Anneme, topladığım çiçekleri büyük bir heyecanla uzattığımda bir bana, bir de çiçeklere bakmasına ve ardından yüzümün ortasına bir tokat yapıştırmasına çok şaşırdım. Hiç böyle hayal etmemiştim. Şarlot annesine çiçek verince annesi çok mutlu olmuş, ona sarılıp öpmüştü. Ben de anneme çiçek verirsem mutlu olur ve bana sarılır diye düşündüm. Televizyonu kapatıp çıktım ve annem için çiçek aramaya başladım.
"Nerden kopardın bunları?" diye bağırdı.
Afalladım, dudağım titremeye başladı. Ağlarsam daha çok kızar, biliyorum. Ağlamadım ama yine de çok kızdı. Yeşil gözleri kocaman kocaman oldu, dişlerini sıktı, boynundaki damarlar büyüdükçe büyüdü.
"Korkuyorum anne, lütfen yapma."
Omuzlarımı tutup sarstı, tekrar sordu. "Nerden kopardın bunları?"
Şarlot ormanda toplamıştı. Ormana gidip toplamam uzun sürerdi. Hemen toplamak ve annemi hemen mutlu etmek istiyordum. Köydeki dört bahçeyi de dolaştım ama renkli çiçek yoktu.
Annem durmadan bağırınca, abim koşup yanımıza geldi.
"Ne oldu anne, niye bağırıyorsun?" dedi.
Annem, merdivenin en alt basamağına oturdu, yanına bıraktığı çiçekleri işaret etti.
"Bak şunlara, fasulye bitkilerini kucaklamış bana uzatıyor. Kim bilir kimin bahçesinden," dedi.
"Fasülye değil onlar, çiçek. Sana topladım anne, mutlu ol diye, beni sev diye."
Abim alttan bakıp güldü. Allah'tan annem fark etmedi, yoksa ona da kızabilirdi.
"Nerden kopardığını öğreniver, elimde kalacak yoksa," dedi abime.
Abim oflaya puflaya elimi tuttu. Bahçemizin, bütün köyü gören kapısına doğru sürükledi. Kapının ağzında eğilip gözümün içine baktı, "Şimdi bana fasulyeleri kopardığın bahçeyi göstermeni istiyorum," dedi.
Eğer annemin dediği gibi bunlar fasulyeyse ve Mıgo da annem gibi sinirlenirse ne yaparım ben?
Abim beni dürterek, "Duymadın mı dediğimi? Annemi daha fazla kızdırmadan göster bana hangi bahçeden kopardığını," dedi.
Eda, Mıgo'nun sinirlenince çocukları su deposuna kilitlediğini söylemişti. Ona da annesi demiş. Eğer yaramazlık yaparsak Mıgo'nun gelip bizi alacağını...
Bana daha önce hiç kızmadığı halde, hatta doğru düzgün yanyana gelmediğimiz halde o günden sonra korktum ondan. Annemi sevindirmek için korkumu umursamayıp bahçesine gittim.
Beni kilitlerse sesimi de çıkaramazdım. Annem bir keresinde, "Allah bana sessiz bir dert verdi," demişti. Babam kızmıştı ona. Annem de, "Ses çıkartmadan koparttığı fırtınalara dayanamıyorum artık, sana göre hava hoş, nasıl olsa ayda bir eve geliyorsun, onun yarım aklını ben çekiyorum," demişti.
Ben bir türlü istediği işareti vermeyince abim sinirlenip annemi çağırdı. Annem bir hışımla geldi, bileğimden tutarak, "Göster bahçeyi. Solmadan ekelim yerlerine. Bunların tekrar ekilmesi , bu boya gelmesi bir ayı alır. Senin yüzünden fasulyesiz kalmasınlar," dedi.
Yerine eksek annemin siniri geçer miydi? Mıgo da kızmazdı belki.
Annemin gözleri kocaman oldu yine. İki eliyle yanaklarımı tırmaladı, "Göster diyorum Allah'ın cezası, sahibi gelmeden biz gidelim. Yeminliyim zaten, bir kişi bile kapıya gelirse kovarım seni evden," dedi.
Korkuyorum, annem dediğini yapar. Gözlerimi kapattım, istemeye istemeye Mıgo'nun bahçesini işaret ettim.
"Allah seni kahretmesin," dedi annem. "Bula bula o cinsi mi buldun beni muhattap ettirecek? İşin yoksa bekle ki dünyaya gelsin, sonra da laf anlat. Anlatabilirsen tabbi."
Başındaki yazmayı düzeltti, çiçekleri dirseğinin arasına sıkıştırdı, beni de önüne katıp hırpalaya hırpalaya Mıgo'nun bahçesine doğru sürükledi. Bu halimize kimse şahit olmasın diye dua ediyordum. Neyse ki ortalık tenhaydı. Bahçeye vardığımızda Mıgo dut ağacının altındaki çardakta oturmuş, tütün sarıyordu. Bizi görünce hiç oralı olmadı. Annem durumu anlatmaya başlayınca korkudan arkasına saklandım. Ama Mıgo'nun kocaman kırmızı burnunun soluk aldıkça daha da büyüdüğünü görebiliyordum.
"Kökünden koparmış, henüz solmamışlar, eğer hemen ekersek hiçbir şey olmaz," dedi annem.
Mıgo'nun annem gibi bağırmasından, bana vurmasından korkuyordum. Ama sadece, yerinden sökülen bir şeyin tekrar yeşermeyeceğini, yeşerse bile yaşayamayacağını söyledi her zamanki kısık sesiyle.
"Biliyor musun Mıgo'nun anne ve babası kaybolmuş?" demişti Eda. Şaşırmıştım, korkmuştum da. Anne babaların kaybolabildiği bir dünyadan korkarım ben.
Annemin arkasından tek gözümü çıkarıp Mıgo'yu izliyorum. Yakından çok daha yaşlı görünüyor. Yüzü, elleri buruş buruş. Sardığı sigarayı güçlükle yaktı, ağzına götürürken elleri titriyordu. Gözlerini çok uzak bir noktaya dikip dumanını üfledi.
"Hepiniz biliyorsunuz durumunu. Sorun sadece dili olsa keşke," dedi annem. "Geçen gün de yakaladığı bir kuzuyu Elif Anne'nin bostanına bırakmış. Yyeşillikleri ziyan etmiş kuzu. İş, güç, sürekli nöbetini tutamıyorum. Fırsatını bulur bulmaz başıma iş açıyor.
Kuzu sürüden ayrı düşmüştü. Aç kalmasın diye bıraktım. Bizim bahçeye getirecektim, taşıyamayınca Elif Nene'nin bahçesine bıraktım. Sadece çimleri yer sanmıştım, bostana kadar gidebileceğini düşünemedim.
Mıgo hiç sesini çıkarmadı. Dumanının uzağa üflemeye devam etti. Annem yumruğunu sıktı, hızlı hızlı nefes aldı, bostana doğru gitti. Ben ortada kalakaldım. İlk defa gözlerini çevirip uzun uzun baktı bana. Kızgın değildi, üzgündü, hem de çok üzgün. Zaten hep çok üzgün olurdu. Karısı öldüğünde annem, "Yıllardır ölü bir adamla yaşıyordu, gittiği yeri yadırgamaz," demişti. Babam kızmıştı, "İnsan onca ölümden arta kalınca normal biri olmasını bekleyemeyiz," demişti.
Annemin peşinden mi gitsem yoksa kalsam mı bilemedim. İkisini de istemiyordum ama bir karar vermem gerekiyordu. Annemin neler yapabileceğini biliyordum hiç olmazsa. Koşa koşa yetiştim ona. Tulumbadan su çekti. Çiçeklerin en iri ve güzel olanlarını toplamışım, küçükler yerinde duruyordu. Çiçekleri kopardığım yerleri söylene söylene ıslattı, "Ayağına getirmediğin bir bu deli kalmıştı. Bir saat dert anlattım. İnsan olan döner, bakar. Hadi beni umursamadın, emeğini umursa," dedi
Tüm çiçekleri boşluklara ekti. Su verdi ama yine de eskisi gibi görünmüyorlardı. Ona doğru sokuldum, beni hiç umursamadı. Tulumbadan su çekip elini yıkadı ve Mıgo'nun yanına gitti. Sigarasını bitirmiş ama uzaklara bakmaya devam ediyordu.
"Hepsini tekrar ektim, su verdim. Günaşırı sularsan hiçbir şey olmaz. Sen zaten bitkilerin dilini hepimizden iyi biliyorsun Mıgırdiç," dedi annem.
Yine hiç bize doğru bakmadan, "İnsan her şeyin dilini bilmeli, hiç konuşamasalar da," dedi.
Annem hiç hoşlanmadı Mıgo'nun bu söylediğinden. Burnundan hızlı hızlı nefes almasından anladım. Hiçbir şey demeden eve doğru çevirdi yönünü. Ben yine kalakaldım. Mıgo'ya baktım. Benim görmediğim bir yere bakıyordu yine. İlk defa bu kadar yakından görüyordum mutsuzluğunu. Bir yumruk gibi içime oturdu bu hali. Annemin kızmayacağını bilsem korkuma aldırmadan yanında biraz kalacak ve onu neşelendirmenin bir yolunu düşünecektim. Ama annemin benimle işi bitmemişti daha. Koşarak yetiştim ona. Anneme hep yetişmek zorundaydım, o yavaşlayamazdı, benim hızlanmam gerekirdi. Yapacak hiçbir şey yoktu. Annem çok sinirliydi ve beraber eve dönüyorduk.
Abim bizi bahçe kapısında bekliyordu. Kuzu olayında ertelenen dayağımı da bu olaya ekleyebileceği geldi aklıma. Aniden koşmaya başlayarak annemi geçtim. Abimin arkasına saklanıp bacaklarına sımsıkı yapıştım. Dönmeye çalıştıkça arkasından sürükleniyordum. Bana hiç kötü davranmamıştı bugüne kadar ama anneme karşı da hiç savunmamıştı.
"Bana bırak onu, gereken uyarıyı yaparım," dedi anneme. Abimi dinlerdi. İlk defa benimle ilgili bir konuda da dinledi. Anladığım kadarıyla Mıgo'ya olan kızgınlığı beni şimdilik unutturmuştu. Nasıl olsa elinin altındaydım. Aceleye gerek yoktu.
Merdivenlere oturup abime olanları anlatırken yavaşça içeri süzülüp salondaki somyanın üzerine uzandım. Tek istediğim uyuyakalmak, uyandığımda her şeyin normale dönmesiydi. Gerçi annemin normali buydu, ben yine de farklı olmasını ummuyordum.
Mıgo annemin istediği gibi davranmamıştı. Öfkesi geçmiyordu bir türlü. Söylendikçe söyleniyordu. Dedelerinin onun canını kurtardığını ama onun kıymet bilmediğini ve daha önce hiç duymadığım korkunç şeyler anlattı Mıgo'yla ilgili. Abimden hiç ses çıkmıyordu. Ya benim gibi duyduklarına inanamayıp şok olmuştu ya da çoktan kalkıp gitmişti de annem hıncını alamayıp kendi kendine anlatıp duruyordu. İki elimle kulaklarımı kapatıp yüzüstü yapıştım somyaya. Daha fazla şey duymak istemiyordum. Annemin, korkunç hikâyesini bildiği halde Mıgo'ya hâlâ öfkelenebilmesini ve biz çocukları neden onunla korkuttuklarını daha sonra düşünmeye çalışacaktım. Uyuyup bu kâbustan bir an önce kurtulmaktı derdim ama başka bir kâabusa açtım gözümü. Ormanda rengârenk çiçekler topluyorum, fakat birden kararıyor hava. Annem kızacak diye telaşlanıyorum. Çiçeklerimi dirseğimin arasına sıkıştırıp sağa sola koşturuyorum. O kadar karanlık ki yönümü bulamıyorum. Her yer birbirine benzeyen sık ağaçlar ve çalılarla kaplı. Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum, fakat avazım çıkmıyor. Rüyada bile bağırmayı başaramıyorum. Uzaktan, inleyen bir çocuk sesi geliyor. O yöne gitmekten kendimi alıkoyamıyorum. Çalıyı iki elimle aralayınca yarı çıplak bir erkek çocuğunu görüyorum. Korkudan iki büklüm olmuş. Tutup kaldırmayı planlıyorum. Tam dokunacakken birden kanatlarını açıp havada kayboluyor. İnlemesi kalıyor çalının içinde. Geri geri çekiliyorum ama aynı inleme tüm çalılara yayılıyor. Çiçeklerimi koltuğumun altına sıkıştırıp kulaklarımı ve gözlerimi sıkıca kapatıp rastgele bir yöne doğru koşmaya başlıyorum. Gözlerimi açar açmaz bahçe kapısında annemin öfkesiyle burun buruna geliyorum. Yumuşatmak için çiçekleri uzatıyorum, fakat bunların çiçek değil Mıgo'nun fasulyeleri olduğunu fark ediyorum. Can havliyle kaçmaya çalışırken annem kolumdan yakalıyor. Kan ter içinde gözlerimi açıyorum. Annem kolumdan tutmuş şaşkın şaşkın yüzüme bakıyor. Çalının içindeki çocuk gibi acı acı inliyorum. Annem nihayet ilk defa tutup sarıyor beni. Göğsü sıcacık. Yıllardır beklediğim bu sıcaklığın tadını çıkaracak durumda değilim ama. Şaşkınım, üzgünüm, öfkeliyim. Hem kendi adıma hem de Mıgo adına. Onu uzak durmaya, beni de yakın durmaya mecbur eden herkese, her şeye .






