Ayça Erkol’un Bir Kış Gecesi Misafiri adlı yeni öykü kitabı geçtiğimiz aylarda Alakarga Yayıncılık tarafından yayınlandı. Bu onun üçüncü öykü kitabı. Öncekiyle benzer olarak yine uzun bir öykü ve beş kısa öykü içeriyor. Temalarını zenginleştiren Ayça Erkol yine ilgi çekici öyküler yaratmış.
İkinci ve üçüncü öykü kitaplarınız ilk kitabınızdan faklı geldi bana. İlk kitap daha uzun bir dönemde ve farklı farklı zamanlarda yazılmış öykülerin bir derlemesi gibi. Sonraki kitaplarınızda bir bütün oluşturma çabası içindesiniz gibi hissettim. Son iki çalışmanızda da kitabın yarısını oluşturan uzun bir öykü var ve bu öyküler karakter zenginliğine ve farklı anlatım bakış açılarına sahip. Uzun öykü yazarken böyle bir biçim mi benimsemek istediniz?
Başlarken bir kısa öyküden daha uzun olacaklarını, daha kapsamlı bir kurguya sahip olacaklarını, birbirine bağlantılı, sona doğru metnin başlangıçta sakladıklarını ortaya çıkaran bir olay örgüsüyle tamamlanacaklarını biliyordum. Yazarken net tanımlara bağlı kalmıyorum, ortaya bir novella mı, kısa roman mı, uzun öykü mü ortaya çıkacak, çok düşünmüyorum doğrusu. Belli bir sayfa sayısı hedefim olmadı. Ancak ikisi de, belki tesadüfen, bir uzun öykü olarak kitaplarımda yerini aldı. Kitaplarımı bir uzun öykü ve yanında birkaç kısa öykü diye tasarlamadım. O öykülere başlarken tek emin olduğum şey, karakterleri ve olay örgüsünden dolayı kısa öykü olmayacaklarıydı.
Uzun öykülerinizi parça parça mı yoksa bir kerede mi yazıyorsunuz?
Parça parça yazdım. Ancak benim böyle bir rutinim kısa öykülerde de yok. Belki üç sayfalık bir öyküyü üzerinde aylarca çalışarak yazıyorum, bazense çok daha uzun bir öyküyü ara vermeden yazdığım olabiliyor. Değişiyor. Yazarken araya başka metinler de girip çıkabiliyor. Tek bir rutinim yok. Uzun öykülere epey emek harcadığımı söyleyebilirim. Araya okuduğum, yazdığım şeyler girdi. Kış misafiri öyküsünü tamamlamam bir yılı buldu, diyebilirim.
Son kitabınızın öncekiyle arasındaki zaman farkı nispeten kısa sayılabilir.
Evet, ilk kitabımın oluşması ve yayınlanması oldukça uzun sürdü. İlk öyküm Notos dergisinde 2009’da yayınlandı. Kitabım ise 2016’da. Yedi yıl uzun bir süre. Asansör beklerken bile tekrar tekrar çağrı düğmesine basan biri olarak bu kadar sabırlı olabilmem dönüp baktığımda beni de şaşırtıyor. Ama öykü kitabı yazmak, yayınlatmak hiç acele edilecek bir şey değil. Dergilerde yayınlanan öykülerimin de çoğalmasını bekledim. Yayınevlerine dosyamı gönderdiğimde yayınlanmış öykülerim olsun istedim. İlk kitabımın çıkması biraz da bu nedenle uzun sürdü. Sonrakilerse daha kısa sürelerde tamamlandı. Her iki kitaptaki uzun öykü de daha önce yayınlanmadı ve ikinci kitap çıktığında üçüncünün hazırlıklarına başlamıştım bile.
Uzun öykülerde birbirinden epey farklı birçok karakter var ve farklı bakış açıları da. Bu kişilerin birbirleriyle teması da mevcut. Sinemada da sıklıkla gördüğümüz farklı kimselerin kesişen hikâyeleri biçimine bir yatkınlığınız olduğunu söyleyebilir miyiz?
Sanırım var. Kendim de o tip metinleri okumayı ve evet sinemada benzeri hikâyeleri izlemeyi seviyorum. Hayatın da biraz böyle olduğunu düşünüyorum. Başta alakasız görünen, ya da tecrübe ettiğimizde anlam veremediğimiz şeylere sonradan dönüp baktığımızda neyin niçin olduğunu anlamaya başlarız ya da öyle sanırız. Belki bu düşüncem uzun öykülere yansıyor. Karakterlerin dünyalarının, hikâyelerinin beklenmedik bir şekilde kesişmesini seviyorum.
Son kitaptaki öyküm, Bir Kış Gecesi Misafiri’nin ilham kaynağı Charles Dickens’ın Bir Noel Şarkısı adlı meşhur öyküsü. Orada da kahramanı üç ruh ziyaret eder, benim hikâyem de bunun üzerine inşa edildi. Misafir, ördek avcısı, Ökkeş gibi karakterler üzerinden çeşitli meselelere değiniliyor öyküde. Seri cinayetler, politik atmosfer, kadına yönelik şiddet gibi. Öyküde hem kesişen hikâyeler hem de kesişen meseleler var. Temelde ise bir Dickens öyküsü uyarlaması. Atmosferi, yapısı oradan alınma. Kendi kendime sorduğum, Noel Şarkısı hikâyesi günümüzde, yaşadığımız topraklarda geçseydi nasıl olurdu, sorusuna yanıt bulmaya çalıştım.
Orada, özellikle misafir bölümlerinde, anlatıcı yer yer masal anlatıcıya kayıyor. Ancak bu fantastik, gerçeküstü bir masal değil. Sahici, günümüzden bildiğimiz meselelere de dokunan oldukça sert bir masal. Hatta dinleyicilerden biri olan baba, "Bunu çocuğuma nasıl anlatırım," diye soruyor da. Anlatıcı ise, "Ben ruh durumuma göre anlatıyorum, sipariş üzerine değil," diyor. Sizin öteki öykülerinizde de biraz bu var sanki. Uçta olan karakterleri ve sert hikâyeleri anlatmayı tercih ediyorsunuz. Belki öylelerini yakından tanımıyor olabiliriz ama varlıklarından haberimiz var. Bana öyle geliyor ki siz de bu meseleleri kurgu yoluyla aktarmayı seviyorsunuz.
Haklısınız. Doğru bir tespit. Misâl, ilk kitabımdaki karakterlerden biri olan Halil Hoca da uç biridir. Ancak onu hiçbir zaman aşırı sivri biri olarak göstermemeye çalıştım. Drama sosuna bulamak istemiyorum, ajitasyona kaçmadan yapmaya çalışıyorum. Belki de okura ilginç gelen budur. Hayatın doğal akışı içinde böylesi sivri karakterler karşımıza çıkabilirmiş gibi. Aslında, özellikle ülkemizde böylelerine rastlamak mümkün. Enteresan hikâyeler var. Ve ne yazık ki, bazen de iyi ki, kanıksamış durumdayız bunu. Günlük hayatımızda karşımıza çıkan bu uç karakterlere öykülerimde de yer veriyorum.
Tekrarladığınız temalar var, bunlardan da söz etmek isterim. Bir tanesi hayvanlarla olan ilişkimiz, özellikle sokak hayvanlarıyla. İki taraftan da yazıyorsunuz. Hem hayvanlara şiddet uygulayan karakterleriniz var, epey korkunç şeyler, hem de onlara iyi davranan, yardımcı olmaya çalışan kişiler. Bana öyle geliyor ki sokak hayvanlarına olan davranışlarımız üzerinden bir şey anlatmak istiyorsunuz.
Hayvanlarla ilgili gerçekten de bir meselem var. Profesyonel olarak yaptığım iş de onlarla ilgili. Bu meseleye bir şekilde dokunabilen bir mesleğim olduğu için çok mutluyum. Benim için en önemli hayat meselelerinden biri hayvanlara olan haksız ve kötü davranışımız. Birbirimize karşı da çok haksızlık yapıyoruz ancak biz en azından hakkımızı arayabiliyoruz, sonuçlanması birkaç yüzyıl sürse de. Hayvanların böyle bir şansı da yok. Köpeklerle ilgili okuduğum bir kitabın önsözünden çok etkilenmiştim. Şöyle diyor yazar, "Biz kurtlarla binlerce yıl önce bir anlaşma yaptık. Biz onlara bir söz verdik. Onlar da bize söz verdi. Onlar evimizi koruyacak, hayvanlarımıza bekçilik edecekti, biz de onların yeme barınma ihtiyaçlarını karşılayacak ve onlara sevgimizi verecektik. Kurtlar binlerce yıldır bu anlaşmaya sadık kaldı, ya insanlar," diye soruyor. Hayvanlara çok kötü davranılıyor. Dövülüyorlar, işkenceye ve tecavüze uğruyorlar, kötü muamele görüyorlar. Gıda, giyim ve benzeri sektörlere baktığımızda neredeyse hepsinde hayvanlar haksızca ve kötü bir şekilde kullanılıyor. Öte yandan onlara iyi davrananlar da var. Demek ki insan doğasının iki ucu da hayvanlarla olan ilişkimizde ortaya çıkıyor. Karanlık ve aydınlık. Kendim de aktif olarak işin içinde olduğum için gözlemleyebiliyorum. Sokak hayvanları için öyle fedakârlıklarda bulunanlar var ki. Emekli maaşıyla onlar için ev kiralayanlar da var. Ya da mevsim fark etmeden her sabah erkenden uyanıp restoranlardan topladığı artıklarla kendi evinde bulduklarını da katıp hayvanları besleyenler var. Sanırım onlara karşı kendimi biraz sorumlu da hissediyorum. Evet, dünyada çok fazla haksızlık var ama sanki hayvanlara karşı yapılan beni biraz daha rahatsız ediyor. Belki özel hayatımda da onları hayatımın bir parçası haline getirdiğim için. Evimde, çevremde sokak hayvanlarının yeri var. Demek ki yazdıklarıma yansıyor bu.
Biraz da, herhalde öyle istediğim için, şöyle okudum ben bunu: Mesela Ali Dede Ölüyor öyküsünde, bir evcil hayvan dükkânında çalışan çırak elbette kendi içinde yaşadığı, bulunduğu sosyal sınıfın sorunlarına yanıt bulamamanın öfkesini öyküdeki kedi karakterinden çıkarmaya çalışıyor. Dükkânı işleten kişi de buna büyük tepki gösteriyor ve biraz da onun böyle olmasına inanamıyor. Söz ettiğimiz iki uç birbirinden çok uzak değil aslında. O kadar yakın ve iç içeyiz ki. Bazen yıllarca birlikte çalışmış da olabiliyoruz. Yine bir başka öykün Alain Delon’da ise güçlü olmak üzerinden şiddeti anlatmaya çalışıyor gibi geldi bana. Alain Delon adı verilen sokak köpeği, bakıma muhtaç, yara bere içinde ve ona el uzatanlar da pek güçlü tipler değiller. En azından iri yarı Hakan kadar güçlü değiller. Özellikle erken yaşta çalışmak zorunda kalan Yılmaz’ın sonradan Alain Delon için en çok dertlenen kişi olması, öfkesini yine dehşet verici bir plan yaparak dışarıya vurmak istemesi dikkat çekici. Şiddet dolu bir coğrafyadayız ve ne ondan kaçabiliyoruz ne de onun doğurduğu şiddetin bizi ele geçirmesinden. En zayıf göründükleri için de sokak hayvanları kurban olarak seçiliyor sanki.
Çok soru var buna dair ve hepsine benim de yanıtım yok. Televizyonda ya da başka bir yerde hayvanlara yapılan şiddete, işkenceye denk geldiğimde ilk aklıma gelen katıksız kötülük. Ancak sonra düşündüğümde şiddeti uygulayan kişiyi tanısam onun da travmaları olduğunu öğreneceğimi fark ediyorum. Nispeten sağlıklı yetişmiş birinin böyle kötülükler yapabileceğini düşünmüyorum. O da içindeki öfkeyi yakınındaki en zayıf, gariban halkadan çıkarıyor. Böyle haberler yüzünden bazen benim de içim öyle öfkeyle doluyor ki o kişiyi şiddet uygularken görsem ne yapabileceğimi sorguluyorum. Belki ben de onu döverdim, öldürürdüm belki. Bunun yanıtını bilmiyorum ama bu soruyu bile sormamız aslında şunu gösteriyor, korkunç bir şiddet döngüsü içindeyiz. Ne kadar iyiyiz, kötüyüz, şiddetten arınmışız, hepimizin kendimize sormamız gereken sorular.
Yine ilgimi çeken başka bir tema da şehirden kaçış. İlk kitabınızdan itibaren bununla karşılaşıyoruz. Şehirden kaçan karakterler neyden kaçtıklarını pek bilmiyorlar gibi. Genelde de hüsranla sonuçlanıyor hikâyeleri. İstediklerine ulaşamıyorlar. Sizce kaçmak mümkün değil mi?
Çok söylenir ama doğrudur hakikaten, kendinden kaçamazsın. Ben de buna inanıyorum. Mesele şehir hayatı mı, başka bir şey mi, onu iyi belirlemek lazım. Öykülerdeki karakterler bazen şaşkınlar, neden kaçtıklarından emin değiller. Mekân değişikliği mi tek ihtiyaç, bilmiyorlar. Kendi çevremde çok gözlemlediğim bir şey elbet. Sıklıkla güneye yerleşmek, kafe açmak, otel işletmek gibi hayaller konuşulur. Ancak o işlerin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını biliyorum. Bunları deneyip pişman olan da çok.
Bir şeye özlem duymayı anlıyorum ama özlem duyduğumuz şeyi ne kadar tanıyoruz? Neden istediğimizi biliyor muyuz? Bana bu modern, şehirli insan klişe hayalleri biraz şımarıklık gibi geliyor. Konfor alanlarını terk etmeyi göze aldıklarını sanmıyorum. Doğaya kaçmak isteniyor ancak orada ne yapılacağı muamma. Doğayla o kadar barışık değiller belki de. Doğayı seviyorum deyip böcek, kedi gördüğünde kaçışanları gördüm. Ne kadar kendimizi tanıyoruz? Modern insanın kafası bayağı bir karışık bence.
.jpg)
Bir de oyuncak merakı var öykülerinizde. Öyle hissediyorum ki siz de çocukken oyuncaklarla oynamayı seviyordunuz. Biraz da şundan, sanırım küçükken oyuncaklarla sıkça oynayan, oynama şansı bulan kişiler, özellikle minik figürler, küçük evler, bebekler, arabalar gibi bir araya geldiklerinde hikâye oluşturabilecek oyuncaklarla, böyle kişilerin anlatmaya, özellikle öyküye ilgi duyduklarını sanıyorum. O zaman kurulan dünyalar şimdi pekâlâ yazıyla da canlandırılabilir. Bir de oyuncaklarla oynamayı sevenler yazarken de oyun oynamayı, oyuncaklı metinler ortaya çıkarmayı seviyorlar gibi geliyor bana. Siz de biraz öylesiniz sanki.
Gerçekten de oyuncaklarla oynamayı çok severdim. Tek çocuktum, anne babam çalışıyordu, kendi kendimi oyalamayı erken öğrendim. Genellemeyi yapmayı sevmem ama şimdiki çocuklara baktığımda, dikkat sürelerinin eksildiğini, kendileriyle oyalanmayı beceremediklerini üzülerek görüyorum. Belki şimdikiler kadar renkli ekrana sahip olmadığımız için öyleydi. Ben oyuncaklarla oynamak zorunda olan bir nesilden geliyorum. Hiçbir şey bulamazsam evdeki ilaç kutularıyla eczacılık oynardım. Ve sırf çocukluğumda kalmadı bu merak. Yetişkinliğimde de devam etti. Bebek evlerine ilgi duyuyorum, bebek evi eşyaları koleksiyonum var. Her gittiğim yerden toplamaya çalışırım. Müzelerini ziyaret ettim, orada saatler geçirdim. Her oyuncağa merakım kaldı diyemem ancak özellikle antika bebek evlerine ilgim devam ediyor.
Geçenlerde yürürken fark ettim, öykü yazanlara mahsus bir durum sanırım bu. Sahilde yürürken bir tarafım sakin, göz alıcı bir deniz manzarasıyla çevriliydi, öte yanımdaysa eskimiş, bakımsız apartmanlar, tozlu balkonlar, kırık dökük bahçe duvarlarıyla çevrili siteler vardı. Bir süre sonra denize bakmaktansa bu eskimiş evlere bakmayı, balkonlarındaki eşyalar, çiçeklerden, bahçelerindeki ıssız sandalyeler, masalardan zihnimde hikâye uydurmayı tercih ettiğimi fark ettim. Bence daha çok hikâyecilerin kapıldığı bir hissiyat bu.
Demek ki evin içini, mekânı hayal etmeyi seviyoruz. Biraz Arka Pencere filmindeki gibi. Öykü yazanların gözetleme merakına sahip oldukları belli. Bebek evleri özelinde bakarsak, evet, onlarda da ev içini gözetleme var ama aynı zamanda estetik bir değerleri de var. Bazılarının tarihi yüzlerce yıl öncesine dayanıyor ve çok özenerek, incelikli, detaylı tasarlanmışlar. Belki günümüzde hasret kaldığım bir mimari güzellik, estetik ihtiyacımı gideriyorlardır. Günlük hayatımda, gerçek boyutlarında göremediğim güzelliği onlarda buluyorum sanırım. Keşke sokağa çıktığımda gerçeklerini, en azından benzerlerini de görebilseydim.
Öykülerinizde rastladığım tiplerden biri de New Age meraklıları. Ama bana öyle geliyor ki siz onları biraz eleştirel gözle anlatmayı tercih ediyorsunuz. Yer yer alaya bile alıyorsunuz. Çağımızın dini gibi bunlar ve onlara kapılanlar da yine şehir hayatından mutsuz olan, kaçmak isteyen çaresiz kişiler. Siz ne düşünüyorsunuz, merak ediyorum.
Evet, kullandığım bir tipleme. Açıkçası bu konuda bir ikilem içindeyim. Aslında bu konularda tam bir agnostiğim ama kendim de benzeri seminerlere, çalışma gruplarına katıldım. Dönem dönem etkilendiğim de oldu, Bu ne saçma şey, dediğim de. Net bir sonuca vardığımı söyleyemem. Ama son zamanlarda artan böyle bir eğilimin olduğu kesin. Benim de bulunduğum çevrede bunun ciddi bir enflasyonu var. Bu yüzden ciddi anlamda dalga geçilecek bir tarafı da var. Kendi içimde yaşadığım ikilem belki mühendislik eğitimi almamdan kaynaklıdır. Her zaman daha rasyonel bakmaya çalıştım olaylara. Böyle konulara her daldığımda bir noktadan sonra saçmaladığımı düşünmekten kendimi alamam. Komik gelen anlar oldu, demek ki onlar kâğıda geçmiş.
Karakterlerinizin arzuları var, hayalleri, bazen bir kişi oluyor bu, bazen bir emel. Ama genellikle ona kavuşamıyorlar. Neden böyle olduğunu merak ediyorum. Sizin özel bir tercihiniz mi yoksa zaten gerçekte de sıklıkla böyle olduğu için mi?
Sanırım ikincisi. Anlık kavuşmalar ya da mutlu sona benzer şeyler hissetsek de belki doğamız gereği mutsuz olacak şeyler bulup bir sonrakine bakıyoruz. Buna yönelik araştırmalar da ortaya çıktı ki belli bir yere kadar zenginlik mutlu ediyor. Hayalinizdeki eve kavuşsanız önündeki deniz manzarasını bile belli bir zaman sonra kanıksıyorsunuz, başka bir şeye kafayı takıyorsunuz. Mutluluk meselesi hakkında da evet, okuyorum. İlgimi çekiyor. Nihai kavuşmalar yok öykülerde elbet. Sanırım o noktada bitirmeyi sevmiyorum. Doğamız gereği gelen sonraki anları yansıtmayı, anlatmayı seviyorum. Öyle bitirsem yapaylaşır gibi geliyor. Ama kötümser de bitirmek istemiyorum. Biraz arada kalıyor, iki tarafa da çekilebilir sonlar.
Django Reinhardt, Agnes Booth gibi gerçek hayattan kişiliklerin hikâyelerini de öykülerinizde kullanmışsınız. Sanki okurun bu hikâyeleri de merak edip okumasını istiyorsunuz, hatta Agnes Booth’un geçtiği öykünün sonunda ona dair bir bilgi notu da var. Belli ki böyle şeyler yazmayı seviyorsunuz, ileride de yazmayı düşünüyor musunuz?
Yapabilirim. Diğerleri kadar çok tekrar eden bir tema değil ama var. Bebek evi ve Reinhardt’ın müziği beni teşvik etti yazmaya. Çok anlık oldu ikisi de. Belki ileride benzeri bir etkilenme olursa neden olmasın.
Tekrarlanan bir tema değil ama kullanımı dikkat çekici. İkisinde de hikâyeleri öyküde önemli yer tutuyor. Öyküleri anlamak için olmasa bile onlarla daha derin bir etkileşim kurmak için bu hikâyeleri bilmek gerekiyor sanki. Rastgele isimler de değiller. Onların hikâyelerinin yazdığınız öykülerle de bir ilişkisi var gibi geldi bana. Gerçek hayattan alınan böylesi etkileşimlerin öyküdeki işlevleri doğrultusunda değer kazandıklarını, öyküleri genişlettiğini düşünüyorum.
Evet, tarihsel ya da gündelik yaşamdan seçilmiş isimler öyküye katkı verebilir. Ancak metinde bir işlevi olmalı. Sırf metinde görünsün diye böyle isimler kullanmayı doğru bulmuyorum. Yazar süzgecinden geçirirken bunu fark etmeli zaten. Metne kattıkları ölçüsünde değerlidirler. Django’da özellikle sanırım bu daha çok oturdu. Çingene ruhlu biri, müziği de öyle. Kişisel olarak da ne zaman moralim bozuk olsa jazz swing tarzı Django gibi müzisyenleri dinlediğimde moralim düzelir. Onları dinlerken kötü hissetmeye devam edemiyorum. Bende bir kurtarıcı etkisi var. Belki karakter de bu yüzden, "Kurtar beni," diyor. Karakterin yaşadıklarıyla müzisyenin karakteri evet, örtüşüyor. Bu yüzden müziğe yapılan gönderme anlam kazanıyor. Başka türlü olsaydı belki sadece adı anılmış bir müzisyen ismi olarak kalırdı metinde.
İlham kaynaklarınızı da merak ediyorum. Gerçek hayattan alınmış haberler mi, okuduğunuz edebi metinler mi, yoksa izledikleriniz mi?
Hepsi. Kesinlikle hepsi. Örneğin Kış Misafirinde neredeyse hepsi var. Ökkeş karakteri gerçek bir habere dayanıyor. Aynı öyküde Dickens etkileri zaten var. Kaynaklar arasında net bir ayrım yok, bir şekilde harmanlanıyor. Okuduğum, gördüğüm, konuştuğum, gerçek hikâyeler, bunların hepsi bir şekilde sızabiliyor.
Son kitabınızdaki iki tane çok hoşuma giden öykünüzden söz etmek istiyorum, ilki Çay Saati. Bu öykü kitaptaki öbür öykülerden bana biraz farklı geldi. Sanki ilk öykülerinize daha çok benziyor. Diğeri de İki Çiçek Bir Ardıç Kuşu. Bu öykünün ismi hikâyede olup bitenlere güzel bir işaret gönderiyor. Aslında bu bir desenin betimlemesi. Ancak öte yandan öyküdeki aşk hikâyesine de hoş bir gönderme gibi.
Evet, tabi var öyle bir gönderme. Pastoral bir tarafı var. Kendi geçmişimde buna benzer bir terlikten ve üzerindeki tam anımsayamadığım desenden yola çıktım. Gerisi kurmaca. Çay Saati’ndekine benzer bir çay tabağı da vardı. Üzerindeki resmi gözümün önüne getirdim. Oradan esinlendim. Bunlara bakarak çocukluğumda hikâye uydurmayı severdim. Annem de bana hikâye anlatırdı. Çocukken yemek konusunda huysuzdum, annem bana hikâye anlatarak yemek yedirmeyi severdi. Oradan bulaştı bu ilgi bana belki. Baktığım nesnenin üzerindeki bir desen, bazen nesnenin kendisi hikâyeleri ortaya çıkarıyor.
Böyle olduğunda, yani gerçek hayatta çoğumuzun aşina olduğu nesnelerden yola çıkarak bir öykü anlatıldığında, o nesneye dair hepimizin farklı hikâyeleri, etkileşimleri olduğundan, öyküye hem daha bir gerçeklik hem de farklı bakış açısı, yorum imkânı katıyor. Üstelik bu nesnelerin döneme dair işaret ettikleri de var. Onları kullanmakta mahirsiniz gerçekten de.
Teşekkür ederim, siz de bana ayna tutmuş oldunuz böylece. Nerelerden ilham aldığımı pek sormamıştım kendime. Soru geldiğinde ben de düşünüyorum. Nesnelerin öykülerim üzerindeki etkisini ben de sorularınızla fark ettim.
Yine öykülerinizde dikkatimi çeken bir nokta da karakterlerinizin insanlara, hatta bazen insanlığa dair öfkesi, onlardan uzak durmaya çalışıp bunu becerememesi. Yalnız karakterleriniz var ancak tamamen yalnız olduklarını söyleyemeyiz. Örneğin Salıncak öyküsündeki karakter bir şeylerden, belki insanlardan kaçmış ama sığındığı yerde bahçesini düzenleyen kişiyle iletişim kurmaktan kaçamıyor. Yine Saklambaç öyküsündeki karakter de biraz öyle.
Aralarındaki en yalnız kişi o yine.
Evet, öyle ama onun da yalnızlığını sadece onun üzerinden değil, çevresiyle anlatmayı tercih ediyorsunuz. Eninde sonunda, ne kadar uzak durmaya çalışsa da, çevresinde olup biten trajedinin bir parçası oluyor. Hatta bir şey yapmasına bile gerek kalmıyor. Öykülerinizde haber niteliği taşıyan olaylara sıklıkla rastlıyoruz bir yandan da. Bana öyle geliyor ki karakterleriniz bir tarafıyla insanlardan uzak durmaya çalışsa da öte yandan onlarsız bir çevrede, ne diyelim ekosistemde, yaşayamıyorlar.
Biraz öyle. Hislerimin yansıması galiba. Kendim de şehre nispeten uzak bir yer buldum ve sanırım şehirden kaçma, doğaya karışma gibi temaların ilhamı burada olduğum zamanlarda geldi. Burada yaptığım orman içi yürüyüşler, yakın çevredeki gezintilerim de benim için ilham kaynağı oldu. Bir şehir insanı olarak o kadar kalabalık mahallelerde büyüdüm ki sanırım bir parçam hep doğaya, bahçeye hasretti. Hikâyelerime de bu yansıdı herhalde. Evet, hepimizin olduğu gibi benim de yirmi milyonluk bir şehirde çalışmak, yaşamakla ilgili derdim var. Çünkü doğal olarak mesafe ihtiyacımız var. Emniyette hissetmek, mahremiyetimizi korumak için. Ama şehirde bir metro yolculuğunda bile çoğu zaman kişisel mesafemizi bile koruyamıyoruz. Her yer insan kaynıyor ve bu çok yorucu. Fark etsek de etmesek de. Ama tamamen uzaklaştığımızda o da yetmiyor. Kendinle vakit geçirebilmek güzel, okumak, düşünmek, izlemek besleyici ancak ne olursa olsun başka bir insana teması da arıyoruz. Sosyal bir hayvanız. Büyük bir ikilem. İnsan içine ne kadar karışmalıyım, ne kadar uzak durmalıyım? İstesem bile yapabilir miyim, hayat buna izin verecek mi? Bu anlamda salgın da ilginç bir deneyim oldu. İlk aylarda ben de evde olmaktan mutluydum. Arayıp da bulamadığımız fırsat. Ama sonra şehri özlediğimi fark ettim, sadece ekrana bakarak insanlarla konuşmak beni hiç tatmin etmemeye başladı. Keşke hep böyle devam etse diyen arkadaşlarım da var tabii, demek bazıları böyle çok mutlu. Bazılarıysa çıldırmanın eşiğinde. Bu ikilem öykülerime de yansıyor.
Sanırım en ideali ulaşabilecek kadar uzak olmak.
Evet, kaçabilecek kadar yakın, ulaşabilecek kadar uzak bir yer en bana uyan. Haftanın dört gününü geçirdiğim yer şehre iki saat uzaklıkta ve buna bu bana yetiyor.
Son olarak gelecekte neler yazmak istediğinizi sormak isterim. Yapıyorsanız var mı geleceğe dair bir planınız?
Bir roman dosyam var bekleyen. Olursa ilk romanım olacak. Öykü yazmaya devam ediyorum. Üzerinde çalıştığım uzun bir öyküm şu anda yok.
Teşekkür ederim zaman ayırdığınız için, keyifli bir sohbetti.
Ben teşekkür ederim, ben de keyif aldım. Sorularınız benim de kendime ayna tutmamı sağladı.
.jpg&w=3840&q=75)

.jpg)



