sen bir atmacanın en uzun çığlığısın her türlü gökte
göğü büyüttün, otobüsleri aldın, şehirleri ufalttın
Turgut Uyar
Üzerime ceket almadan balkona çıkıyorum. Sokak binalarla çevrilmiş bir kale ve ben kalenin mahzenine, yerin dibine yakın bir yerdeyim. Bulunduğum yerden üstümdeki göğü göremiyorum. Neyse ki göğün devamı karşımdaki binaların üzerinde; açık mavi gökyüzü, beyaz bulutlar… “Yaz bulutları,” deyip iç geçiriyorum.
Sen olsan bir sigara yakardın şimdi. Başlardın konuşmaya. “Bu güzel havalar hiç hayra alamet değil.” Sigarandan çekip geri bıraktığın nefes ile sisli bir yol oluşturduktan sonra, “Bak, ayın kaçı bugün? Tabii ya, zemheri ayındayız. Şu havaya bak bir de,” diye devam ederdin bence.
Ben ise bunları sadece düşünebiliyorum. Zaten birine anlatmaya kalksam dilime yakışmaz, ödünç durur kelimeler. Sigara bile yakmam ben, bilirsin. Büyük olan sensin, her şeyi çok bilmeler de, her türlü serserilik de senin işin.
Dumanı usulca dışarı verişini düşünüyorum, kazağımın kollarını tutup çekiştiriyorum. Daha önceki zamanlarda olsa, senin küçülmüşün olurdu bu kazak illa, oysa bunu seçip beğenip ben aldım.
Kargalar geçiyor üstümden, haksızlığa uğramış sesleriyle bağrışıyorlar. Denizi yok bu şehirde, bir iki martı geçiyor, kargalardan az, kargalardan beyaz. “Çöplük martıları,” diyorum. Sanki bir yerlerde beni düzeltiyorsun. “Biraz ötedeki baraj gölü için geliyorlardır.” İkna olmuyorum, “Çöplük martısı bunlar,” diyorum. Kargalar, martılar, duyduğum diğer her şey, bir ses getiriyor aklıma. Geçmişten gelen bir ses, kalbimin içini kâğıtla kesiyor.
Sigara içişini hayal ediyorum, sigaraya başlamaya karar veriyorum, hemen vazgeçiyorum. Aynı ses kulağımda yankılanıyor. Bir anda vakit zemheri olmaktan çıkıyor, bahara dönüyor. Bir ağacın gölgesinde oturuyoruz. Yanımdasın yine. Bak her yer alabildiğine ekilmiş tarla. Tatlı bir rüzgâr esiyor, sol taraftan gelip ilk önce senin yüzünü yalıyor. Sakalların tıraşsız, bir o yana bir bu yana uzamış yüzündeki her bir tüy. Benim bıyıklarım yeni çıkmış. Özeniyorum yüzündeki tüylere.
Sağ avcumda bir kırmızılık var. Kızılcık mı yoksa böğürtlen mi hatırlamıyorum. Buradan bakınca her şeyi net göremiyorum zaten. Sadece ağzımda tatlı-ekşi bir tat. Görmek; duyuların en unutkanı, şimdi anlıyorum.
Yemyeşil etrafa yemyeşil bakışlarla bakıyoruz. Rüzgâr esiyor, her taraf ekilmiş tarla, bir ağacın gölgesinde oturuyoruz. Avcumda kırmızılık, ağzımda tatlı-ekşi bir tat. Rüzgârı duyuyorum, otların hışırtısını, gökyüzüne uzanmış dalların transa geçmiş dansını… Sonra bir ses; uzaktan, yüksekten gelen kendinden emin bir ses. Bir kuş çığlığı olduğunu anlıyoruz. Ben heyecanla başımı gökyüzüne kaldırıyorum, sen bana bakıyorsun gülümseyerek, “Atmaca çığlığı.” diyorsun. Hayretle yüzüne bakıyorum. “Nerden belli?” diye soruyorum. “Çünkü atmaca çığlığı,” diyorsun. Ben yine soruyorum. “Nerden belli?” Alaycı bir sesle, “Biz köy çocuğuyuz oğlum,” diyerek arkadan hafifçe başıma vuruyorsun. Gülüyoruz.
Gülüyorum. Yine aynı gururla seni düşünüyorum şimdi. O günü düşünüyorum. Her şeyi nasıl da biliyorsun böyle? Aynı evde doğup da senin bildiğin şeylerin, hiçbirini bilmediğimi bir kez daha fark edince üzülüyorum. Hafızandakilerin seninle birlikte yok olduğu düşüncesi beni kahrediyor. Toprak, ayın aydınlığında mı ekilir yoksa karanlığında mı; bunu bile bilmiyorum. Ayın aydınlığı nedir, karanlığı nedir bundan emin bile değilim.
Senin küçülmüşün olmayan kazağımın kollarını çekiştiriyorum. Sakallarım birbirine karışmış; kargalar, martılar ve başka sesler duyuyorum. Ama kulaklarımdan o atmaca çığlığını silemiyorum. Yine hiçbir bahanem yokken, kimden dilediğimi bilmeden; sadece bildiğin her şeyi bana öğretmen için tek bir günlüğüne geri dönmeni diliyorum.
Zemheri ayındayız, balkonda ceketsiz oturuyorum, kazağımın kollarını çekiştirirken hayali bir atmacanın çığlığında seni özlüyorum.






