. Vazgeçtiklerime, geride kalanlara, uzağa düşenlere... Önemsiz geliyor. “O tişörtünü de hiç sevmezdim zaten, yenisini alırız,” diyorum. Kızsa da kızmıyor şimdilik.  Bazen öyle olur çünkü insana. Biri kızılacak bir şey yapar, ötekinin güleceği tutar. Bu çok güzel bir şey ve hep var olmalı. Ama işte, şimdilik.

Neyse... Az bir zaman daha geçiyor. Ben onun sevdiği her şeyi, yaptığı işleri, her şeyi işte... Her şeyi neyse, hepsini görüyorum. Her şeyiyle hiçbir derdim olmuyor. Olamaz zaten. Birincisi, ayıp. Söylenmek bir âşığa hiç yakışmaz. İkincisi, aklıma bile gelmiyor. Büyük büyük konuşuyorum. Başımla beraber diyorum. Hiç abartmam diyorum, yemin ediyorum, her gün başka sıkıntıyla gelse yanıma gık etmem. Asıyorum kesiyorum. Biraz içten konuşuyorum, biraz alıntı yapıyorum. Bazen kendim gibi davranıyorum, bazen en sevdiğim karakter oluyorum. Gelecekten, bizim geleceğimizden tereddütle bahsedenleri susturuyorum. Gözlerimi kapıyorum ve en kararlı tonda bağırıyorumº Öyle şey olmaz!

Bulutların üzerindeyiz biz ve “hâlâ”.

Sonra gözlerimi açıyorum.

 

Öyle şey olmaz. Bir şey oldu ama. Şimdi, çıkmayan bilmez. Tarif edeyim desem nasıl edilir bilmem. Ayda yürümek gibi değil, yerde yürümek gibi de değil. Düşmüyor olmana sen bile şaşırırsın ama düşmezsin. Bir yere basmadığını bilirsin. Düşmemen imkânsızdır, düşmezsin. Tuhaftır yani bir bulutun üzerinde yürüyebilmek. Allah vergisi yetenek deyip geçersin. Her kula nasip olmaz falan dersin işte ne bileyim. Açıklanabilir bir şey değil. Sen yürürken başkasının yürüyememesine de şaşarsın bir taraftan. Tam da bundan bahsediyorum. Ben yürürken başkasının yürüyememesine çok şaşırıyorum. Düne kadar zorlandığını fark etmemiştim. Belki de zorlanmıyordu. Ama bugün görüyorum. Düşmemek için zorluyor. Tutunacak bir şey arıyor. Kuşların kanadını deniyor. Olmazsa bana sarılıyor. Sarılıyor da, öyle değil. Ben zorluyorum, ne yapayım? O kadar kolay izin verecek değilim öyle kayıp gitmesine, düşüp parçalara ayrılmasına. Ondan mı bahsediyorum, yoksa şu çok da büyük olmayan ve muhtemelen rengi mavi olan kalbimden mi ben de bilmiyorum. Kalbimin mavi olmasıyla ilgili şimdi konuşmayacağım. Hiçbir zaman konuşmayacağım. Bulutların üzerinde yürümeyi beceremeyen sevgilimden bahsetmeye devam edeceğim. Yağmurun başladığını da yeni fark ettim. Bize yağmıyor ya, ondan. Koluma girmesini söylüyorum. Destek olabilirim. O kadar gücüm var. Hiçbir şey olmamış gibi  yürümeye devam ediyorum. O da benimle. Onunkine yürümek denmez, sürünmeye benziyor daha çok. Çekiştirilmeye. Hemen bir mevzu açıp kafasını dağıtmalıyım. Mecazi anlamda. Gökyüzüne bakıyorum, kuşlar falan. Bak diyorum şu kuşa, ne kadar da beyaz ve nasıl da uçuyor ve sürüsü de yok, yapayalnız bir kuş, zavallı kuş. Tatsız konulara girdim. O iyice güçsüzleşiyor. Hemen değiştir. Gökyüzü mavi, yeni bir bulut geldi, pofudukluğu sen de hissetmiş miydin daha önce? Sence ben buradan oraya atlayabilir miyim? Bence atlayamam. Hem neden atlayacakmışım, yürüyoruz ne güzel. Güzel değil mi? Bak havada güzel. En azından yağmur yok. Aşağıya yağıyor mesela. Aşağıda olsaydık şimdi... O duruyor. Aşağıya bakıyor. Bana bakıyor. Her ne gelecekse, nefret edeceğim. Tek kelime söylemesini umuyorum. Etkileyici, şık, kötü sonların afili kelimelerinden. Seni çok sevdiğimi biliyorsun ama diyor ben diyor biz diyor olmuyor diyor. Şık laflar değil bunlar sevgilim. Anlatmaya devam ediyor. Ben artık dinlemiyorum. Uçurum kenarı gibi bir bulutun kenarı. Şimdi fark ettim ne çok benzediklerini.

Kendimi bırakıyorum bir buluttan aşağı. Artık yağmur yağıyor. Bu meteorolojik tahmin değil. Bizzat tenimde hissediyorum. Düşmenin verdiği hızla taneler yüzüme çarpıyor. Bir yerde anlatırken atladığımı söyleyeceğim ama şahitlerim bilsin, düştüm ben. Yere indim. Fasulyenin dahi olmadığı o araziye geri geldim. O fasulyeye ne oldu hakikaten? Acaba o hâlâ bulutların üzerinde mi, yoksa ardımdan bir “oh” deyip bıraktı mı kendini? Neyse. Gökyüzüne bakıyorum. Güneş görünmüyor. O gün, o boş arazide, hani güneş demiştim, bir daha göremeyiz, ne doğru demişim “biz” derken. Bunu söyleyeceğimi biliyordum. Ve şunu da biliyorum. Bir daha asla ama asla, elinde sihirli fasulyeleri olan biriyle bulutların üzerine çıkmayacağım. Mantıklı değil. Suyun üzerinde yürümek, belki. Denizin altında yaşamak da olabilir. Ama gökyüzü benden uzak olsun. Derken yağmur durdu, güneş göründü ve ben ettiğim bütün yeminleri unuttum. Az önce bilmem kaç kilometre yüksekten yeryüzüne düşen ben, şehre gidiş yolunda, “Acaba su altında ne kadar nefessiz kalırım?” diye düşündüm. Denemeden bilemeyecektim.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR