“Sevgiye ve dile ortak düşen görev, aynı ifadelere sonsuza dek yeni kalacak çekimler yükleyebilmektir.”
Akıl sağlımı korumak için kimi zaman mezarlıkta ve şehir içinde kimi zamansa ormanda her gün yürüyorum. Her seferinde aynı rotayı takip edip, aynı döngüler içerisinde defalarca dönüp duruyorum. Bazılarına garip gelen bir şey bu. Aynı döngüyü sürekli olarak tekrarlamak sıkıcı gelebilir. Ancak ben bu tekrarlarda ilgimin her geçen gün arttığına, her defasında merakımın genişlediğine ve detayları yakalayabilme gücümün arttığına tanık oluyorum. Ve bu açıdan yürümek bence sevgiye benziyor. Bir başkasını sevmemiz tam da tekrar içinde, devamlı bir şekilde karşımızdakine dair yeni katmanları keşfederken kendimizin katmanlarına da derin bir keşif gerçekleştirmemiz değil midir?

Thisbe
“Seni seviyorum” değiş tokuşlarımız -o imrenilen karşılıklı anlaşma- içinde yalnızlık ve sevginin değişimini barındıran bir alışveriş aslında. “Sen” ve “ben” sürekli yer değiştirirken, ikisini birbirine bağlayan “sevmek” fiili yinelenirken yenileniyor. Yine de “seni seviyorum”un belki de en yalnızlaştırıcı tarafı, sevginin çağlayan sınırsız nehirlerinin, Pyramus ve Thisbe’yi ayıran duvardaki çatlak gibi, dilin sınırları içinde bir şekilde ancak küçük bir oluk bulabilmesi.

Roland Barthes
Bir mezarlık yürüyüşüm sırasında, tam da bu konuyla ilgili, Fransız göstergebilimci ve filozof Roland Barthes’ın 1977 tarihli yarı-otobiyografik Roland Barthes by Roland Barthes kitabından bir bölüm aklıma geldi. Kendimizi anlamamıza ve anlatabilmemize olanak sağlayan yegane aracımız dilin sınırları üzerine yüzlerce sayfalık incelemesinin ardından Barthes şöyle yazıyor:
“Aşk ilanının patlak verdiği anlar aslında bir eksikliği gizlemiyor mu? Aşırı onaylanma beklentisi altında arzunun başarısızlığını aşkımızın ilanıyla, mürekkep balığı gibi gizliyor olmasaydık, bu kelimeleri ifade etmemize gerek olmazdı.
Barthes, bu kelimelerin (“seni seviyorum”) - ve tüm kelimelerin - “doyumun birincil ve bir şekilde önemsiz bir ifadesi" olarak sınırlandırıldığını düşünerek, komplocu bir göz kırpışla ekliyor:
“Bunun başka bir yolu yok. “Seni seviyorum” bir talep. Ve bu Anne -ve Tanrı- dışında kime ulaşıyorsa onu mahcup edecek türden bir talep. Eğer iki “seni seviyorum”un raslantısal bir şekilde aynı anda ifade edildiği bir durum düşünebilseydik talep ortadan kalkardı, o zaman belki de bir doyumdan bahsedebilirdik. Ancak her ne kadar hep hayal edilen bir tabloysa da bu imkânsız. Tüm (romantik) şiir ve müzik bu talep etrafında şekillendi. “Seni seviyorum”, “I love you”, “je t’aime”, “ich liebe dich”! Ya mucizevi bir şekilde aynı anda karşımızdaki de “seni seviyorum” deseydi… Doyumun tadı nasıldır acaba?”
Barthes yine de doyumsuzluğu yaratan sınırlandırmanın labirentinden titiz bir çıkış yolu olduğunu düşünüyor. Antik Yunan’da bizi biz yapan şey üzerine gerçekleştirilen düşünce deneyi Theseus’un Gemisi’ne atıf yaparak, sevgiyi sevgi yapan asıl şeyin, tekerrür ederek bir bakıma yoruculaşan aşk ilanlarına rağmen, sevgilinin zihnindeki daimi yenilenme olduğunu düşünüyor.
“Anladım ki aşk ilanı, her gün durmadan tekrarlansa da, her ifade edişte bir şekilde yenilenmeyi başaracak. Gemisinin adını değiştirmeden parçalarını değiştiren Argonot (Theseus) gibi, seven kişi de sevgisini aynı ifadeyle, yavaş yavaş ancak ateşini söndürmeden ilk talebi katmanlaştırarak, dilin sınırları ve sevginin tekrarları içinde yeni şekillerde çekimleyebilecektir. Dile ve sevgiye ortak düşen görev budur.”
Çeviren ve hazırlayan: Alper Güngör
(Brain Pickings)






