Şeref ve İsmail çocukluklarından beri arkadaştılar. Şerefler onların kasabaya taşındıklarında henüz beş yaşını yeni doldurmuştu. Kasabalılar Şeref’in babasına fazla yüz vermemiş bu esmer ve uzun boylu adamdan uzak durmaya çalışmışlardı. Ancak çarşının göbeğinde bir bakkal dükkânı açınca mecburen konuşmak zorunda kaldılar. İsmail’in babası onlar gibi davranmamış Şeref’in babasını dışlamamış onu verdiği her selamı alarak karşılık vermişti. İsmail ile Şeref de ilkokul ve ortaokul boyunca hep arkadaş kalmaya devam ettiler. Bu arkadaşlık İsmail’in Liseyi yatılı okulda okuduğu dönemlerde kesintiye uğrasa da yaz tatillerinde hep devam etti. İsmail üniversite okuyup bir devlet kurumunda memur oldu uzun süre kasaba dışında farklı şehirlerde çalıştıktan sonra kendi kasabasındaki devlet kurumuna tayin isteyerek tekrar kasabasına döndü. Şeref ise babasının ısrarlarına rağmen okumadı dükkân işine devam etti daha sonra da dükkânı küçük bir markete çevirdi. İsmail her işten çıktığında ona uğrar sohbet ederdi. Böylece dinlenir rahatlardı. Yaz günleri yolda yürürken güneş sarı saçlarını parlatır hafif rüzgâr alnına bir serinlik verirdi. Şerefin dükkânına girdiğinde Şeref içeri bir ışık girdiğini sanır gözlerini hafif kısardı. Güneşin azalmaya havaların serinlemeye başladığında İsmail fazla dolaşmaz işyerinden çıkınca doğru evine giderdi, hafta sonları arkadaşının dükkânına uğrardı. Arkadaşı, haftasonu o geldiğinde yavaş yavaş homurdanır müşteriyle işi bittikten sonra tekrar onunla konuşurdu. İsmail durumu fark etmez coşku ile çocukluk anılarından konuşmaya devam ederdi.
Böyle karanlık soğuk bir kasım gününde arkadaşı birden sesini yükselterek, “Yav senin bu halin ne olacak?” diye sordu. “Ne olmuş benim halime?” dedi arkadaşı şaşırarak. “Yani hayatın bu sıkıcı kasabada hep aynı işi yapmakla mı geçecek, evden işe, işten eve. İçki içmezsin, ot içmezsin, kahveye gitmezsin, pavyona gitmezsin?” “Ben hayatımdan memnunum,” dedi İsmail. “Ben böyle sakin bir hayat seviyorum, neden bu kadar öfkelendin anlayamadım?” “Öfkelenmedim, ben sadece senin daha iyi bir hayat yaşamanı istiyorum. Hadi biz bu dükkâna çakıldık kaldık hayatımız mantar oldu gitti bari sen kurtar kendini.” “Benim yeterince renkli bir hayatım oldu.” dedi İsmail. “Türkiye’nin birçok şehrinde bulundum, Anadolu’nun en uzak şehrinde de İstanbul’un en işlek semtinde de çalıştım, daha ne isteyeyim.” “Ama dönüp dolaşıp gene bu kasabaya çakıldın kaldın ne anladım bu işten. Bak arkadaş boyun posun yerinde yakışıklı adamsın iyi bir eğitim aldın artık yükselme zamanın geldi.” “Yakında şef olacağım,” dedi İsmail. “İstersen müdür ol, bu köhne kasabada kaldıktan sonra ne anlamı var?” “Daha ne yapayım anlayamadım, dedim ya ben hayatımdan memnunum.” “Bak ne diycem benim Amerika’da bir amcam var, gitti bir daha da dönmedi. Orada büyük bir şirket kurmuş istersen senin için ona telefon ederim. Sen ekonomist adamsın hesap kitap işlerini ondan daha iyi bilirsin, senden iyisini mi bulacak? Güzel bir hayatın olur Amerikalı hatunlar senin gibi yakışıklı adamı bir kere görse zaten hayatta bırakmazlar.” “Bilmem,” dedi İsmail, bu işler o kadar kolay değil, vize almak lazım, bankada teminat göstermek lazım.” “Yav ne saf adamsın, yüksek mevkide bir bürokratsın, söylersin zengin bir akrabana senin hesabına birkaç günlük para yatırır vize aldıktan sonra tekrar eski hesaba aktarır.” “Düşünmem lazım,” dedi İsmail. “Bu işler öyle ha deyince olacak işler değil.” “İşte bu, tam garantici kasabalı zihniyeti, asla risk almazlar, o renksiz gri hayatlarına devam etmek isterler.” “Madem Amerika’da zengin amcan var sen niye gitmedin?” Bir an durakladı Şeref “Ben mi?” dedi zaman kazanmak için. “Babam bırakmadı, amcan gitti bir daha dönmedi dedi, sen de onun gibi olacaksın dedi bir de garantiye almak için beni akrabası ile zorla evlendirdi. Nasıl gideyim sen söyle?” İsmail sustu. Şeref hemen amcasının telefon numarasını yazdı. “Gidince hemen ara hatta gitmeden ben ararım seni karşılar.” İsmail sessizce kalktı.
Bir hafta sonra markete geldi “Bizimkilerle konuştum pek içlerine yatmadı ama hayat senin hayatın, nasıl istersen öyle yap,” dediler. “Kurum müdürü de tamam dedi ama en çok o üzüldü yakında şef olacağım için iyi düşünmemi istedi.” “Boş ver kurum müdürünü, kıskandığı için öyle yapmıştır böyle yakınlarındaki insanların iyi olmasını istemezler hep kendileri gibi monoton bir hayat yaşasınlar isterler.” İsmail bir hafta içinde bütün evraklarını hazırladı ve vize almak için konsolosluğa gitti. Bir hafta sonra gelmesini söylediler gittiğinde vizeyi almıştı hem de on yıllık. Buna en çok Şeref şaşırdı. “Vay be hem de on yıllık vize vermişler, inanılmaz, benim doktor dayıma bir hafta bile vize vermediler sana nasıl vermişler?” “Ee boyumuz posumuz yerinde,” dedi İsmail, “az çok genel kültürüz de var.” “Boş ver sen on yıllık vizeyi altı aylık oturma süren dolunca dönme sakın.” “Neden vizemi yakayım?” dedi İsmail. “Öyle gidip gelirsen aklın burada kalır,” dedi Şeref. “Bütün köprüleri yakman lazım ancak öyle başarılı olursun yoksa asla başarılı olamazsın, birkaç yıl içinde zaten Amerikan vatandaşı olursun. Bu dünyanın en geçersiz pasaportuna da ihtiyacın kalmaz.” “Hele bir gidelim de gerisi kolay,” dedi İsmail. “Memuriyetinden istifa ettin mi?” “Evet,” dedi İsmail. “Müdür çok üzüldü ama ben ısrar edince kabul etti.” “Kabul etmeyip ne yapacak on yıllık vize almışsın, hep fesatlık işte, kendi gidemiyor ya sana numaradan üzülmüş gibi yapıyor.”
Uçak biletini aldıktan sonra birkaç gün içinde İsmail Amerika’ya gitti. Onu havaalanında Şerefin amcası karşıladı. Şeref’in amcasının ikinci el arabasıyla önce lokantaya geldiler. İsmail bu lokantayı sıradan bir lokanta sandı Amca hemen yanına gelen garsonlara sipariş verdi, İsmail’e ne yiyeceğini sormadı bile. Kasanın oradan biri amcayı çağırdı Türkçe bir şeyler söyledi. “Tamam yarın alırız,” dedi amca. “Çalışanlar Türk mü?” dedi İsmail, “Evet,” dedi amca, “bir tek bulaşıkçı Meksikalı.” “Şirkete yarın mı gideceğiz?” “Hangi şirkete?” dedi amca kafasını uzatarak. “Sizin şirkete tabii.” Amca cevap vermedi. “Neyse, bırakalım şimdi şirketi mirketi, sen yemeğini yedin, git şimdi dinlen biraz.” Amca bir çocuğu çağırarak, “Alın İsmail’i eve götürün yatsın biraz dinlensin, kafayı toparlasın biraz,” dedi.
Lokantada çalışan bir çocuk hemen yakındaki konutlara götürdü. Düşük gelirliler için yapılmış iki katlı birbirine bitişik dairelerden oluşan birinin kapısını açarak içeri girdiler. Çocuk İsmail’in valizleri taşımasına yardım etti. İsmail kibarca teşekkür etti çocuk cevap vermedi, sinirli sinirli hemen çıktı gitti. Evde hiç masa yoktu, büyük salonda yerde serili yataklar toplanmamıştı bile, sonra diğer odaya girdi orası daha berbattı, yer yataklarının üstü çıkarılıp atılmış kirli çamaşırlarla doluydu. Mutfak salonla birdi kenardaki çöp torbası ağzına kadar doluydu ve evde ağır bir koku vardı. Nispeten temiz olan arka odaya geçti, şişme yatağın üstüne bulduğu bir çarşafı sererek hemen uyudu. Gece olunca kapının sesine uyandı. Kalabalık bir gurup içeri girdi. Hemen soyundular sırayla duşa girdiler. O da üstünü değiştirip yanlarına geçti tanıştılar. Türkiye’nin farklı yerlerinden hayallerini gerçekleştirmek için gelmiş çocuklardı. Çoğu Türkiye’de işsizdi, bazıları ya annelerini ya da babalarını kaybetmişti. Onu eve getiren suratsız çocuk sofu babasına kızıp ülkeyi terk etmişti, diğeri sevdiği kızı başkalarına verdikleri için ülkeyi terk etmişti, biraz daha bilmiş geçineni bizim memleketten bir halt olmaz dedi, orta yaşlı olanı çalıştığı şirketi dolandırmıştı çarptığı paralarla Amerika’ya nasıl geldiğini sırıtarak anlattı. Ee sen niye geldin dediler. “Ben,” dedi İsmail, “kendimi geliştireceğim, ekonomi okudum. Sizin patronun şirketinde çalışacağım.” Ne şirketi dediler bildiğimiz kadarıyla onun bundan başka bir lokantası yok. “Hadi ya?” dedi İsmail. “Halbuki yeğeni büyük şirketi olduğunu yanında mali işlerine yardım edecek güvenilir bir adam aradığını söylemişti.” Çocuklar birbirine baktılar, sustular. İsmail daha fazla sormak istemedi, hâlâ yorgun ve kafası karışıktı, belki bu mutfakta çalışan çocukların haberi yoktur diye düşündü. Çalışanlar dolaptan biralarını çıkarıp içmeye başladılar bir tane de ona ikram ettiler. Geç saate kadar konuştular, bir tanesi çöp torbasının dibinde sızıp kaldı. İsmail izin istedi yattı. Sabah erken saatte gürültüyle uyandı, amca içeride hepsine küfür ediyordu; “Kalksanıza ulan uykucu tembeller müşteriler gelmeye başladı, haydi çabuk hazırlanın.” Çocuklar tuvalete bile gitmeden hemen giyinip çıktılar. İsmail uyumaya devam etti. Öğlene doğru lokantaya gitti, hafta sonuydu ve lokanta ağzına kadar doluydu. Amca içeride aşçılarla birlikte çalışıyordu. İsmail’i görünce, “Hoş geldin,” dedi. “Sen geç otur ben geliyorum, kahvaltı yaptın mı?” “Hayır,” dedi İsmail. “Hemen bir omlet yapın İsmail’e,” dedi, sonra kahvesini alıp boş bir masaya oturdular. “Burası böyle,” işte dedi amca. “Sadece iş var, çalışmazsan aç kalırsın.” Kahvaltı bitince amca koca kafasıyla masayı işaret etti “Haydi bakalım iş zamanı kap şu bezi, şu boşalan masaları sil.” İsmail anlamadı, ne masası ne bezi. “Burası Amerika hoş geldin faslı bitti öyle bedava yemek yok.” “Parasını verdim almadın,” dedi İsmail. “Burada kural böyledir yeni gelenden hemen para alınmaz. Hadi hadi,” dedi amca, hemen kalkıp mutfağa geçti, garsona bir şeyler söyledi, garson İsmail’in eline plastik bir sepet verip kendisini takip etmesini söyledi. Kadın hızla masaları siliyor, tabakları plastik sepete yerleştiriyordu. İsmail hesap fişlerinin içinde bahşişleri vermek istediğinde kadın hırsla elinden aldı sen, “Dokunma,” dedi hırsla, “Tamam,” dedi İsmail, “zaten sana verecektim.” Kadın bir şey anlamadı, sepet dolunca içeri götürmesini söyledi. İsmail kasanın önünde durup sordu. “Bunları nereye bırakayım.” “İçeri bırak,” dedi kasiyer sanki kırk yıldır bu işi yapıyormuş gibi hissetti kendini. Sonunda Meksikalı bulaşıkçıya ulaştı. “Gene mi bulaşık?” dedi Türkçe. Aşçılar güldü. “Nereden biliyor bu Türkçeyi?” “Biz öğrettik,” dedi aşçılardan biri. “Tabii siz bütün küfürleri öğretmişsinizdir ona.” “Ohoo…” dedi öbürü. “Hem de ne küfürler.” “Başka bir şey öğretseydiniz şaşardım zaten.” “Yok, şarkı da söylüyor, akşam çağıralım da dinle bak.” Öğlenden sonra işler yavaşladı. İsmail’in yardım ettiği Garson önlüğünü çıkararak gitmeye hazırlandı ve önlüğünden bir dolar çıkartıp İsmail’e uzattı. “Bu ne?” dedi İsmail, yanındaki aşçılara bakarak. “Sana tip bırakıyor abi,” dedi biri, İsmail sert bir el hareketiyle parayı geri çevirdi. “Hemen alınma abi,” dedi genç aşçı yardımcısı, “bu kadın biraz pinti ama akşama öbür garson başlayacak. O daha iyidir en az on dolar verir.” Bu tenhalıkta İsmail patronla konuşmaya başladı. “Anladık şirket falan yok ama ben bu cahil garsonların ayak işlerini yapmam.” “Ya ne şirketi kim dedi sana bunları?” “Yeğenin dedi.” “Adi herif ben onlara şirketim var demedim ki, sadece ucuz yemekler satan bir lokantam var dedim, neden sana yalan söylemiş anlayamadım.” “Ben de anlayamadım,” dedi İsmail. Amca, “Merak etme,” dedi. “Sadece hafta sonları gelirsin sonra ben sana daha düzgün bir iş bulacağım.” “Tamam,” dedi İsmail, “hafta sonları yardım ederim ama benim bir an önce dil öğrenmem lazım.”
Amca zayıf bir çocuğu çağırdı, “Buralarda göçmenler için bedava dil okulu var mı?” dedi. “Evet,” dedi çocuk. “Bir tane var.” “Güzel, tarif et İsmail hafta arası oraya gitsin.” “Tamam,” dedi çocuk. “Pazartesi günü beraber gideriz kaydını yaptırırız.” İsmail kursa başladı, kısa sürede konuşmaya başladı, böyle bir yeteneği olduğundan haberi yoktu, lisedeyken İngilizce dersleri iyiydi ama ders olduğu için zoraki çalışırdı. Yaklaşık altı ay boyunca kursa gitti, hafta sonları da yardım etti. Altı ay dolmak üzereydi ama amca verdiği sözü tutmadı, ona uygun bir iş bulmadı. Biriktirdiği paralar suyunu çekiyordu. Her seferinde bakarız diyordu amca. En sonunda İsmail dayanamayarak sordu. “Param bitmek üzere, bana bulacağın iş ne oldu?” dedi, “Madem paran bitiyor burada çalışırsın, turist vizesiyle gelen adama bankada iş bulacak halimiz yok. Ya böyle lokantalarda ya da benzin istasyonlarında çalışırsın.” “Ben benzin işinden anlamam,” dedi İsmail. “Sen içerde çalışacaksın istasyonun market bölümünde, madem maliyecisin para işlerinden anlarsın.” “Bu işi yapmak için maliyeci olmaya gerek yok Ortaokul mezunu herhangi biri de bu işi yapabilir.” “Sen bilirsin,” dedi amca. “Bunu bana baştan söyleyebilirdin, ben de tam gün burada paralı çalışırdım dedi.” Adam düşünceli düşünceli ona baktı. “Senin burada ne işin var İsmail?” dedi. “Hadi biz mecbur kaldık gemiden atladık geldik ya sen niye geldin? Öğrenci değilsin, sanatçı değilsin, bilim adamı değilsin, iş adamı değilsin, mucit değilsin öyleyse burada ne işin var, ben mecburen geldim, kalsaydım vuracaklardı ya sen? Yanımda çalışanları gördün hepsi işsiz yoksul çocuklar. Söylediğine göre maliyeciymişsin, ne güzel de işin varmış. Halbuki Şeref senin işsiz güçsüz serseri biri olduğunu söylemişti, biraz sallar ama iyi çocuktur dedi. Ben de o yüzden sana biraz kaba davrandım ama sonra yalancı olmadığını anladım.” “Ne? İşsiz güçsüz serseri mi dedi?” “Evet, aynen öyle dedi, kimin kimsen yokmuş zavallı bir avareymişsin. Şu adamı yanına al da bir iyilik yap dedi.” “İyi ama neden böyle söyledi?” “Neden olacak adi karaktersizin teki de ondan. Keşke ben de okusaydım da senin gibi düzenli bir işim olsaydı ama olmadı işte. Sağa sola uyduk serserilik yaptık.” “Olsun,” dedi İsmail. “Diğerleri gibi buralarda savrulup yok olmamışsın.” “Madem oturma süren doldu evine dön ve bir kez daha düşün. Sakın o benim fesat yeğenimle de bir daha muhatap olma, seni çekemediği belli, abim temiz insandır bizden böyle yamuk bir insan çıkmaz ama nasıl olmuşsa olmuş bu yüz karası yeğen çıkmış işte.” “İyi ama neden?” dedi İsmail yine. “Neden bana yalan söyledi, hâlâ bir anlam veremiyorum, ben ona hiçbir kötülük yapmadım ki?” “Bunu anlamak zor gerçekten, dedim ya seni kıskandığı için yapmıştır. Sen de kusura bakma ama bu kadar saf olmak için özel bir eğitim mi aldın, hâlâ anlamış değilim. Çalışma iznin olmadan hemen nasıl şirkette işe başlayacağını düşündün?” “Çocukluk arkadaşımız dedik güvendik, yıllarca beraber yedik beraber içtik. Ama evet, haklısın burada gözüm açıldı bundan sonra kimseye güvenmem. Eve dönüp bir kez daha düşünsem iyi olacak.”
İsmail oturma süresinin dolmasına az bir süre kala geri döndü. Hemen müdürünü gördü durumu anlattı. “Ben sana demiştim,” dedi müdürü. “Ama dinlemedin.” “Madem işimi kaybettim geri dönsem iyi olacak bu saatten sonra başka bir iş yapmam zor, zaten işsizlik enflasyon almış başını gidiyor. Burada milletin diline mi düşeyim? En çok da şu sevgili arkadaşımın.” “O soktu değil mi bütün bunları kafana?” “Evet,” dedi İsmail. “Ne kadar iyi bir arkadaş olduğu belli oldu.” “Evet, geç fark ettim.” Sonra müdürü derin bir nefes aldı sumenin altından İsmail’in istifa dilekçesini çıkardı, “Merak etme,” dedi dilekçeyi yırtarak. “Dilekçeni işleme koymadım. Seni ücretsiz izinli gösterdim.” “Sahi mi?” dedi İsmail sevinçle. “Sahi ya,” dedi müdürü. “Ama zamanlaman harika. Bravo. Tam zamanında geldin, altı ayı geçirseydin işin yaştı.” İsmail tekrar işe başladı bir süre sonra şef oldu, soranlara İngilizce öğrenmek için yurt dışına gittiğini söyledi. İngilizce öğrendiği için de kısa sürede hemen şef olmuştu. Arkadaşı ortalıklarda görünmüyordu. Babasına sorduğunda, “Memlekete gitti,” dedi. “Uzun zamandır orada, yakında döner.” Şeref bir hafta sonra geldi. Bunu öğrenen İsmail yine öyle kravatlı, elinde deri çantasıyla eskisi gibi ışıklar saçarak markete girdi. “Ben geldim,” dedi. Şeref yüzü asık ona baktı. “E hoş geldin demeyecek misin serseri arkadaşına?” “Neden döndün?” dedi Şeref kısık bir sesle. “Neden dönmeyecekmişim arkadaş, yasak mı? Bu memleket babanın tapulu malı mı? Hem on yıllık vizem var istediğim zaman giderim. Sen niye bu kadar dert ediyorsun?” “Ne iş yapacaksın şimdi?” dedi Şeref öfkeyle. “Aynı işi,” dedi İsmail. “Duymadın mı şef oldum… Birkaç sene sonra da müdür olacağım sonra da genel müdür olurum herhalde”? “Hani istifa etmiştin?” “Neden edeyim? İşimi sağlama aldım altı aylık ücretsiz izne çıktım. Sağ ol sayende İngilizce öğrendim. Bu arada amcanın selamı var. Sana bildiği bütün küfürleri iletmemi söyledi. Söylüyorum: Adi şerefsiz, hain, kıskanç, fesat yılan, ailenin yüz karası… Yengesine ve biraderine saygısı olduğu için orospu çocuğu diyemeyeceğini söyledi.” Şeref kıpkırmızı oldu. “Ha ayrıca çocukluk arkadaşı için işsiz güçsüz, palavracı ve zavallı bir serseri diyen birinin Şeref adını taşımaması gerektiğini de ekledi.” Şeref gözünü kısmış uzaklara, sanki Amerika’ya bakıyordu. “Kızma arkadaş,” dedi İsmail, “elçiye zeval olmaz. Haydi, bana eyvallah.” Şeref hırsla ayağa kalkıp bir şeyler söylemek istedi ama ağzı açık kaldı sonra boş bir çuval gibi arkasındaki koltuğa yığılıverdi.






