Adam Kayalar sadece Kilikya’da değil, dünyada benzerine az rastlanan bir yer. Kabartmaları yapılan bazı kişilerden ayakta olanlar henüz ölmeden, yatay olanların da öldükten sonra yapıldığı söyleniyor.
Mersin’de, arkadaşımın kışın boş bıraktığı yazlıkta bir başımayım. Deniz yürüme mesafesinde, aramızda yer yer yazlıkların bulunduğu kocaman bir sazlık var. Her sabah sahile gitmek için çam ağaçları, çok sayıda okaliptüs, ladin ve limon ağaçlarının arasındaki patika yolu yürürken Mersin’in ne kadar güzel bir yer olduğunu düşünüyorum. Son iki gündür yağmur yağıyor, arada poyraz esiyor ama gene de Akdeniz’in yumuşak havası insanı rahatsız etmiyor. Aylardan aralık, üç gün öncesine kadar Akkum’da, Yapraklı Koy’da, Kız Kalesi’nde yüzüyordum, yeniden denize girmek için yağmurun dinmesini bekliyorum. Okumaktan sıkıldığım, film izlemekten yorulduğum ve televizyonun sesine katlanamadığım gün, yakın çevremde gezilecek görülecek yerler hakkında internet üzerinde kısa bir araştırma yaptım. Kaldığım yere kırk kilometre uzaklıkta Adam Kayalar olduğunu öğrendim, daha önce arkadaşımdan da duymuştum. Şeytan Deresi Kanyonu’nun dik yamacındaki kayalara yapılan kabartmalardan oluşan doğal bir açık hava müzesi. Kabartmaların ne zaman yapıldığı hakkında kesin bilgi yok ama milattan önce 3. yüzyılda yapımına başlandığı, altı yüz yıl boyunca devam ettiği tahmin ediliyor. Detaylı bir araştırma yapınca, aslında Adam Kayalar hakkında yazılan birçok şeyin kesin olmadığı, çoğunun hâlâ sır olarak kaldığı biliniyor.

Dışarı çıkmak, dağ bayır dolaşmak için güzel bir gün değil ama hava yumuşak. Atladım arabaya, navigasyonun talimatıyla sahil boyunca kırk kilometre yol aldıktan sonra Kız Kalesi’nden, denizi geride bırakarak Toroslar’ın eteklerine sürdüm. Birkaç ören yerinin ve iki üç köyün içinden, yazlıkların yanından geçtim. Yol kenarındaki bazı evlerin bahçe duvarları, tarihi yapılardan alınan taşlarla örülü, hatta yol boyunda atıl durumda lahitler gördüm.
Navigasyon, “Hedefinize vardınız,” dediğinde tepelik bir yerde durdurdum arabayı. Yolun üst başında bir ev, onun da karşısındaki taşlık arazide yüksek bir kule dışında etrafta kanyon ya da dere yatağı görünmüyor. Kuleye yakın park etmiş bir de karavan duruyor ama etrafta yol sorabileceğim kimse yok. Geri döndüm, toprak yolun başında ters dönmüş Adam Kayalar tabelasının işaret ettiği yönü takip ettim. Yaklaşık iki kilometre sonra Adam Kayalar hakkında kısa bir açıklamanın yazılı olduğu tabelanın karşısındaki boş alana bıraktım arabayı.
Gökyüzü bulutlu, hava her an yağabilir. Hırçın deniz tepesinde asılı bulutlarla birleşmiş, ufuk çizgisi kayıp. Manzara göz alıcı. Tamamıyla yıkıntılardan oluşan, eskiden kale, inanç merkezi ve yerleşim yeri olduğu kabul edilen harabelerin arasında geziniyorum. Bulunduğum yerin Helenistik Dönem’e ait bir gözetleme kulesi olarak inşa edildiği tahmin ediliyor. Kanyonun her iki yanı rahatlıkla görülebiliyor. Şeytan Deresi kurumuş. Akdeniz’in kendine has doğasını oluşturan bodur çalılıklar kayaların arasında boy vermiş. Dere yatağından gün yüzüne çıkan taşlar parlıyor, sanki hâlâ ince bir su kıvrılarak denize akıyor. Sahile yakın modern çağın yüksek katlı apartmanlarını görünce bir anda geçmişin kalıntıları arasından sıyrıldım.
Tekrar tabelanın olduğu yere yürüdüm. Üzerinde çok sayıda mermi izi olan tabela uzun zamandır silahla atış yapanların hedef tahtası olarak kullanılmış. Yazılı açıklamada, Adam Kayalar’ın ölü kültü ile ilişkili kutsal bir alan olduğu belirtiliyor. Tarihte bilinen adıyla sadece Kilikya’da değil, dünyada benzerine az rastlanan bir yer. Kabartmaları yapılan bazı kişilerden ayakta olanlar henüz ölmeden, yatay olanların da öldükten sonra yapıldığı yazılı.

Tabelanın alt köşesine kırmızı sprey boyayla çizilen okun gösterdiği yönü takip ettim. Patika yoldan aşağıya, antik merdivenlerin eğri büğrü taş basamaklarına dikkatle basarak indim. Ayağımın kayması ya da boşluğa gelmesi, metrelerce aşağı düşmeme neden olabilir. Numaralandırılmış kırmızı okları takip ederek bir süre yürüyünce nekropol alana, yani ölüler şehrine, Olba Tapınak Devleti’nin sınırları içindeki mezarlığa vardım.
Uçurumun kıyısında, kanyonun yamacında boy veren yabani zeytin ağacının altına oturdum bir süre. Etraf olabildiğince sessiz ve ıssız. Sonbahar, dere yatağını yeşilin tonlarına bürümüş. Cep telefonumu çıkardım, fotoğraf çekiyorum. Birkaçını arkadaşıma gönderdim. Hemen aradı. Tek başıma olduğumu duyunca endişelendi. Her yıl kanyona, o an bulunduğum yere inmeye çalışanlardan en az bir kişinin uçurumdan düşüp öldüğünü söyledi. Bulunduğum yer elli altmış metre uzunluğunda iki metrelik bir çıkıntı, korunaklı bir alan, yukarısı da aşağısı da dik yamaç. Ölenler genellikle kimsenin olmadığı sakin zamanlarda ya da geceleri define arayan köylüler ya da yazlıkçılar. Ona şimdiye kadar o çevrede define bulunup bulunmadığını sordum. Sahilde pansiyon sahibi köylülerin çoğunun gömü bulduğuna inanılıyor, dedi. Yukarıya sağ salim çıktığımda tekrar onu aramamı tembihleyerek kapadı telefonu.
Bir süre dinlendikten sonra okları takip ettim. Dik yamaçta zamanın en usta sanatçıları tarafından büyük emek harcanarak ortaya konan sanat eserlerinin karşısında durdum. Devasa kayalara yapılan kabartmalar on bir ayrı niş içinde. Kabartmalardaki kişiler dönemin yüksek devlet memurları, yöneticileri, rahipleri ya da kralları. Kayaların içinde bile heybetli duruşlarıyla vadiye hakimler. Kabartmaların birinde, ölen kişi eşi ve oğullarıyla beraber. Karısıyla vedalaşan askerin savaşa gittiği ve geri dönmediği başka bir kayada görkemli bir veda sahnesi olarak işlenmiş. Dört kabartmada ölüler, eşleri ve çocuklarıyla betimlenmiş. Bazılarının altındaki yazıtlarda, kabartmayı yaptıran kişi ya da kabartmada yer alan kişiler hakkında kısa bilgiler yer almakta.

On bir erkek, dört kadın, iki çocuk, kartal ve bir dağ keçisinden oluşan kaya kabartmaları zaman içinde define avcılarının gazabına uğramış. Kayalara, içine dinamit lokumu yerleştirmek için delikler açılmış, etrafı kazılmış ya da dinamitle patlatılmış. Küçük mağaralar derinleştirilmiş. Oysa gerçek hazine kayalarda, karşılarında. Hazineyi uzaklarda arayanlarla karşılaştığımda ya da yeni bir yolculuğa çıktığımda aklıma hep Paulo Coelho’nun çok satan kitabı Simyacı gelir. Endülüslü Çoban Santiago’nun İspanya’dan, Mısır Piramitleri’ndeki hazineyi aramak için çıktığı masalsı yolculuğun hikayesi. Babası gezgin olmak isteyen oğluna, yolculuğa çıkmadan bir kese altın verir ve onu kutsar. Git, der, kendine bir sürü al, en iyi şatonun bizim şatomuz, en güzel kadınların bizim kadınlarımız olduğunu öğreninceye kadar dolaş.
Orada, kaya anıtların ya da taş kabartmaların karşısında dururken içinden geçtiğim tarihi yerleri, yol boyunca gördüğüm kalıntıları ve gezdiğim onlarca ülkeyi, yüzlerce şehri, müzeyi, Taht-ı Cemşid’i, Akrapolis’i, piramitleri ve birbirinden birçok yeri düşündüm. Anadolu insanoğlunun başkenti, dedim kendi kendime. Buradan daha zengin, daha köklü ve daha güzel bir coğrafya yok. Gezdiğim bütün uzak diyarlar bana o an karşısında durduğum güzelliğin farkına varmamı sağladı.
Tabelaya atış yapanlar, belli ki kabartmalardaki yüzleri de hedef olarak seçmiş. Her şeye rağmen yaklaşık üç bin yıl önce yaşamış o insanların ruhları Şeytan Deresi Kanyonu’nun dik yamaçlarında, onları görmezden gelen, yok sayan insanlardan daha uzun ömürlü.
Alnıma bir yağmur damlası düştüğünde yüzümü kanyona döndüm. Denizin üzerinde şimşekler çakıyor. Durgun hava yağmaya teşne, acele etmeden geldiğim yoldan geri dönüyorum.






