Alsace Bölgesi, Colmar ve Masalsı Köyler
3 Şubat 2020 Gezi

Alsace Bölgesi, Colmar ve Masalsı Köyler


Twitter'da Paylaş
1

9. yüzyıla dayanan geçmişiyle Colmar’daki evlerin arasından akan kanallar, suyun verdiği canlılığı bizlere sunan ağaçları ve çiçekleriyle Petit Venice bizi gerçekten kendine hayran bıraktı. 

Yıllardır birçok ülke, şehir dolaşıp güzel anılar biriktirmiş biri olarak, hep bilinen şehirlere gidip ona yakın kasaba ve köyleri gezmekten yavaş yavaş sıkıldığımı hissediyordum. Biraz daha farklı yerler görmek, diğer tecrübelerimden daha farklı şeyler denemeyi düşünürken karşıma Fransa’nın Alsace Lorraine Bölgesi hakkında bir yazı çıkınca “İşte görmem gereken yer,” dedim ve başladım planlarımı yapmaya.

THY ile Basel Mulhouse Frieburg Havalimanına vardığınızda maceranız da başlıyor demektir. Basel Havalimanı konumu itibariyle oldukça ilginç bir alan. Aslında İsviçre topraklarında olmasına rağmen, üç ayrı ülkeye çıkış kapısı olması sebebiyle pasaport kontrolünden sonra ister Fransa/Mulhouse’a, ister Almanya/Frieburg’a isterseniz de İsviçre/Basel’e açılan kapılardan çıkış yapabiliyorsunuz. Bir taşla üç kuş vurmak gibi.

Bavullarımızı alır almaz hemen araç kiralama bölümünden işlemlerimizi yaptırıp kiraladığımız araçla Mulhouse’a doğru eşim ve kızımla beraber yola çıktık. Planımızda Alsace Bölgesi üzerindeki birbirinden güzel on beş köy var. Hepsini teker teker gezmek için fazla zamanımız olmadığından, büyük şehir havasında olan Mulhouse, Colmar ve Strazburg’la beraber üç köy daha seçtik kendimize ve rotamızı bu şekilde belirledik. Zaman kazanmak için otoban yolunu kullanıp, çıkışlardan seçtiğiniz köylere direkt bağlanabilir ya da yüz yetmiş kilometrelik üzüm bağları, köy yolları ve mimarisiyle sizi bir masalın içinde hissettirecek evlerin arasından geçerek gideceğiniz eski Alsace Yolu’nu tercih edebilirsiniz. 

İlk durağımız Alsace bölgesinin ikinci büyük şehri olan Mulhouse. Burası İsviçre ve Almanya’ya yaklaşık yarım saat uzaklıkta. Kelime anlamıyla Değirmen Şehir olan Mulhouse’de dünyanın en büyüklerinden olan Ulusal Araba Müzesi, Fransız Tren Müzesi ve yine oldukça büyük bir hayvanat bahçesi var.  Bu bölgede hâkim olan renkli bina mimarisi bu şehre de ayrı bir hava katmış. Şehre geldiğinizde St. Etienne Katedralini de mutlaka görmelisiniz. Zamanımızı iyi değerlendirmek adına planımızda yer alan Eguisheim’a doğru yola çıkıyoruz.

Eguisheim: 9. yüzyıldan kalma bir komün olan bu yerde sanki zaman durmuş hissi veriyor insana. Köyün girişinde yer alan tabelaların birinde dört çiçekli “İl Ville Fleurie” yazısını göreceksiniz, bu rota üzerinde birçok köyde olduğu gibi iki, üç ve dört çiçek figürü ile köylerin çiçek yoğunluğunu belirleyen bir komite tarafından derecelendirildiğinin bir göstergesi bu. Girişteki otoparka aracınızı bıraktıktan sonra hemen soldan ilk sokağa girerek daire şeklinde uzun bir turu tamamladığınızda tekrar başladığınız yere dönmüş olacaksınız. O harika evlerin, sokakların, dükkânların, kafe ve restoranların arasından geçerken büyülenip, kendinizden geçeceğinizi size garanti ederim. Ayrıca bu bölge leyleklerin de göç yolu üzerinde olduğundan hemen her yerde leylekleri uçarken, bir baca üzerinde yuva yapmış şekilde göreceğiniz gibi, hediyelik eşya satan tüm dükkânlarda da leylek figürlü bir sürü nesne bulabilirsiniz.

İlk gecemizi geçirmek üzere bu rota üzerindeki en popüler destinasyon olan Colmar’a geldik. Şehre girdiğiniz andan itibaren içinizi saran zamanda yolculuk hissini tarif etmek çok zor. Nasıl yüzyıllardır bu mimari korunmuş, nasıl bu kadar tarihlerine sahip çıkmışlar şaşırmamak mümkün değil. Amerika’daki Özgürlük Heykeli’nin mimarı olan Bertholdi, Colmarlı olduğundan şehrin girişinde küçük bir Özgürlük Heykeli yapmışlar, ayrıca doğduğu evi de Bertholdi Müzesi haline getirmişler. Hemen her turistin mutlaka uğradığı Petit Venice görülmesi gereken ilk yer. 9. yüzyıla dayanan geçmişiyle bu bölgedeki evlerin arasından akan kanallar, suyun verdiği canlılığı bizlere sunan ağaçları ve çiçekleriyle Petit Venice bizi gerçekten kendine hayran bıraktı. Kanaldaki kayık-gondol arası teknelerden birine binip etrafı kanaldan görmek ise ayrı bir zevkti. Bu rota üzerindeki diğer bütün köy ve şehirlerde olduğu gibi Colmar’da da restoran ve kafeler sürekli açık değil, eğer mola zamanlarına denk gelirseniz yemek yemek için bir iki saat beklemek zorunda kalabilirsiniz. Mimarisine baktığınızda hem Almanların hem de Fransızların eşit oranda etkilediğini görüyorsunuz, nedeni ise yıllar içinde hem Alman hem de Fransız hâkimiyetinde git geller yaşamasının çok büyük payı var elbette. Halen ciddi oranda Alman bir nüfus burada yaşıyor, bu da mutfaklarına yansımış. Bu civarlarda en popüler yemek pizza-lahmacun arası bir görüntüsü olan Tarte Flambe’ler. Orta kalınlıkta bir hamur üzerine yöresel peynir, soğan, mantar, sosis vs. konularak taş fırınlarda pişirilen flambe, açıkçası benden geçer not alamadı. Ancak soğan çorbası burada gerçekten çok güzel yapılıyor. 

Ertesi sabah erkenden otelden ayrılıp bizim en beğendiğimiz yer olan Kaysersberg’e gidiyoruz. Kaysersberg yani İmparatorun Dağı anlamına gelen bu kasabada kendinizi Ortaçağ’da hissedeceksiniz. Ortaçağ’dan kalma kale kalıntıları ve gezerken göreceğiniz kuleleri, 15. yüzyıla ait yarı ahşap, kerpiç evleri ile bu kasabadan hiç çıkmak istemeyeceksiniz. Bizim en çok zaman geçirdiğimiz yer burası oldu. Girişte yer alan cam işleme atölyesinde el yapımı eserlerden mutlaka hatıra olarak alın. Şehri yeni ve eski diye ikiye bölen Weiss Nehri üzerindeki Zırhlı Köprü’den çekeceğiniz fotoğraflar dönünce en keyifli anınız olacak. Kasabada şaşkınlık ve hayranlıkla dolaşırken yorulduğunuzun farkına dahi varamayacaksınız, ancak göreceğiniz birbirinden güzel kafelerden birine oturup Alman biralarından içmeyi ihmal etmeyin. 16. yüzyıldan kalma Locken House hemen dikkatinizi çekecek, burada yörenin önemli lezzeti kaz ciğeri ezmesi alabilirsiniz yine konyakları ve pasta çeşitleri de çok meşhur ve gastronomiye düşkünleri kendine bu sebeple çekiyormuş. Ayrıca önündeki yunuslarla süslü bir kuyu bulunan Rönesans Evi de görülmeye değer bir diğer yapı. Kasabanın yedi yüzüncü yılı kutlamaları sebebiyle de orijinal renklerine boyandığı için oldukça güzel görünüyor.

Aslında bütün köyleri gezmek istiyoruz, eminiz hepsinin ayrı bir güzelliği ve önemi var ama süre kısıtlı olduğundan kuzeye doğru ilerleyip Obernai’ye varıyoruz. Çok büyük bir köy değil burası, ancak oldukça düzenli ve keyif veren bir havası olduğu kesin. Kasabanın sokak ve meydanlarında gezerken göreceğiniz tarihi kuyular, atlı karıncalar, kafeler ve kurabiye görünümündeki evler çok hoşunuza gidecek. St.Paul & Pierre Kilisesi, 1240 yılında inşa edilen ve eskiden mahkeme olarak kullanılan Maison Romane ve Belediye Sarayı olarak kullanılan Hotel de Ville görülmesi gereken yerler.

Artık rotanın sonuna geldiğimizi bize hatırlatan Strasbourg’dayız. Burası Alsace Bölgesinin başkenti kabul edilen büyük bir şehir. Rotamıza başladığımız diğer köy ve kasabalarla kıyaslandığında oldukça kalabalık ve gürültülü. Alışveriş yapmanın mümkün olduğu lüks mağazaların sıralandığı caddeler ilgisini çekenler için çok güzel bir yer. Ne Fransız ne Alman. Bütün kalabalıklığına rağmen keşfetmeye odaklanırsanız harika bir tarihi şehir. Aracımızı Strasbourg Katedrali’nin yakınına bıraktıktan sonra Katedral Meydanı’ndaki Cafe Kammerzell’de keyifli bir kahve molası verdik. Sokak çalgıcılarının müthiş şarkıları ve 1439 yılında yapılmış Avrupa’nın en büyük katedrallerinden olan Notre Dame Katedrali’nin görkemli manzarasına bakarak yorgunluk attıktan sonra Fransa’nın halen ayakta kalmış en eski evlerinden biri olarak kabul edilen 1427 yılında yapılmış Kammerzell Evi’nin yanından geçerek Petit France Bölgesine doğru yürüdük. Korunmuş mimarisi ile bu bölgedeki evler ve köprüler fotoğraf çektirmek için en ideal yer. Bu bölgeyi en iyi keşfetmenin yolu ise tekneyle nehir turu yapmak. Yaklaşık bir saat süren bu turda Strasbourg’un önemli binalarından olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Avrupa Parlementosu’nu da nehirden görmek mümkün oluyor. Ayrıca Rohan Sarayını, St.Paul Klisesini ve elbette Petit France’daki diğer muhteşem evleri bu gezi sırasında de keyifle seyretmiş olduk.

Tabii ki Fransa’nın en önemli gastronomik şehirleri arasında gösterilen Strasbourg’a kadar gelip de Fransız mutfağının lezzetlerinin tadına bakmamak olmazdı. Adını önceden duyduğum Petit France’da yer alan ahşap üç katlı ve nehir manzaralı Au Pont du St.Martin Restaurant’ına gittik. Tarte Flambe burada da karşıma çıktı ama hemen pas geçip menüde yer alan soğan çorbası ve Alsace usülü pişirilmiş kaz ciğerini tercih ettim. Oldukça başarılı ve lezzetliydi. Seyahatimiz biterken gerçekten ne kadar doğru bir tercih yaparak bu rotayı takip etmiş ve bu güzellikleri yaşamışız dedik. Eminim sizler de aynı duyguları yaşayacaksınız.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Atilay Erdiman
Bir solukta okuyup sanki oradaymış gibi olmak
9:05 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR