Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

1 Ekim 2013

Söyleşi

Mine Söğüt: “Yazar bir hikâyenin peşine düştüğünde onun hem yaratıcısı hem de seyircisidir.”

Kaan Özkan

Paylaş

20

0


Yazdıklarımın hepsinde gerçeğin sarsıcılığını kurcalıyorum.

“İnsan fazlalıkları olan bir varlık. Ve bu fazlalıkları yüzünden acı çekiyor,” diyor Mine Söğüt. İçinde yaşadığımız gerçekliği bir türlü kabullenemeyişimiz, onu aşma yolunda hayallere ya da inanca sığınıyor olmamız belki de bu yüzden. Üstelik insanın kurduğu dünyalar da yetmiyor bu yetersizliği bertaraf etmeye. Ama acının tek bir biçimde yaşanmadığını görmek onlara bir daha tanık olmamanın da tek yolu – insanın karanlık yanlarından gözünü kaçırmayan edebiyatın gücü de buradan geliyor olsa gerek…

Kaan Özkan: Bir yazarın, anlattığı hikâyelere müdahil olması gerektiğini ileri süren görüşler gerçeklikle kurgu arasındaki mesafeyi her zaman kısaltmış, hatta ortadan kaldırmıştır. Bu konuya geleceğiz ama gerçeklikle temas etme biçimi olarak gazetecilik nasıl bir deneyimdi senin için?

Mine Söğüt: Gerçeklikle temas etmek illa o gerçeğin içinde aktif olarak rol almak anlamına gelmez, bir seyirci olarak da gerçeğin parçası olabilirsiniz. Zaten yazar olarak bir hikâyenin peşine düştüğünüz anda onun hem yaratıcısı hem de seyircisisinizdir. Hikâyenin içinde rolünüz olup olmaması bu noktada değersizleşir. Ben “gerçek” üzerine kalem oynatmayı seven bir yazarım. Bunda gazeteci olmamın ne kadar payı var bilemiyorum; hiç gazetecilik yapmamış olsaydım, doğrudan yazmaya başlasaydım ne değişirdi onu da hayal edemiyorum. Ancak, şunu söyleyebilirim, hem gazeteciliği hem de yazarlığı seçmemin ardında aynı dürtü olmalı: Anlama isteği. Gazetecilik yaparken hiçbir zaman başarıyla haber peşinde koşan “acar” muhabir olamadım. Benim ilgimi çeken, haberden ziyade insan hikâyeleriydi. Sonuçlardan çok nedenler kafamı kurcalardı, onların üzerine yazmak isterdim… Bu anlamda gazetecilik yazarlık yönümü farkında olmadan eğiten bir aşama oldu sanırım.

: O sıralar kurgusal bir metin yazmayı da düşünmüyordun bildiğim kadarıyla...

MS: Hayır, aklımda bir gün romanlar, hikâyeler yazmak, yazar olmak hiç yoktu. Ama dediğim gibi, gazeteciyken de sevdiğim şey, insanların hayatlarının içine girmekti. Farklı hayat hikâyeleri biriktirmek, insanların duygusal çekmecelerini karıştırmak ve “neden” sorusunun peşine düşmek… Yıllar sonra yazmaya başladığımda da masanın başına aynı dürtüyle oturdum…

: Seni roman yazmaya sevk eden ne oldu peki? Eğer bu yöneliminin özel bir sebebi yoksa bugünden baktığında gerçekliğe nüfuz etmede romanın daha fazla olanak sunduğunu söyleyebilir misin?

MS: Tabii ki kurgusal bir metinde yazar metni boyutlandırabiliyor. Bu da gerçeğin farklı açılardan mercek altına yatırılmasına, zenginleştirilmesine olanak veriyor. Gazetecilikten yazarlığa geçişimde, tam da böyle bir “gerçekle oynama” fırsatının karşıma çıkmasının önemli bir payı var. Yazdığım ilk kitap Adalet Cimcoz’un hayat hikâyesiydi. Yayınevinin teklifiyle Adalet Cimcoz’un hayatı üzerine çalışmaya başladım. Başlangıçta benden istenen, gazeteci kimliğimle bir hayat hikâyesini araştırmam ve nesnel bir metin ortaya çıkarmamdı. Ama Adalet Cimcoz’un hayatıyla ilgili ulaşılabilen bilgiler klasik bir biyografi kaleme almak için yetersizdi. Bunun üzerine elimdeki malzemeyi kullanarak çok uzun ve yarı kurgusal bir deneme yazdım. Biyografinin başına ilk oturduğumda bilgisayarın tuşlarına bir gazeteci olarak basıyordum; kitabın son cümlesini yazdığımdaysa bir yılan gibi, gazeteci derimden sıyrılmış, bir yazar olup çıkmıştım. Yazıyla yaşadığım, hiç hesapta olmayan bu deneyimin ardından hemen ilk romanı, Beş Sevim Apartmanı’nı yazdım.

: Bütün romanlarında bir çift-yönlülük göze çarpıyor: Bir yaşanan gerçeklik var bir de anlatılan... Bu ikisi arasındaki mesafe, insanın gerçekliğin sert kabuğuna katlanabildiği yer olarak nitelenebilir mi?

MS: Yazdıklarımın hepsinde gerçeğin sarsıcılığını kurcalıyorum. Ama bunu yaparken haliyle çok kan akıyor, çok can yanıyor. Bu acıyı katlanılabilir kılmak için gerçeği çoğaltıyorum. Daha doğrusu, gerçeğin çokluğunun altını çiziyorum. Aslında hepimizin hayatta kalabilmek için yaptığımız şeyi ben de romanlarda yapıyorum. Gerçek tek ve en sert yönüyle karşımıza dikilirse katlanılmaz olur. Ona katlanmanın bir yolu da farklı açılardan yaklaşmak, biraz masala, biraz hurafeye bulamak… Belki tek gerçek var ama bu tek gerçek çokboyutlu. O yüzden onu anlamakta da, paylaşmakta da çoğu zaman zorlanıyoruz.

: Gerçek dediğimiz şey çok mu travmatik?

MS: Evet, travmatik ama bunu travma haline getiren biziz. Ben tek ödevimin “anlamak” olduğu önyargısıyla yaklaşıyorum gerçeğe. Bu da bir travmaya yol açıyor tabii ki. Eğer hayatımızda huzur istiyorsak, anlama uğraşını bırakıp kabul etme yolunu seçmeliyiz. Mesela dinler insanlara bunu önerirler. İnsanlık tarihi boyunca bu öneri kolayca kabul görmüştür. İnanç gerçeğin dayattığı travmaların en etkili ilacı, gerçekten kaçmanın en temkinli yolu. Eğer milyarlarca yıldır, iyi kötü bir düzen içinde yaşayabiliyorsak bunu kendimizi gerçeğin ağır yükünden ustalıkla kurtaran inanca borçluyuz. Ama tabii ki gerçeğin ağır yükünden kurtulmak iyi midir, kötü müdür o da ciddi bir tartışma konusu.

: Bir söyleşinde korkunç bir bilinmezlik içinde yaşadığımızı düşündüğünü söylüyorsun. Bu bilinmezlik bir yandan bir tehditken, diğer yandan da bir fırsat mı bizler için, ne dersin?

MS: İnançlı biri için bilinmezlik kesinlikle bir tehdittir ama inançsız biri için tabii ki fırsattır. Hem gündelik yaşamımda hem de yazarken bilinmezliğin olanaklarından fazlasıyla faydalanarak ilerliyorum. Ama bu durum bilinmezliğin “korkunçluğunu” ortadan kaldırmıyor.

: Gerçekdışı varlıklar olarak cinlere ve perilere inanış ilk romanın Beş Sevim Apartmanı’nda farklı tarzlarda karşımıza çıkıyor: Bir bilim adamı olan Samimi Bey’in bilimsel kafasının ürünü olarak, bir de apartmana yerleştirilen hastaların yanılsaması olarak... Ortaklaştıkları nokta, alternatif ve sığınacakları bir gerçeklik arayışı mı?

MS: Daha çok bir anlamlandırma çabası… Hepsi bunun peşinde. Doktor Samimi’nin hastalarına göre daha “eğitimli” biri olması durumu değiştirmiyor. Başlarına gelen şeyleri eğer anlamlandıramazlarsa “kötü”yle “zor”la hatta “gerçekle” yüzleşmek zorunda kalacaklar. Evet, romanın kahramanları başlarına gelenleri anlamlandırabilmek için sığınacakları sanal bir gerçeklik arıyorlar ama bu arada da kendi gerçeklerinden olabildiğince uzaklaşıyorlar. İşte o noktada karşımıza yine gerçeğin çokboyutluluğu ve bu çokboyutluluğun tuzakları çıkıyor. İnsanın bunla baş edebilmesi hiç kolay değil. İnancın bu noktada büyük bir önemi olduğunu düşünüyorum. İnanç insanlara topyekûn geçerli olabilecek şablon bir gerçeklik vaat ediyor. Her soruya tek ve net ve tartışmasız bir cevap vererek, onları gerçeğin çokboyutlu ve kavranması zor girdabında allak bullak olmaktan kurtarıyor. Ama bu sefer bambaşka bir sorun ortaya çıkıyor: Ne yazık ki cevap tek ve net ve tartışmasız değil! Gerçek algılanamaz ya da zor algılanabilir veya çokyüzlü olabilir ama bu onun gücünü zerre kadar azaltmıyor. Romandaki kahramanların dünyası bu gücün etkisiyle kararıyor. Cinler ve periler: Evet, inandığınız anda varlar ve her şeyin müsebbibi onlar. Ve tabii ki aslında yoklar ve her şeyin müsebbibi bizzat bizim, tanrıyla uzaktan yakından ilişkisi olmayan “gerçek” halimiz. Doktor Samimi hastalarından farklı olarak, gerçeğe daha yakın. Yani Tanrı’yı reddetmeye; ama Kırmızı Zaman’da çok önemsediğim bir cümle vardır: “Allah varsayımsal olarak bile her şeye kadirdir!”

: Son dönemde edebi eserlere baktığımızda masalsı ya da fantastik öğelerin, hatta kimi zaman arkaik metinlerin dilinin/üslubunun kullanıldığı göze çarpıyor. Mesela hemen ilk akla gelenler senin yanın sıra Faruk Duman, Ayşegül Çelik... Üstelik bu dil kullanılıyor ama ele alınan meseleler modern. Ne tür olanaklar görüyorsun böylesi bir dil kullanımında?

MS: Kanımca geleneksel olan her zaman en etkili olandır. Mimariden heykele, resme kadar tüm sanat dallarında bu böyledir. Masal geleneğinin, bugün hâlâ etkili olabilen edebiyatın iskeletini oluşturduğunu düşünüyorum. Bu iskelet bünyeyi dik tutmakta önemli. Anlatma olanaklarını genişletiyor, okuru etkileme fırsatlarını da zenginleştiriyor. Genlerimizle atalarımızdan bize aktarılan algı biçiminde karşılığını buluyor. Ayrıca ben de yazarken,  yani anlatırken aynı şekilde kendi genetik kodlarımla binlerce yıl öncenin hikâye anlatıcılarının izlediği yolu izlediğimi seziyorum. Bu bana iyi geliyor.

: Bir başka ortak özellik de sanki bütün kahramanların hep bir bilinçaltının varlığına işaret etmeleri. Kahramanlarında âdeta –ne kadar öznel olduğu tartışılır– bir tarih kendini gösteriyor?..

MS: Geçmişimiz geleceğimizi biçimlendirir, hatta sadece kendi geçmişimiz değil, yakınlarımızın, yaşadığımız toprakların geçmişi bile geleceğimizin mimarıdır. O yüzden geçmiş, tanrısal bir önem taşır. Kimlerin çocuklarıyız? Ve nasıl çocuklarız? Bilinçaltı dediğimiz aslında bir deneyim havuzu. Ama bu havuza korkusuzca dalmak, deneyimlerle yüzleşmek, onlardan sonuçlar çıkarmak öyle pek göze alınır bir şey değil. Mesela Kırmızı Zaman’ın kahramanları dehlizlerde kişisel tarihlerinin yüküyle dolaşırlar ama bu yüzleşmeyi hiçbir zaman yaşamazlar. Bir şey ararlar, ama aradıklarını bulmaktan korkarlar… O yüzden, hayatın dehlizlerini temsil eden o yeraltı yollarında birbirleriyle hiç karşılaşmadan, gerçeklerle tam olarak yüzleşmeden ilerler ve aynı noktaya, kimsesizler mezarlığına varırlar. Yani “hiç”e ulaşırlar! Doktor Samimi ve hastalarının hikâyesi de bir anlamda “hiç”e varır ama onlarınki Kırmızı Zaman’ın kahramanlarının aksine net bir yüzleşme hikâyesidir. Ağır çocukluklarının yükünü yaşayan karakterlerin başlarına gelenler aslında kişisel acılar gibi görünse de toplumsal sorunların neticesidir… Yoksulluk, sevgisizlik, güvensizlik duyguları içinde biçimlenen hayatlarıyla baş etmeye çalışırlar. Aynı şeyi Şahbaz’ın Harikulâde Yılı için de söyleyebiliriz. Orada soyut bir varlık olan Şahbaz tarafından tutsak alınan kahraman yoksul, sevgisiz ve güvensiz bir sistemin mağduru olarak ideolojik geçmişiyle hesaplaşır. Ve bilinçaltını temsil eden, yoldan çıkarıcı, cazip ve tehlikeli Şahbaz’ın peşine takılarak yolunu kaybeder. Aslında yazarken de, yaşarken de peşinde olduğum temel bir soru var: “Neden?” Bu sorunun geçmişte bir yerde cevabı mutlaka olmalı diye düşünüyorum. Ama bu cevabı bulmaktan çok onu aramayı, ararken geçtiğim, hatta kaybolduğum o geniş yolları, daracık patikaları, sarp tırmanışları, yokuşlardan aşağıya yuvarlanışları seviyorum. Bilinçaltı, bu dolambaçlı ama bonkör yollardan oluşan dünyada rahatça yol almama olanak sunuyor.

: Kırmızı Zaman ayrı ayrı hem kırmızıyı hem de zamanı düşündürtüyor insana. Kırmızıyla zaman arasında, her ikisinin de “cazip ve cinai olması” açısından bir paralellik kuruyorsun. Özellikle zamanı oturttuğun yerden bahsedelim mi...

MS: O kitapta söylediğim gibi, zaman tanrıdır. Tıpkı tanrıyı anlayamadığımız, tanımlayamadığımız gibi zamanı da tanımlayamıyoruz, anlayamıyoruz. Çünkü devamlı değişiyor. Oysa biz sınırlar istiyoruz. Kesinliklerin peşindeyiz. Zamanın olmadığını kabul edemeyiz. Değiştiğini aklımız almaz. Heple hiç arasındaki boşluk başımızı döndürür. Bu yüzden ışığa koşan gece böcekleri gibi zamanın cazibesinin peşine düşüp sıcağında kavruluyoruz. Kitabın başında çocukların sonsuz zaman algısından bahsediyorum. Gerçek özgürlük o. Sonsuzluğu algılayabilmek… Ama yetişkinler için bu mümkün değil. O yüzden acı çekiyoruz. Kırmızıya gelince… Kırmızının işaret ettiği duygular hep güçlü, sert ve caziptir. Kırmızı hem güzeldir, hem tehlikeli. Benim o kitapta anlattığım hikâye de öyledir. Sonra zaman da öyledir…

: Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979’un başkahramanı Şahbaz bir sürü hikâye anlatıyor ama kendi hikâyesi yok kitapta. Buna karşılık, bir tür çoklu kimliğe sahip olduğu da seziliyor. Bu belirsizliğin her okurun Şahbaz’a kendince bir konum vermesini getireceği söylenemez mi?

MS: Şahbaz karakterini yaratırken, benim için hâlâ teorik olarak ideal bir hayatı işaret eden “sol ideolojinin” bizzat eski solcular tarafından nasıl ve neden karalandığını, pişmanlıklarla anıldığını anlamanın peşine düştüm. O yüzden senin söylediğin gibi, her okurun kendi Şahbazı’nı görmesine, Şahbaz’ı kendi birikimlerine, korkularına, hayallerine göre yeniden yaratmasına olanak vermek istedim. Nitekim öyle de oldu. Şahbaz kimilerinin çok sevdiği kimilerinin de nefret ettiği bir kahraman olarak çıktı karşıma. Ona kananlar oldu. İnananlar. Onu yarattığım için bana kızanlar. Her okuyanda, onun politik geçmişine, hayatı algılayış biçimine, kişiliğine, hatta korkularına göre yeniden biçimlendi. Çünkü Şahbaz tek bir şey değildi. Her şeydi. Daha önce de söylediğim gibi, o tehlikeli bir bilinçaltını temsil ediyor. Şahbaz’ın bir hikâyesi yok diyorsun ama aslında var. Mevsimlerle yaşıyor. Çiçeklerle, meyvelerle, rüzgârla, karla, yağmurla… Yeryüzünde ne oluyorsa onla… Kurduğu dünya topraktan ve gökyüzünden, yani hayatın ta kendisinden besleniyor. Başa bela tüm anlamları gönlünce değiştirebiliyor. Gerçekle oynuyor. Ölmek üzere olan, hatta çoktan ölmüş olması gereken o işkence görmüş solcu kadını meyvelerle beslerken ve ona anlattığı hikâyelerle ideolojisini çürütüp onu bambaşka fikirlerle zehirlerken kendi hikâyesini de oluşturuyor. Ve bu hikâyeler, ideolojisi uğruna ölmeyi göze almış bir insanın aklını karıştırıyor; Şahbaz onu hayatla kandırıyor! Başka bir deyişle, biz hayata fena kanıyoruz!

: Şiddet Beş Sevim Apartmanı’nda bireysel bir cinnet hali olarak ortaya çıkıyorken Şahbaz’da toplumsallık niteliğine bürünüyor. Şiddeti ne tür bir çaresizliğin sonucu olarak okuyorsun? Bir de bireysel şiddetle toplumsal olan arasında bir bağlantı görüyor musun?

MS: Şiddetle cinnet birbirlerine göbekten bağlılar. Bireyin cinneti toplumsal şiddetin bir sonucu aslında. Bu kadar olumsuz bir kavramın hayatın her alanında bu denli etkin olması ve kaderleri belirlemesi dehşet verici. Benim peşinde olduğum tek bir soru var: “Tanrı neden kötülüğe izin veriyor?” Tanrı’yı ister insanın bizzat kendisi kabul edelim, ister kurduğu düzen, şiddet hep başköşede yerini buluyorsa bunun bir anlamı olmalı. Cennetin tarifini yapabilen insan mantıken bunu gerçekleştirebilir de. Ama o, birey olarak da, toplum olarak da cehennemi tercih ediyor. Varlığını taammüden yarattığı cehennemin içinde sürdürüyor.

: İnsanın temelde eksikli bir varlık olduğunu düşünüyor musun? İnanma isteği, kötülük yapma potansiyeli ya da umutsuzluk içerisinde yalpalaması... hep bu eksiklikten mi ileri geliyor? MS: Keşke eksik bir varlık olsaydı. Daha mükemmel olurdu. Çünkü doğa tamamlayıcılarla dolu. Bence insan fazlalıkları olan bir varlık. Ve bu fazlalıkları yüzünden acı çekiyor. Saydığın her şey fazlalık, inanma isteği, kötülük yapma potansiyeli, umutsuzluk içinde yalpalaması… Doğadaki diğer canlılarda görmediğimiz şeyler bunlar. İnsan lanetli gibi gereksiz şeylerle donatılmış. Üremek ve yaşamak için bunların hiçbirine ihtiyaç yok. Varoluş dediğimiz şey topyekûn hayatta kalmak ve üremek üzerine inşa edilmiş bir sistemken bizim fazlalıklarımız ayaklarımıza dolanıyor.

: Romanların yoğun ve sert bir hesaplaşmayı görünür kılsa da bölümler arasında her zaman bir yabancılaştırıcı metin (parçası) oluyor. Okur olarak bir süreliğine niçin o yoğunluktan çıkmamızı istiyorsun?

MS: Ben yazarken çok yoruluyorum. Okuru da yorduğumu hissediyorum. O yüzden şimdiye kadar yazdıklarımda hep sıkı sıkı kapattığım perdeleri biraz olsun aralamak istedim. Dışarıdan içeriye biraz ışık girsin, kuyunun dibinden azıcık çıkalım, o karabasana uzaktan bakalım ki karabasanın içinde kaybolmayalım istedim. Onu anlayacak, çözecek, anlamlandıracak nefesimiz kalsın, gerçeğin çokboyutluluğunu daha rahat algılayabilelim diye. Ama son romanımda, Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey’de bu yabancılaştırmaları kullanmadım. O gerçekten karanlıkta ilerleyen, dışarıdan ışık almayan bir roman oldu. Onda okuru durduracak, olayların dışına çıkartacak “es”ler yok. Bu kitapta peşine düştüğüm sorgulamalar daha karanlık bir dünyanın içine ilerliyor. Kuyu bu kez dipsiz gibi...

: O halde, mürekkebi kurumadan, son romanın Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her fiey’i konuşalım biraz da. Kötülük ve zaman bu romanda da hâkim izlekler. Ama bir de kimliklerin birbirine geçişliliği var ki, Kara Yalı’daki odalara benziyorlar. Hatta kahramanların bazıları biseksüel. Yani kahramanlar birbirine geçişli olduğu kadar tek bir kahraman da iki farklı cinsiyet üzerinden kendi kendine geçişli…

MS: Biliyor musun,  Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979’u yazdıktan sonra başına oturacağım yeni romanın öncekilerden farklı olmasını çok istemiştim. Artık karanlıklardan biraz uzaklaşmayı, belki daha ferah şeyler anlatmayı ummuştum… Ama tam tersi oldu. Masanın başına oturduğumda kalemim yine aynı yarayı kurcalamaya başladı. Korkarım yazacaklarına hâkim olabilen, ne yazacağına özgür iradesiyle karar verebilen bir yazar değilim, yazı benden çok güçlü bir rüzgâr olarak içimde kendi başına esmekte… O yüzden kendimi yine kötülük ve zaman üzerine kasvetli bir hikâye anlatırken buldum.  Sanırım Şahbaz’da kurcalamaya başladığım dönüşüm temasıyla işim henüz bitmemiş. Ama bu kez kahramanlar daha soyut bir dünyanın içinde “kim olduklarını sorgulayarak” ve hep “bir başkası olmak” isteyerek dönüşüyorlar…

: Romanda, kötülüğe maruz kalmakla kötülük yapmanın aynı yere çıktığı bir nokta var: Geçmişin ağırlığından kurtulmaya çalışma. Neredeyse her kahraman kendine yeni bir geçmiş yaratılmasını/yazılmasını istiyor. İnsan bunu istedikçe daha çok kaybolmuyor mu o geçmişte?

MS: Evet, son romanda benim peşine düştüğüm temel sorun da bu zaten. Bugün içinde yaşadığımız ortamı aynen böyle tarif edebiliriz. Herkes kendi geçmişinin ağırlığından kurtulmaya çalışırken dönüşmek istiyor. Bir başkası olmak istiyor. Sağcılar, Müslümanlar, solcular, Kürtler, liberaller, Cumhuriyetçiler… Hepsi aynı şeyin peşinde. Kimse geçmişinden memnun değil. Geçmişi yeniden, yeniden ve yeniden yorumlayarak, tarihi yeniden, yeniden ve yeniden yazarak bambaşka bir kimlik edinme peşine düşüyor ve aslında kimliksizleşiyorlar. O yüzden her şeyin içi hızla boşalıyor.

: Madam Arthur Bey aynı zamanda çok politize bir kitap da. Yakın ya da uzak geçmişimizdeki politik sinsiliğin, kötülüğün bir simgesi Madam Arthur Bey. Öte yandan, bu politik şiddetle sıradan şiddetin eşitlendiği noktada duran biri – sanki sadece bahaneler farklı?..

MS: Politika ne yazık ki idealize edildiği gibi “mükemmel düzen”e ulaşmak için izlenen yolları belirlemekle yükümlü bir olgu değil. Politika, insanın zaaflarından beslenen obur bir canavar. İnsanlığa hizmet etmiyor, kendisi artık bir “varlık” ve kendi varlığını sürdürmekten başka bir gayesi yok. Politikacıların ebeveynliğinde varolmaya çalışan insanlık, bu yüzden, ihmal edilmiş kavruk bir çocuk gibi gelişmiyor, büyümüyor, ilerlemiyor, aklını yitirip binlerce yıldır olduğu yerde dönüp duruyor. Şiddet de politikanın beslendiği en güçlü zaaf. Su gibi, bulduğu tüm boşlukları doldurarak ve en sert malzemeyi bile aşındıra aşındıra oyarak hem bireyin hem de toplumun damarlarında sinsice ilerliyor, kanımıza karışıp bizi besliyor. Olga’nın hayatını şekillendiren o büyük savaşlar ya da Deniz’in hayatını şekillendiren o bireysel savaş, Kedileş’i içine çeken o korkunç dünya… Hepsi insanı hiçe sayan ve külliyen şiddetten beslenen “hâkim” politikaların eseri.

: Yalnız, tüm bunların ötesinde, romandaki her şey anlatıyla gerçeklik arası bir yerde eriyor. Yine gerçekliğin sert kabuğundan sıyrılmaya çalıştığımız yerdeyiz galiba?..

MS: Bu kez somuttan çok soyutun olanaklarından fazlasıyla yararlandım sanırım. Ama yine de aslolan hep gerçektir. O berjer koltuk, o pencere, o pencerenin önünden geçen gemiler, insanlar, ağaç dallarındaki siyah kuşlar ve geçmişimizdeki cinayetler hepsi gerçekler. Biz vanilyalı kurabiyelerimizi yiyip Çin porseleni fincanlarda çaylarımızı yudumlayarak pencereden dışarıyı seyrederken, sadece “isteklerimiz” yüzünden bizi biz olmaktan utandıracak cinayetler işlenmeye devam ediliyor. Uzaklarda bir savaşta ya da yanı başımızdaki bir karakolun bodrumunda öldürülen her insanın bir katili de biziz. Odamız istediğimiz kadar vanilya koksun, çayımız istediğimiz kadar lezzetli olsun bu gerçek hiç değişmeyecek. Biz biziz. Biz buyuz. O yüzden gerçekliğin sert kabuğundan sıyrılmak aslında pek mümkün değil. O kabuk bizim vahşi beşiğimiz.

: Romanlarının ortak mekânı İstanbul’la karakterlerin arasında bir paralellik görüyor musun?

MS: Romanlarımda bildiğim dünyaları anlatıyorum ve ben her şeyi İstanbul’da öğrendim. Romanlarımda anlamadığım şeylerin peşine düşüyorum, İstanbul anlamadığım her şeyi içinde barındırıyor. Sanırım kahramanlarım bu yüzden şehrin dışına çıkmıyorlar.

2011

Fotoğraf Yiğit Uygur

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bilim İnsanlarının Yazdığı Bilimkurgu ..Scotty Hendricks
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Helena Schäfer

27 Ekim 2025

Silikon Vadisi Bize Yogayı Sattığı Gib..

Eski moda kapitalistler gibi spor araba koleksiyonları yok, bunun yerine kırsal bölgelerdeki çiftliklerde yaşıyor, sabahları yürüyüşe çıkıp bunun bile reklamını yaparak varoluşsal bir derinlik yanılsaması yaratmaya çalışıyorlar.Stoacı bir ..

Devamı..

Süpermarketler: Çağdaş Edebiyatın Tuha..

Clémentin Rachet

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024