Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Mayıs 2017

Öykü

Ayhan Koç • Tatlı Rüyalar

Ayhan Koç

Paylaş

28

0


Öldü diyorlar. İnanmıyor. Onca masumun hayatını almışken ona mı nasipmiş rüyada gelen şu pek pahalı ölüm? Güz güneşi sabahı okşayarak uyandırıyor. Dallarda göç etmeyi unutmuş birkaç kuş cıvıldıyor, gece yağan yağmurun damlaları tentelerden, yapraklardan, apartman borularından pıt pıt yere düşüyor. Camilerden vakitsiz okunan selalar tek bir müezzinin yankısı gibi şehri kucaklarken üstünde bir tek şortu, loş salonu aydınlatan televizyonun önünde dikiliyor.  Çıplak ayaklarının tabanları döşemenin soğuğuyla sızlıyor. Kumandayı tutan eli tir tir titriyor. Haber kanalında sarayın önünde toplanan yüzlerce kahırlı insan gösteriliyor. Feryat figân ağlıyorlar. Ekranın sağ alt köşesinde kanalın başkent bürosundan bir kadın konuşuyor. Sesi matem bezeli, gözleri nemli, saçı gelişigüzel toplanmış, kıyafeti gündelik, apar topar canlı yayına çıktım dercesine oturuyor sandalyesinde. Sabah namazı için uyandırılmak istendiğinde yatağından kalkmadığını, hemen sarayın sağlık ekibi tarafından müdahale edildiğini ama beyefendinin Hakkın rahmetine kavuştuğunu söylüyor. Televizyonu kapayıp koltuğa oturuyor. Yüreği işgüzar bir ramazan davulcusunun eline düşmüş âdeta, güm güm atıyor. Eliyle tepesi seyrelmiş saçlarına bastırıyor. Kan çanağı gözlerini yumdu. Tezgâh olmasın ya bu? Belki deliriyorum artık, belki bir düşün içindeyim er geç kâbusa uyanacağım. Kalkıyor koltuktan, yine televizyonu açıyor, her kanalda aynı haber ajansının videoları dönüyor, aynı abartılı yas cümleleri okunuyor. Robdöşambrını giyip belini bağlıyor, terliklerini giyiyor. Kapının kilitlerini tek tek açıp apartman sahanlığına çıkıyor. Merdiven tırabzanına tutunup bir aşağı bir yukarıya bakıyor. Sarmal boşlukta şaşkın, yorgun, her şeye mana arayan gözlerine rastlıyor komşuların, ismini bilmediği komşuların. İrkiliyor, içeriye seğirtip tekrar kapıyı kilitliyor. Yatak odasında fellik fellik sigarasını arıyor, oysa gözünün önünde, şifoniyerin üstünde. Bulunca paketten bir tane çıkarıp yakıyor. Acelesi varmışçasına hızlı hızlı çekiyor tütünü ciğerlerine, ağzı bir lokomotifin bacası gibi öbek öbek duman salıyor odaya. Dostları tek tek telefonunu titretiyor. Birkaçını açıyor, birkaçını görmezden geliyor. Hepsi ölüp ölmediğini soruyor. Nereden bileyim ben, diye söyleniyor.  Hşşt, telefonu dinliyor olmasınlar? O da, dostları da vedaya gerek duymadan kapıyorlar telefonları. Söz vermişti kendine, o öldüğünde kıpır kıpır, kanını kaynatan bir şarkı açıp hoplaya zıplaya dans edecek, sevinç çığlıkları atacaktı, heyhat sözü veren yirmisinde, içinde en ufak heyecan kalmamış, dans etmeye, sevinmeye, kudurmaya mecali kalmamış şu bezgin adam ise kırkındaydı. Sigara sıkıştırıyor onu. Camları açıyor temiz hava için. Apartmanların pencerelerinde dışarıyı gözleyen siluetlere yakalanıyor suçüstü.  Hızla kapıyor pencereleri, çekiyor sararmış perdeleri. Evin bütün eşyaları, koltuklar, dolaplar, sehpalar, kitaplar onu izliyor âdeta, içinde netameli bir kuşku fink atıyor. Kaçamak bakışlarla raflara, duvar köşelerine, bibloların arkasına göz atıyor, bir mikrofon veya küçücük bir kamera arıyor. Böyle olmayacak. Kapıya gidiyor, kilitleri açıyor, anahtarı cebine atıp daireden çıkıyor. Merdivenden inerken her katta kapı dürbünlerine gözlerini dayamış komşularının kıpırtılarını işitiyor. Birkaçı ondan cesaret alıp kapısını açıyor, kimisi hanımından pantolonunu istiyor, kimisi ayakkabısını bulayım derken bütün portmantoyu başına yıkıyor. Apartman kapısında duraklıyor. Derin nefes alıyor. Güldü ama hazin bir tebessüm bu. Birkaç yıl önce ölen muhabbet kuşu geldi aklına. Uçunca duvarlara çarpıyor diye kafesten yıllarca çıkarmamıştı. Onun gibi olmuşum, diyor. Kafesini açtığımda oraya buraya uçup konmak dururken her şeye anlam vermeye çalışan minnacık gözleriyle bana bakardı. İstemeden özgürlüğü unutturmuştum ona. Onun gibi olmuşum, her sabah açtığım şu demir kapıdan geçmeye, özgürlüğe uçmaya korkuyorum. Bile isteye özgürlüğü unutturdular bana. Sokaklar tenha, kediler dışında. Çok geçmedi, birkaç kişi dışarıya çıktı onun gibi, sersemlemiş vaziyette etrafa bakınıyorlar. Biri omzuna dokunuyor. Yaşlıca bir kadın. Daha önce görmemiş miydim bu teyzeyi bakkalda? Onu sevenlerden biriydi, övüp duruyor, mitinglerine katılıyordu. “Öldü diyorlar evladım, doğru mu,” diye soruyor.  Kadın hüzünden ziyade alık bir insanın ifadesiyle soruyor bunu. Dudağını büktü. “Bilmem teyzeciğim, öyle deniyor ama kim bilir,” diyor. Selaların biri bitiyor biri başlıyor, sokak kalabalıklaşıyor. Tanıdığı tanımadığı herkesle konuşuyor, o soruyor öldü mü diye, ona soruyorlar öldü mü diye. Bir kız çıkıyor pencereden, genç, yaşı olsun olsun on sekiz, hadi bilemedi yirmi, aşağıdakilere bağırıyor. “Vallahi ölmüş, bakanlar kurulu ulusal yas ilan etti şimdi.” Sigarasını yakıyor, usul usul komşularından uzaklaşıp caddeye çıkıyor. Yürüyor, bir eli robdöşambırının cebinde, bir eli sigarasında, düşünüyor. Neden sevinmedim? Böyle hayal etmediğim için mi? Niçin işin bütün zevkli yanı elimden alınmış gibi hissediyorum? Ya her şey yine bir mizansense? Kim onun yanında kim onun düşmanı belli olsun diye böyle bir numaraya kalkıştıysa? Ondan her şey beklenir vallahi. Polisleri görünce duruyor. İki polis çöp konteynerinin önünde pembe kapaklı dosyaları aceleyle yakıyor. Kim bilir hangi masumu tutuklamaya gidiyorlardı yine? Polislerden biri ona bakıyor. Soluğu hızlanıyor. İyiye alamet değildir polisle göz göze gelmek, bunu bir tehdit olarak algılar. Bakışlarını kaçırıyor. Oh, umursamadı. Hızlı hızlı yanlarından geçip başka bir sokağa dalıyor, sonra başka bir sokağa. Koca şehir Daidalus’un labirenti gibi, bir sağa bir sola bir sola bir sağa bir geriye bir ileriye yürüyüp duruyor. Bina cephelerine, bilboardlara yapıştırılmış posterlerdeki bir kafa ve omuzdan ibaret onun suretine, onun öfkeli, gaddar, katil gözlerine yakalanmamak istercesine, kedi görmüş fareler, köpek görmüş kediler, insan görmüş hayvanlar gibi kaçıyor. Arada bir dilenciler sesleniyor ona. “Gebermiş diyorlar, sahi mi?” “Sahi sahi.” Bazen uzun gecenin yorgunluğuyla evine yol alan hayat kadınlarına rastlıyor. “Bebişim, ölmüş diyorlar doğru mu?” “Doğru doğru.” Birkaç kez mahalle serserileri çeviriyor yolunu. “Hşşt, sen, kime diyorum! Alo! Bornozlu! Ölmüş diyorlar dayı, gerçek mi?” “Gerçek gerçek.” Meydana geldiğinde duruyor. Soluk soluğa kalmış. Niye buraya geldim ki? Bilmiyor. Aynı soruyu kendine soran binlerce insana bakıyor hayretle. Oluk oluk insan yağıyor sokaklardan meydana hasretle. Meydanın ortasındaki abidenin dibi izdiham yüzünden görünmüyor. En son ne zaman gelmiştim buralara? Hatırlamıyor. Karayel esince rengârenk bornozlar dalgalanıyor, şapkalar uçuşuyor, ceketlerden, yeleklerden, eteklerden şamar sesleri geliyor. Penguenler gibi büzüşmüş, rüzgâra karşı korunmaya çalışıyorlar. Aralarında adımlıyor. Çok yorgun hissediyor kendini. Hepsi yabancı ama şu… Çocukluk arkadaşım değil mi şuradaki yelekli? Eski sevgilisini de görüyor, telefonlarına çıkmadığı askerlik arkadaşını da. Bu kadar insan burada, başımıza iş gelmesin? Uzakta kurbağa gibi vıraklayan polis kornası işitilince sayısız kafa cümleten o tarafa dönüyor dehşetle. Polisler de onlar gibi, ne yapacaklarını bilmez, sersem haldeler, otomobilden çıkıp sigara yakıyorlar. Onlar da var. Sakallı, türbanlı, türbansız ama biliyor onları, yıllarca onlarla tartıştı, tanıyor onları, gözlerindeki ödleklik, şimdi ne yapacağız Allahım sen bize yardım et, der gibi titrek dudakları. Fırsat bu ya, bildiğim bütün küfürleri sayıp nefretimi kussam ya yüzlerine. Sizin aptallığınız yüzünden yirmi yılımızı çarçur ettiler desem ya. Oltaya takılmış balık misali önünden geçen cübbeli adamın kolunu tutuyor sımsıkı. Herifin kahverengi gözlerinde korku fır fır dönüyor. Bütün kafalar ikisine döndü.  Senin…  Dişlerini sıkıyor. Soluğunu bırakırken elleri de bırakıyor yabancı kolu. Boş ver, Allah’ından bulsun, onlar gibi olmayacağım. Vücudundaki bütün kaslar sızlıyor, ne gözlerini açmaya ne yeni bir sigara yakmaya mecali var. Gerilip esniyor. Sonra yanındaki kadın esniyor, sonra genç bir adam, sonra çocuklar, sonra kızlar, sonra transeksüeller, sonra cübbeliler, sonra kırk fırın ekmek yemiş ihtiyarlar, herkes esniyor, meydandan caddelere, sokaklara, varoşlara yayılıyor esneyişler, tepeleri, köprüleri, dağları aşıyor, başka başka şehirlere, bucaklara, milyonlarca ağız kası kasılıyor, çürük, sarı, inci gibi dişler gün yüzü görüyor, diller aman dercesine geri çekiliyor. Birbirlerine nişan almış bedenler silahlarını atıp kasım kasım kasılıyor, zindanlarda böğürlere giden tekmeler yere konuyor, bilekler kelepçelere darağacı oluyor, okunan belalar küfürler yarım kalıyor, uzun uzun yazılar kaleme alan parmaklar bir karış açılan ağızlara siper olmaya kalkıyor. Memleketin her karışına kar gibi serpiliyor yirmi yıllık yorgunluk, sanki bir beşik olmuş koca yurt, tıngır mıngır sallanıyor, insanların başları dönüyor, kafalar sağa sola yığılıyor, gözler kapanıyor. Bacaklarını kaldıracak hali yok, terliğini sürte sürte anıtın gölgesine yürüyor, sırtını taşa verip çöküyor. Ayaklarını uzatıyor. Kimisi yanına oturuyor, kimisi yere çömeliyor.  Başlar yabancı bağırlara, omuzlara düşüyor. Uyusam biraz? Zaten kimsenin benimle ilgilendiği yok, şöyle yarım saat… Yok, bir saat uyusam. Sanki kirpiklerine sicimle taş bağlanmış, gözkapaklarını taşıyamıyor. Ürperdi. Ya gözlerimi tekrar açtığımda her şeyin tatlı bir rüya olduğunu anlayacağım uğursuz bir şafağa uyanırsam? Ya yine onun sesini duyarsam radyolarda, televizyonlarda? Bırakamam bu rüyayı. Rüyaysa rüya, hep burada kalayım be. Yanında oturan adam koluna dokunuyor. Yaşlıca, kasketli, çürük dişli, gözlüklü bir adam, elleri kirli paslı nasırlı, tırnakları tütün sarısı. Kolonya kokuyor. Onun da bakışları mayışık.  “Öldü diyorlar beyim, essah mı?” Gözünden birkaç damla çenesine yol alıyor, sonra kucağına düşüyor. “Essah essah,” diyor. “Peki, bunlar ne yapıyor beyim?” Adamın parmağıyla işaret ettiği noktaya bakıyor. Gençler seferberlikle, oradan buradan buldukları yastıkları, battaniyeleri kucaklarına almış, yerde yatan insanların arasında dolanıyorlar. Kimisinin üzerine battaniye örtüyorlar, kimisinin soğuk taştaki başını kaldırıp yastık koyuyorlar. Gülüyor. Cevap verecekken adamın başı destursuz omzuna konuyor. Susuyor. Ne güzel de uyuyorsun be bey amca. Başını yana düşürüp adamın kasketinin üstüne dayıyor. Gözlerini kapatıyor. Şehrin üfürdüğü rüzgâr eteğinden sızıp bütün bedenini okşuyor. Ürperiyor, tatlı tatlı üşüyor. Daldı dalacakken, üstlerine düşen gölgeye kısılıyor gözleri. Gencecik, esmerce, kara kaşlı, zeytuni gözlü, güzeller güzeli bir kız üstlerine battaniye örterken ona bakarak gülümsüyor. “Uyuyun uyuyun,” diyor kız sevecen, musikili bir sesle. “Tatlı rüyalar.”
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Latin Amerika’nın Öykü TutkusuSemih Gümüş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Marcelo Rioseco

17 Şubat 2025

Alejandro Zambra: “Yazmasaydım çok dah..

Bolaño benim için bir babadan ziyade gece geç saatlerde eve gelip pencereden odama tırmanan ve başından geçenleri anlatmaya koyulan bir ağabey gibiydi.Alejandro Zambra’yı önceden okumuştum. Özellikle Eve Dönmenin Yolları beni çok etkilemişti. Hatt..

Devamı..

Jane Austen Niçin Hiç Evlenmedi?

David Lassman

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024