Yunanistan'da Bir Ada, Santorini
13 Kasım 2018 Gezi

Yunanistan'da Bir Ada, Santorini


Twitter'da Paylaş
0

Santorini âşıkların, yalnızların, huzuru ve sükuneti arayanların adası, diye düşünüyorum feribotun güvertesinde dönüp adaya her baktığımda.

Yeni bir şehirde, Atina’da olmak beni heyecanlandırmıyor. Monastiraki Meydanını gezmeye mecalim yok, Akropolis’i uzaktan gördüm. Şehrin tenha sokaklarında uyuyan evsizlerin, erken iş başı yapan dilencilerin, Suriyeli mültecilerin, gözlük ya da saat satan Somalili satıcıların ve işlerine koşturan insanların arasından gönlümce aylaklık yapamayacağım. Sokakta yaşayan evsizler dikkatimi çekiyor, kendi kendime, bu şehirde sokakta yaşayan ne çok insan var, dedim. Dört yıl önce Selanik’te Beyaz Kulenin etrafına çadır kuran göstericilerin eylemlerine tanık olduğumda, kültürü bize yakın, şarkıları, yemekleri içkileri bizimle aynı Avrupalı bu halkı, ataları bugünkü medeniyetin temelini şekillendiren bu kadim halkı daha çok sevmiştim. Belki de uçakta uyukladığım o kısacık arada grip olmam şehre adım attığım ilk günde yakama yapışmasaydı, yine o gün olduğu gibi, bu şehri de görür görmez sevecektim. Yoksulluk göze batacak kadar yüzeyde olduğuna göre, diye düşündüm, zenginlik göz kamaştıracak kadar şatafatlı olmalı. Lüks arabaların yol aldığı temiz caddeleri, dünya markalarının satıldığı mağazaları, deniz manzaralı pahalı evleri mutlaka vardır, ama oraları, dünyanın birçok yerinde birbirinin aynı olan zenginliği görmek istemiyorum.

Bir kafenin kaldırıma dizili masalarından birine oturdum. Başımda biten garsona frappe söyledim, soğuk, alışkın olmadığım bir tat, yarısını masada bırakıp kalktım. Caddede karşıma çıkan bir seyahat acentesinden Santorini Adasına bilet almamın hiç bir açıklaması yok. Bir anlık dürtümle hareket ettim. İlk kez yaptığım bir şey değil, şehri gezecek havamda değilim. Öğleden sonra saat dörtte adaya giden feribotun üçüncü katındaki salonların birine yerimi alıyorum, sıcak, güneş kapalı salona hapsolmuş. Kaybolduğunda ya da çalındığında içinde değerli bir şeyin olmadığı çantam koltukta bıraktım. Feribotun üst katındaki kafede aldığım kahve elimde, geride bıraktığım şehre, Atina’ya bakıyorum, kabuk bağlamış bir yara gibi görünüyor uzaktan.

Güneş battı, karanlığın içinde yol alıyoruz, feribotun ışıkları suya yansıyor, yıldızlar parlak, gökyüzü sakin, samanyolu feribotun ardı sıra oluşan köpüklü suyun gökyüzünde yansımasına benziyor. Gözlerimin etrafını ellerimle kapadığımda yıldızların ve dolunayın parlak ışığı dışında hiç bir şey görünmüyor. Evrenin büyüklüğünü düşünüyorum. Farklı galaksileri, yıldızları, kutup yıldızını, binlerce yıldır denizcilere, gezginlere, kaybolanlara yolunu gösteren kutup yıldızına bakıyorum. Gökyüzünü seyretmek, yorgunluğumu unutturuyor.

santorini

Santorini gitmek istediğim ya da ulaşmaya çalıştığım bir yer değil, tek isteğim, bulunduğum yerden uzaklaşmak. Kendini ait hissetmediğin bir yerdeysen elinde olmadan her yerin yabancısı oluyorsun. İnsanın yürüdüğü her yol sonunda kendine çıkıyor, bu durumda insan kendini başka yere taşıyabilir mi, diye düşünüyorum. Yolcuğun en uzunu, en meşakkatlisi içe yapılanıdır, diye düşündüm gökyüzüne bakarken. Gece yarısına doğru feribotun üzerinde, feribotun ışıkları etrafında dönen martılar gördüm, doğruldum. Küçük iskelede vapuru bekleyen insanlar, taksiler, dolmuşlar duruyor. Bindiğim dolmuşla sürekli yukarılara yol alıyoruz. Küçük yerleşim yerlerinde ya da otellerin kapısında inenler, binenler oluyor. Dolmuş şoförü beni internet üzerinden rezervasyon yaptırdığım otelin kapısına bıraktı.

Santorini kayıp Atlantis olduğuna inanılan volkanik bir ada. Milattan önce 1450 yıllarında, bilim insanlarına göre tarihin en büyük volkanik patlaması sonucu oluşmuş. Akdeniz’de, Ege’de on beş metreyi aşan tsunamilerin kıyılarda yaşayan binlerce insanı ve Minos medeniyetini yok ettiği biliniyor. Patlama sesinin Mısır’dan, İspanya’dan duyulduğu ve lavların yirmi üç mil yüksekliğe çıktığı, dünyanın iklimini değiştirdiği yapılan araştırmalardan elde edilen bilgiler. Çin’de o yıl hasat alınamadığı, volkandan çıkan küllerin günlerce gökyüzünü kapladığı ve dünyanın en uzak köşelerine kadar ulaştığı tahmin ediliyor.

Sabah saat onda nasıl bir yerde olduğumu delicesine merak ederek uyandım. Ilık bir duş aldım çıktım odadan, yorgunum, üşüyorum. Kapının önünde bir masa, karşımda deniz, her yerde bembeyaz tek katlı üst üste evler, apartlar, oteller, aralarında mavi kubbeli kiliseler ve uçurum, denize kadar uzanan dik bir uçurum. İlginç bir ada olduğunu resimlerde, internet üzerinde yaptığım kısa gezintiden tahmin ediyordum, şimdi o ilginçliğin içinde olmak hoşuma gidiyor. Odamın yan tarafında bir başka odanın küçük balkonu, verandada kahvaltı yapan çekik gözlü bir aile. Kahvaltıdan sonra bir süre kitap okuyorum, uyuyorum, ikindi vakti uyandığımda daha iyiyim.

santorini

Beyaz badanalı evler, turistik dükkânlar, marketler, restoranlar ve kafeler arasındaki taş döşeli daracık yoldan yürüyerek uçurumun kenarına kurulu kafelerden birinde erken bir akşam yemeği yedim. Adada dillere destan güneşin batışını izlemek için birçok kişinin toplandığı, manzaranın en iyi göründüğü bir tepeliğin yamacında olmam, adanın bana sunduğu bir sürpriz. Marketten aldığım birayı açtım, gözümü alan güneşe yönümü dönmeden önce etrafımdaki kalabalığa bakıyorum. Feribotta tanıştığım ve ayaküstü sohbet ettiğim Ankaralı çift yakınımda. Güneşin batışı pek ilgimi çekmiyor, ama o an orada ben de bir turist olarak adanın bana sunduğu ritüellerden yararlanmak istiyorum. Güneşin Van Gölü’nde batışına tanık olduğum yıllar öncesinin manzarasını dünyanın hiç bir yerinde görmedim. Şimdi o günü düşündüğümde, belki de diyorum kendi kendime, güneşin suya gömüldüğü o âna ilk kez tanık olduğum için büyülenmiştim.

Ankaralı çift beni gördü, ben onları gördüğümde yanıma gelebileceklerini düşünmedim, adam karısına beni gösteriyor, selamlaştık, yanıma geldiler. Evliliklerinin onuncu yılını kutlamak için adadalar. Dört bir yanda çiftler, aileler, turist grupları fotoğraf makinelerini cep telefonlarını hazırlamış, artık gerçekleşmeye başlayan manzarayı ölümsüzleştirmek için deklanşöre basıyorlar. Birçok farklı dilde konuşmalar çalınıyor kulağıma. Güneş alçaldıkça etrafımızda oluşan sessizliğe uyuyoruz, yamaçtaki kafelerin birinde Golberg Varyasyonları çalınıyor, Bitik Adam’ın müziği bu, okudukça kitaptan yükselen müzik.

Güneş batıyor. Sarı rengin bütün tonları denizin üzerine düşüyor. Gökyüzü kızıla dönünce ufuk çizgisi kayboldu. Bir süre sonra bütün renkler tek bir rengin, siyahın içine doğru çekiliyor. Ufuk çizgisi yeniden belirdiğinde karanlık her şeyi yok etti. Cılız bir alkış sesi fonda çalan müziği bastırdı. Yalnızlık ve sonsuzluk koyu bir laciverte dönen denizin renginde yeniden kendini hissettiriyor.

santorini

İnsanlar günün kalan kısmını yaşamak için dağılmaya başladıklarında Ankaralı çiftle sohbet ediyoruz. Burada olmaları tatilden ziyade işten güçten kaçmak ya da çatırdayan evliliklerini onarmak diye düşünüyorum. Birbirlerinden sıkıldıkları her hallerinden belli. Kadın bazen adama bir şeyler soruyor, cevap almak için değil, daha çok kendini onaylatmak, dinletmek ya da ilgisini üzerine toplamak için, belli ki adam uzaklarda, adam kadının yanındayken bile uzaklarda diye düşünüyorum. O an bize bakan birleri iki kişi görebilir, orada üç kişi olmadığımızı düşünüyorum. Birbirlerinden bıkan çiftin can sıkıntısını gideren bekar arkadaşları olmak istemiyorum. Kadın adayı gezmenin en ucuz ve kolay yolunun araba kiralamak olduğunu söylüyor. Yarın kırmızı plajı görmeye gidecekler, oteldeki görevli burada dört mevsim denize girilebileceğini söylemiş, adama göre bu tam bir delilik. Benim gibi hasta olmak istemiyor, nisan ayındayız, mevsim geçişi, hasta olmamak elde değil. Talihsizliğime üzülüyorlar. Bir süre susuyoruz ve hep beraber üzülüyoruz. Sonraki gün volkanik ada turuna çıkacaklar, Orada, diyor kadın adama bakarken, orada denize girmek istiyorum. Hasta olmasaydım ben de girerdim, üşüyorum, oysa güneş, güneş batmadan önce sıcaktı hava, diyorum. Evet, diyor adam, gündüzleri sıcak. O gün kahvaltıdan sonra gittikleri küçük adacıktaki volkanın hâlâ tüttüğünü söylüyor kadın, düşünebiliyor musunuz, volkan hâlâ tütüyor, dedi bana, taşları kaldırıp altına baktığınızda, hâlâ sıcak, bunu hissedebiliyorsunuz. Ayakkabılarımız kül oldu, küle bulandı, keşke galoş giyseydik, dedi adam. Biz oradayken patlayacak diye kortum, dedi bir de. Evlilik yıl dönümleri haziranda olsa volkanik adada çamur banyosu yaparlarmış, sülfürlü suda, sağlıklı bir şeymiş bu. Oysa adam, volkanın her an patlamak üzere olduğunu düşünüyor, bir daha bu adaya uğramayacak. Tüten bir volkan ilgisini çekmemiş, aslında adamın ilgisini hiç bir şey çekmiyor, diye düşündüm, kafasında bizimle aynı olmayan farklı bir dünya var. Volkan en son 1953’te patladığında sesi Avrupa’nın her yerinden duyulmuş. Benim için fark etmez, diyorum. Neyin fark etmediğini soruyor kadın. Bilmiyorum, dedim, aklım gitti bir an, bazen gidiyor, dedim, sonra peşine düşüyorum. Sonra, dedi adam, bırakıyor elinden telefonu. Yarın akşam Oia kıyısında bir restoranda Uzo içecekler. Atina’da canlı müzik olan bir restoranda içmiş ve diyor ki adam bana, bütün müzikleri bizden çalmışlar. Kadın, ama hayatım, diyor adama, bizim de onlardan çaldıklarımız vardır mutlaka. Sonunda adam batan güneşin altında, gözlerini uçuruma dikerek bana, Rakı gibisi yok, dedi, haklı. Adamın haklı olduğunu düşündüm, akşam odamda uzo içerken.

Adada kaldığım iki gün boyunca odadan pek çıkmadan tembelliğin ne kadar zor ve alışmanın ne kadar kolay olduğu fark ediyorum.

Santorini âşıkların, yalnızların, huzuru ve sükuneti arayanların adası, diye düşünüyorum feribotun güvertesinde dönüp adaya her baktığımda.

santorini


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR