Ayşe Hicret Aydoğan’la Hece Yayınları tarafından yayımlanan ilk öykü kitabı “Mozart’ın Nasırlı Elleri” hakkında konuştuk.
Serkan Parlak: Ayşe Hanım, kurmaca türlerle olan ilişkiniz, yazma serüveniniz ve ilk kitabınızın ortaya çıkış sürecini sizden dinleyelim.
Ayşe Hicret Aydoğan: Her insanın yaşama tutunduğu bir dal olması gerektiğine inanıyorum ve bu konuda şanslıyım ki ailem tarafından o dalı bulmak konusunda küçük yaşlardan itibaren yönlendirildim Serkan Bey. Yetenekli olduğumuz alanları bulmak ilk aşama ancak sonrasında emek vermek gerekiyor kuşkusuz. Nitelikli okuma olarak adlandırdığımız yolu öğrenmenin hepsinden önemli olduğu gerçeğiyle başladım öncelikle. Kitap çıkarma fikri çok sonraki aşamaydı yazın hayatımda. Kendiliğinden kitaba evrilen bir yolu deneyimledim. Lise yıllarımda yarışmalara katılmak ve derece elde etmek sonraki yıllarda yazılarımın yayımlanmasını sağladı diyebiliriz. Çünkü bunu istemek, hedeflemek gerektiğini düşünüyorum. Önce insanın kendi içinde başlayan bir süreç bu. Her konuda adım adım gitmeyi önemsiyorum. Öğrenerek, gelişerek... Tökezlemeyi, arada yolda kalmayı ve çözüm üretmeyi de aynı şekilde önemsiyorum. İletişime karşı her zaman bir ilgim vardı. Duygular, beden dili, mekânlar, insanın toplum içindeki yeri, iletişim dili; insana dair her şey. Çocukluk ve gençlik çağımda içe dönük bir yapıda olmam yazı hayatımda avantaj sağladı. Yazmak her zaman içimden gelen bir şeydi.
"Mozart’ın Nasırlı Elleri"nin yolculuğu ise Hece Yayınlarında bir toplantıda Ahmet Sait Akçay’la tanışmam ve beni öyküye yönlendirmesiyle başladı. Öykü tekniklerine ve kuramlara yönelik çalışmaya başlamamla ciddi bir yola girdim. İlk öyküm Beyaz Mendil Heceöykü’de yayımlandı. Bir süre sonra inceleme yazılarım da yayımlanmaya başladı. İnceleme yazılarının güzel yanı yakın okuma konusunda deneyim kazandırması. Hâlâ devam ediyorum; Sabitfikir, Hece ve Heceöykü’de düzenli yazıyorum. "Mozart’ın Nasırlı Elleri" öykümün yayımlanmasıyla kitap fikri belirginleşti. Sayfa ya da öykü sayısına yayınevim de ben de odaklanmadık. Kusurlarıyla, güzel yanlarıyla yayımlanmasını istedim ilk kitabımın. Bu konuda Ahmet Sait Akçay ve Hece Yayınları’nın desteğini görmek çok kıymetli. Yaşama bakışımı da yansıtabildiğim bir ilk kitap oldu.
SP: Her ne kadar okuma ve yazma deneyimleri, işçilik ve gözlem gücü önemli olsa da öykülerinize başlarken ilham kaynaklarınız neler oldu? Bu soruyla ilişkili olarak şunu da sormak isterim, öykülerinizin ilk taslaklarını nasıl oluşturdunuz?
AHA: Öykülerime başladığımda uzun süredir zihnimde gezdirdiğim, notlar aldığım bir süreç yaşıyorum. Hazır hissettiğimde her zaman gittiğim bir kafeye oturup kısa bir sürede tamamlıyorum. Zihnimde gezdirdiğim süreçte içime kapanıyorum. Okumaya daha fazla zaman ayırıyorum ve müziğe. Kelimeler ve notalar bir kapıya götürüyor mutlaka. Bazı kitaplara mutlaka göz gezdiririm ve bazı besteleri dinlerim özellikle. Duygudaşlık kurabildiğim metinlerde, her öykümü yazarken başka bir ses duyumsuyorum.
Tez konum olan enneagram ve eğitim verdiğim hikâyeleştirme konusu da öykü yolculuğumda beni besliyor. İnsan ilişkilerine bir de o gözle bakmak ilham kaynaklarımdan biri. Tabii bu konuda şunu da rahatlıkla söyleyebilirim bir yazar çocuğu olarak babamın nelerden beslendiğini görerek büyüdüm. Bu durumun benim üzerimdeki etkisinin farkındayım. Özellikle pes etmemek ve emek vermekten, hata yapmaktan korkmamak bence en büyük ilham kaynağı. Yaşamayı önemsiyorum. Amacım ismimin anlamını hakkıyla taşımak. Hicret ismini babam “sonu güzel biten yolculuk” anlamında koymuş. Yaşamın ucuna geldiğimde kendini tanımaya, edebiyata, iyiliğe, bir kişi bile olsa ruhuna dokunabildiğim insanların olmasına emek vermiş bir insan olmak amacım. Belirttiğiniz gibi işçilik, teknik elbette çok önemli ve yanı sıra samimiyetle kötüye, yanlışa başkaldırabileceğim bir alan olarak edebiyat yaşamımın sonuna kadar yoldaşım olmasını arzu ettiğim bir alan. Bu bakımdan yaşam, görmeyi biliyorsak, en büyük ilham kaynağı.
SP: Elinizdeki malzemeyi kurgu için yeniden üretip dönüştürürken nasıl bir süreç işliyor; mekânlar, atmosfer, diyaloglar ve özellikle öykü kişileri söz konusu olduğunda.
AHA: Mekân konusunu özellikle önemsiyorum. Mekânların insan psikolojisi üzerindeki etkisi konusu her zaman ilgimi çekti. Bunda kendi deneyimlerimin de etkisi büyük. Ailemle çok fazla seyahat ederdik. Bu seyahatlerde mekânlar üzerine sohbet ederdik; özellikle doğa betimlemelerinin bu sebeple zihnimde yer ettiğini düşünüyorum. Annemin hem tasavvufa olan ilgisi hem geçmişte öykü yazması dolayısıyla sanatın belli bir yere sahip olduğu bir ailede büyümek öykülerime yansıyor. Kurgu ile gerçeği harmanlamayı tercih ediyorum. Kurgu içerisinde bana benzemediğini düşündüğüm ama aslında bir yanıyla aynı olduğumuz öykü kişilerine odaklanmayı seviyorum. Gölge yanlarımız dediğimiz alanlar var. Yaşam içerisinde hiç farkında olmadığımız özelliklerimiz, huylarımız... Kendini tanımak bu sebeple de önem kazanıyor. Bazen asla yapmayacağımıza inandığımız davranışlarda bulunuyoruz. Korkularımız, itiraf edemediklerimiz, hatalarımız... Elimdeki malzeme zaten zihnimde şiirsel metinlere dönüşüyor. Metaforlar yardımıyla atmosferi kuruyorum.
SP: Ayşe Hanım, öykülerinizin sağlam kurgusuyla bütünleşen müzik ve şiirsellik eşliğinde karakterlerinizin psikolojik çözümlemeleri etkileyici. Karakterlerinizi yaratırken nasıl bir yöntem izliyorsunuz, beslendiğiniz alanlar ve esin kaynaklarınızdan biraz bahsedebilir misiniz?
AHA: Çok teşekkür ederim Serkan Bey, görüşleriniz değerli. Kendi okuma disiplinimde de psikolojik çözümlemeler olan metinler dikkatimi çekiyor. Kitaplığım bu bakımdan zengin diyebilirim. Sadece kitaplar değil elbette, yaşamım da beni besleyen alanlarla bezeli. Piyano başka bir kapı açıyor. Bir dönem bir müzikal üzerine çalıştım mesela. Tamamlayamadım, çok zorlayan bir tür oldu ama öğrendiklerim çok kıymetliydi. Müziğin metinlerimde bu denli yoğun olmasının bir sebebi de budur. Duygularımızın ve müziğin iniş çıkışlarının ne kadar benzer olduğunu gösterdi bana. Beni zorlayan alanlara, kişilere, duygulara yoğunlaşmayı tercih ediyorum. Kendi hayatınız ile metinleriniz farklı bir kişilikte olmuyor aslında. Turgut Uyar’ın bir yazısında şöyle bir cümle var, beni çok etkilemiştir: “Şiir yaşamdan ayrı düşünülemez. Hayatımızda olmayan bir mesele şiirimizde de olamaz.” Aynı zamanda yazmak insanı değiştiren, dönüştüren bir mesele. Buna boyun eğiyorum. Yaşamı anlamlı kılmak için tanıdık olana değil alışılmışın dışında olana meyletmek biraz da. Bu bakımdan karakterlerim de aşina olduklarının dışına çıkmak isteyen bireyler. Odaklandığınız kadınlık ve erkeklik durumları, aile ve yabancılaşma, arzu ve kırılganlık temalarından hareketle zamanın ruhundan etkilendiğinizi söyleyebilir miyiz?
SP: Hep söylenen bir şey, eskiden birçok şeyin farklı olduğu. Katıldığım bir yorum değil bu. Özellikle kadının yaşadığı hangi zorluk değişmiş, hangi aile bilinçli ebeveynlere dönüşmüş, hangi adaletsiz kalkmış dünyadan ve tam tersini de sorabiliriz. Her şey daha kötüye gittiyse eskiden dediğimiz zamanlarda hangi aile sevgi doluydu, hangi yönetici adaletle davranıyordu ya da şu an var olan ne yoktu mesela?
AHA: Düstur edindiğim bir cümle vardır, daima hatırlatırım kendime, insana yaslanma, her şeyden önce ölümlü. İnsanın olduğu her yerde kötülük de olur, iyilik de, sevgi de olur nefret de... Zıt ve uç duyguları taşıyoruz. Ancak kendini yetiştirmeye, gücünün ve acizliğinin farkında olmaya, neye karşı durması gerektiğini bilmeye, eylem hâlinde olmaya inanıyorum.
Sorunuzda bahsettiğiniz temaların tamamı geçmiş dönem metinlerinde de geçiyor elbette. Yazdığımız sürece insana dair her şeye yönelecek kalemimiz.
SP: Dünya ve Türkiye özelinde salgın, iklim krizi, savaşlar, göçler ve temel eşitsizlikler üzerinden düşündüğümüzde bu zorlu günleri yazı aracılığıyla daha az hasarla atlatabilmemiz mümkün mü sizce?
AHA: Elbette, edebiyatın toplumsal olaylara göre şekillenmesi de bundan. Yazma eyleminin bilincinde kurgu, arka planında iç döküş vardır. İnsanız, yazılarımız da insanı anlatıyor. İpek Şal adlı öykümde şöyle diyordum: “...birbirine sıkı sıkı tutunan bir şey göster bana, gök de yalnız, insan da. Neden ‘yapayalnız’ diyoruz ki, ‘yalnız’ işte, sadece ‘YALNIZ’.” Buna -kimin derdi olduğu fark etmeksizin- bir derdi bölüşmek de diyebiliriz. Yazar ve okur arasında kurulacak bağlantının duygusal ya da düşünsel bir bağa dönüşmesi, bir aktarımın ya da paylaşımın var olması önemli. Eskilerin hemhâl olmak dediği durumu önemsiyorum. Bu iletişim dilini kullanırken gönderici-alıcı arasındaki ortak sorunları, bir nevi dünyadaki yalnızlığımızı paylaşabilmek; yazının bizdeki önemini tayin ediyor. Neyi haddinden fazla önemsiyoruz, neyi baş tacı etmişiz, kâinatı duyabiliyor muyuz, mana dünyasının neresindeyiz; bunları düşünmek gerektiği kanaatindeyim. Kimse dünyanın muhteşem bir yer olacağını söylemedi. Her şeyin bir bütünsellik içinde olduğunu düşünüyorum. Dünya da zıtlıklarla mevcudiyetini sürdürüyor. Ve insan onun içinde bir yere tutunmak zorunda. Yalnız değil, birlikte tutunmalıyız.
SP: Öykü türünde başucu yazarlarınız kimler, başucu kitaplarınız hangileri?
AHA: Tomris Uyar Sekizinci Günah hakikaten başucumda durur. Zihnimi hareketlendiren, bilinç dışıma dalan bir yönü var. Aynı hazzı duyumsadığım bir başka kitap Füruzan’ın Gül Mevsimidir kitabıdır. Virginia Woolf aynı şekilde. Belli periyotlarla tekrar okudum tüm kitaplarını. Kimi eleştirmenlerce edebiyatımızda “öykünün altın çağı” olarak nitelenen 1950 kuşağı öykücülerini ders çalışır gibi okuyorum. Leyla Erbil'i, Ferit Edgü'yü, Orhan Duru'yu...
SP: Ayşe Hanım, son günlerde neler okudunuz? Önümüzdeki dönemde yeni üretimleriniz olacak mı?
AHA: Son zamanlarda şiire ve kuramsal kitaplara daha fazla zaman ayırıyorum. İnceleme yazıları dolayısıyla zaten yeni çıkan öykü kitaplarını takip ediyorum. Romanla ilgili bir çalışmam olacak. Akademik olarak çalıştığım konularla da bağlantısı olan bir proje gündemimde. Edebiyat Coğrafyası YouTube kanalında gerçekleştirdiğim yayınlar devam ediyor. Burada da birtakım değişikliklere gittik. Kavramlar, kuramlar üzerinden yayın yapmayı tercih ediyorum. Serkan Bey güzel sorularınız için çok teşekkür ederim.






