Figen Şakacı’nın Tımbıllı kitabı, bir çocuğun kayıpla karşılaşmasını anlatırken büyüme kavramını da her boyutuyla sorgulamaya teşvik ediyor.
Bir güne uyanıp, çok sevdiğimiz birinin artık bizimle olmadığını öğreniyoruz. Oturduğu yer boş kalıyor. Bir sözü hâlâ aklımızda, bize kattığı alışkanlıkları hâlâ bizimle. Bazen insanın asıl çaresizliği burada başlıyor gibi. Gidenin ardından yaşamaya devam etmek ve bunu nasıl yapacağını bilmemek zaman zaman zor gelir. Figen Şakacı’nın Günışığı Kitaplığı’ndan Tımbıllı adlı romanını okurken, babaannesi Mamiş’i kaybeden Çağla’nın dünyasında kayıp duygusuyla baş etmeye çalışan bir karakterle karşılaşıyoruz. Yazar, kitaba kendi deyişiyle “Kendi olmayı erken öğrenen yeğenim İlksu’ya…” sözüyle bir giriş yapıyor. Küçük bir kız çocuğunun gözünden anlatılan bu hikâye, ölümü ve ayrılığı anlamsız büyük sözlerle açıklamaya çalışmıyor; aksine, daha çok bir evin kokusuna, kendiyle bir gördüğü bir ağaca ve çocuk aklından sürekli dökülen sorulara sığınarak anlam buluyor.

Çağla için yaşadığı yuvasından İstanbul’a taşınma eylemi ve geride bırakacağı her şey onu, zihninde sonu gelmeyen bir soru döngüsüne sürüklüyor. Sonunda da aslında hepimizin hayatın önemli bir noktasında karşılaştığı değişmek ve kaybetmek korkusuna değiniyor. Babaannesi artık fiziksel olarak yanında değil. Bu da yetmezmiş gibi şimdi de arkadaşlarından, okulundan ve alışık olduğu çevresinden ayrılmak zorunda. İnsan bir yerden ayrılırken orada bıraktıklarını da geride bırakıp kopabilir mi? Belki de kitabın beni en düşündüren taraflarından biri, unutmayı insan hafızasından öylece silinip yok olmasından çok daha derin bir şekilde ele alıyor olması. Çağla, alıngan olduğu için ona “Tımbıllı” ismini veren biricik Mamiş’ini sürekli hatırlıyor. Başlangıçta alınganlığına işaret eden bu isim, zamanla kendisinin bir parçası hâline geliyor. Onun söyledikleri ve ona öğrettikleri Tımbıllı’nın düşüncelerinde var olmaya devam ediyor. Babaannesinin yokluğu bir bakıma onun varlığını yeniden keşfetmesine dönüşüyor çünkü insan bazen ancak birini kaybettikten sonra, onun hayatında temelde ne kadar sağlam yer ettiğini anlayabiliyor. Tımbıllı artık nenesinin dizinde oturuyor olmasa da Mamiş onun dünyaya her bakışında ve de verdiği kararlarda adeta hayat bulmaya devam ediyor. Unutmak, sandığımız kadar kolay olmadığı gibi hatırlamak, birini bugünkü hayatımızın içinde taşımak demek.
Çağla’nın dünyasında en çok sevdiğim şeylerden biri ise, büyük meseleleri adım adım, küçük sorularla anlamlandırmaya çalışması. “Sevgi ne renktir? Hoşlanmak ne renktir? Aşk ne renktir?” hatta alınganlığın da resmini yapıp yapamayacağını merak ediyor… Bunlar ilk bakışta her çocuğun aklından geçen masumane sorular gibi görünse de aslında duygularımızın sınırlarını sorguluyor. Bir hissi nasıl görebiliriz? İnsan, adını bile tam koyamadığı bir duyguyu nasıl anlatabilir ki? Çağla bunlara hazır cevaplar arayan bir çocuk asla değil. Bu da Figen Şakacı’nın yarattığı karakterleri ne denli yüzeysellikten uzak düşleyip, kurgularında onlara nasıl boyutlar kazandırdığını gözler önüne seriyor. Kişisel deneyimlerinden, sevdiği ağaçlardan ve çevresinde gördüğü temel şeylerden yola çıkarak parça parça kendi anlamlarını kuruyor. En sevdiği ağacı ikiz kardeşi gibi görmesi, kitapta önemli detaylardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Babasının ona ismini verdiği bu Çağla ağacı, onun için kendisini yakın hissettiği ve doğayı temsil eden bir varlık. “Ağaçlardan kardeş olur mu demeyin; çok severseniz, her gün sarılırsanız neden olmasın?” Şakacı’nın kullandığı doğanın insanda uyandırdığı derinlik ve insanın onun karşısında kendi varoluşunu yeniden düşünmesini teşvik eden bu anlatı, edebiyatta ‘’Yücelik’’ kavramını anımsatıyor bizlere. Çağla henüz bu duyguları kuramsal kavramlarla açıklayabilecek yaşta değil belki ancak onları kendi dünyasında oldukça derinden hissediyor. Bu da kitabın diline sağlam bir derinlik katıyor.
Resim yapmak da onun için kendisine açılan başka bir kapı gibi. Üzüldüğünde eline siyah kalemi alıyor, kara bulutlar çiziyor, kendisini tekrar tekrar resmediyor. Çizdikçe kendisini anlamaya çalışıyor sanki. Ancak karanlık hislerinin ortasında bile bulutların arasından yağmur yağmasını istemesi, onun içinde hâlâ bir umut bulunduğunu düşündürüyor. Üzüntüsünü ortadan kaldıramıyor ama onu bir biçime dönüştürüp, şekil verebiliyor. Bu sayede, bir kız çocuğunun büyüme hikâyesinin de aslında ne kadar sarsıcı ve zor olduğunu hatırlamış oluyoruz. Çağla’nın resim yapma isteğini destekleyen yetişkinler de bu büyüme hikâyesinin önemli bir parçası. Babaannesi, babası ve öğretmeni ona her şeyden önce kendi isteklerini önemsemeyi, tutkularının peşinden gitmeyi ve başarısızlıklarından utanmamayı öğretiyor. Babasının, özellikle iyi çizdiği resimler kadar kötü bulduğu resimlerine de sahip çıkması gerektiğine dair düşüncesi, hayatın kendisini bize hatırlatıyor. İnsan hiçbir zaman yalnızca en güzel hâliyle var olamaz. Bazen kendimizi beğenmediğimiz ve başarısız olduğumuzu düşündüğümüz zamanlarda da kendimize sahip çıkmamız gerekir; o anlar da bizi biz yapan benliğimizin bir parçasıdır. İyisiyle de kötüsüyle de… Çağla'nın büyümesi, biraz da bu gerçeği öğrenmesinde saklı. Korkmasına, üzülmesine ve kararsız kalmasına rağmen hayatın içinde tıpkı bir nehir gibi akıp ilerlemeye devam etmeyi kendi kendine öğreniyor.
Kitabın sonunda halihazırda yaşadığı bu küçük şehirden, daha büyük bir şehir olan İstanbul’a taşınma düşüncesine alışmaya başlaması onun için daha iyi oluyor. Ancak bu tabii her şeyin bir anda düzelmesi demek değil. O hâlâ daha geride bıraktıklarını düşünüyor. Yalnızca artık yeni bir başlangıcın içinde de kendisine tutunabileceği şeyler arıyor. Yeni evlerinin kokusunun değişeceğini düşünürken kendisini, evin içinde yaşayan insanların aynı kalacağı fikriyle rahatlatıyor. Bu küçücük düşüncede bile insanın hayata tutunma biçimini görmek bi hayli mümkün. Bazen hayatımızdaki koca bir değişimin karşısında bizi rahatlatan şey, değişenlerin arasında bize tanıdık gelen bir şeyler bulabilmek. Çağla İstanbul’a gidince korktuğunun aksine hayatı değişmeyecektir. Çünkü yuvası, arkadaşları ve aile fertleri onun içinde onunla beraber bir çeşit fiziksellik kazanmıştır artık. Anıları ve bu yaşa kadar olan öğretileri maddeleştirmiştir, kendisiyle beraber ete ve kemiğe bürümüştür.
Figen Şakacı’nın Tımbıllı kitabı, bir çocuğun kayıpla karşılaşmasını anlatırken büyüme kavramını da her boyutuyla sorgulamaya teşvik ediyor. Çağla’nın soruları bize her şeyin bir cevabı olmadığını, bazı duyguların ancak yaşayarak anlaşılabildiğini hatırlatıyor. İnsan, hayatı anlamaya hiçbir zaman bütünüyle erişemiyor. Birini özlüyor, bir yerden ayrılıyor, bir yere varıyor ve yeni bir yere alışmaya çalışıyor. Zaman geçiyor ama bazı insanlar geçmiyor… bizlerse, onları unutmadan da yaşamaya devam edebileceğimizi yavaş yavaş öğreniyoruz. Bunun yolu da onları her fırsatta anmaktan geçiyor. Çağla’nın hikâyesinde beni en çok etkileyen ve samimi bulduğum şey belki de buydu. Her şeye rağmen yaşamımız, geride bıraktıklarımızla birlikte de devam edebiliyor.




.gif)



