Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Temmuz 2022

Öykü

Babamın En Sevdiği Türkü

Cabir Özyıldız

Paylaş

3

0


Tayfun Anayol'a 

Son kontrolleri de yaptıktan sonra excel sayfasını kaydetti. Laptop’ın kapağını indirdi, fişini çekti. Düzgünce çantasına yerleştirdi. Unuttuğu bir şey var mı diye sağına soluna baktı, yoktu. Telefonunu alıp aşağıya indi. Servis minibüsü en sona kalanları bekliyordu. Binmedi, yüzünü denize döndü. İyot kokusunu içine içine çekti. Gün boyu eğilerek çalıştığından sırtı kaskatı kesilmiş, kamburlaşmıştı, dikleştirmeye çalıştı. İdari birimden aradılar, yanıtladı. İdaredeki kız hariç herkes gelmiş, yerine oturmuştu. Kesin makyajıyla uğraşıyordur o yerden bitme diye düşündü. Fırsat bu fırsat oğlanı aradı. Yemeğini yemiş miydi, okulda neler olmuştu, matematikten kaç almıştı?

Sona kalan o süslü de gelince minibüs hareket etti. Pencere kenarındaki koltuğunu ayarladı, sırtını iyiden iyiye yerleştirip, dışarıyı izlemeye başladı. Baktığı yönde henüz hasadı yapılmamış enginar tarlaları, diğer yandaysa güneşin sönmeye yüz tutmuş kızıl ışıklarıyla oynaşan Ege denizi. Servis minibüsü hızlandıkça gördüğü her şey çabucak geçip gidiyordu.  Henüz gövermeye başlamış bamyalar, çiçeklerini dökmüş mandalinalar, çiçeği hâlâ dalında zeytinler… Bir görünüp bir kayboluyordular. Bir ara daldı, uyuyacak gibi oldu ya, minibüsün, önündeki aracı ani bir manevrayla sollaması yüreğini ağzına getirdi. Hemencecik koltukta dikeldi, sıkı sıkı kolçaklara yapıştı. Korkuyordu işte, ne yapsındı? Tehlikenin geçtiğine kanaat getirince yeniden yayıldı. Kucağındaki çantasını açtı, haftalardır bitiremediği kitabıyla göz göze geldi. Okuyası yoktu. Es geçti. Çantasını ayaklarının ucuna indirip, telefonu eline aldı. Ekrandaki kuş simgesine tıklayıp, gündeme, konuşulanlara, twitt dalaşlarına göz gezdirdi. Sıkılınca kapatıp, instagram’ı açtı. İlk gördüğü ablasının paylaştığı fotoğraftı. Fotoğraftakini görünce onu ne kadar çok özlediğini ayrımsadı. Yaraları tazelendi. Sızım sızım sızladı. Farkında değildi ama gözlerinden iki damla yaş yanaklarından kayıp dudak uçlarına kadar yürüdü. Gözyaşları kuruyunca ekranı yüzüne yaklaştırıp fotoğrafı incelemeye başladı. Civciv sarısı tişört nasılda yakışmış o dağ gibi esmer babama diye düşündü. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, sağ dirseği allı güllü masa örtüsüne değdi değecek. Başı sağ omzuna eğik, gözlükleri gözünde. Alnı geniş, kaşları yukarı kalkık. Kafası tıraşlı, sakalı çenesinde ak ve biçimli. Gülmekle küsmek arası kalmış, sanki yaşını başını almış bir adam değil de incinmeye meyilli bir çocuk gibi bakmış. Fotoğrafı kim ne zaman çekmişti, hatırlamadı. Telefonu kapatıp yüzünü cama döndü ama artık baktığı yerleri görmüyordu.

Sabahın bitip öğlene evrildiği bir saatti. Halası aramıştı. Önce ne dediğini anlamadı. Telefonun diğer ucunda telaşlı, kelimeleri birbirine karıştıran kadıncağız durmadan aynı şeyleri tekrarlıyordu. “Aksoy Caddesi. Kardeşim! Ben şimdi ne yapacağım?” Birileri halasının elinden telefonu alıp anlatmasa, konuşmadan bir şey anlayacağı yoktu. Urla’dan Karşıyaka Devlet Hastanesi’ne nasıl kavuştuğunu şimdi bile hatırlamıyordu. Sanki o bölüm hafızasından silinmişti.

Halaoğlu Feti karşılamıştı hastane bahçesinde. Dayım iyi diyordu ya, kadının içinde bir yerlerde o ‘iyi’ sözcüğü nedense olumsuz biçimlere bürünüyordu. Fakat yine de o olumsuzluğun bir türlü olabileceğine inanmak istemiyordu. Ablası ve kız kardeşiyle göz göze geldiklerinde üçünün de içlerinde bir yerlerde babalarıyla ilgili en yakın en sıcak anılara sarındıklarını anladı. Saatler ilerliyor, Feti hastaneye girip çıkıyor. Söylediği tek şey, “Dayım iyi”. Onun öyle demesi kimsenin yüreğine su serpmiyor. Aksine Feti’nin kendilerini o kötü sona hazırlamak için bir zaman aralığı yaratmak istediğini hissediyorlardı.  Onlar kendilerini bir yıkıma hazırladıkları sıra hastane bahçesi tanışlarla, konu komşuyla dolmuştu. Annesi, koptu kopacak bir çığlığın tedirginliği içinde susmuş kalmıştı. Saatin nasıl geçtiğini, o an için neler düşündüğünü hatırlamıyor. Bildiği, birilerinin ona fısıltı gibi bir sesle başsağlığı dilediği ve takdiri ilahi minvalinde bir şeyler söylediği. Demek babasının kalbinin düşüp kaldığı o eczane önünde çoktan durmuş olup, o ılık mayıs gününde bedeni çoktan soğumuştu da kendilerine yenice söyleniyordu ha! Ne gerek vardı bizi o aralıkta tutmaya. Söyleyiverseydiler. Söyleyip, bizi onca saat çığlıksız koymayaydılar. Apaydınlık bir dağ, gölgesinin altında kalmış, bunu öylece diyeydiler. Bunları düşünürken kızıyor o uzatma saatlerine. Gelin de son bir kez görün diyerekten çekiştirmişlerdi morga doğru. Kimdi o çekiştiren, anımsamıyor.

Minibüs Urla’dan çıkıp Şirinkent yönünde ilerlerken güneşin son cılız ışıkları vurdu kafasını dayadığı cama. Güneş yakıcı değildi ama yine de gözünü kamaştırdı. Doğruldu. Babasının çok sevdiği ve davudi sesiyle söylediği o şiir geldi aklına, “Dostların arasındayız! Güneşin sofrasındayız!” Ne vakit konusu açılsa annesi, “Hiç bilemedim ki,” derdi, “o boylu poslu, işinde gücünde adam ne ara bildi emeği, sömürüyü. Hangi arada öğrendi onca türküyü, şiiri?” Annesiyle babasının bir ömrü aşksız fakat suskun bir saygıyla nasıl yürütebildiklerini düşündü. O akça pakça, ufak tefek anasına, o rakı sevmez kadına heybetli kocasının Allahın günü anason kokusuyla yatağa girmesinden başka zoru olmamıştı.

Servis minibüsü Narlıdere’ye yaklaştığında soluna, denizin göründüğü aralığa baktı. Akşamın iyiden iyiye indirdiği, denizin kararık bir maviye döndüğü görüntüyü zihnine sabitledi. Daldı. Babasını çok özlüyordu. Öyle çabucak gitmeyeydi, kendisini böylesine yorgun hisseder miydi? Bitip tükenmez sorumluluklar, çoğu zaman neyi nasıl olduracağıyla ilgili kaygılar, bitivermiş iki evlilik, geçim sıkıntısı, pişmanlıklar, işle ev arasına hapsolmuş yaşamı, bütün bunlara kim bilir nasıl dokunurdu. Hem dokunmasa ne olurduk ki, ona karşı sevgisi mi değişirdi. Asla! Bilirdi ki elinden bir şey gelmese de bu da geçer deyip omuzunu pışpışlayacak, gülmekle hüzünlenmek arası bir bakışla kendisini kucaklayacak, durup durup onduran bir türküyü mırıldanacak…

Kapattığı telefonu yeniden açtı. Facebook’a girdi. Babasının hâlâ açık duran hesabına girdi, oradan da fotoğrafların olduğu bölüme geldi.  Her fotoğrafta tek tek durdu, çekildiği günü, o günün konuşmalarını anımsamaya çalıştı. Kiminde hüzünlendi, bazısında da gülümsedi. Kendisinin yer almadığı fotoğraflara hayıflandı. Bir çınar ağacı altında çekindikleri fotoğrafları vardı, ablası, babası, kendi.  Kendisinin ağzında iri bir lokma vardı, avurtları şişikti. Ablası babasına bakıyor, babası boğma rakıyı dikiliyordu. Çınara çakılı bir levhanın üzerinde bir sürü talimatla birlik, içki içilmesi yasaktır yazıyordu. Sırf inat olsun diye oturup içmiştiler o ağacın altında. Salatalık turşusu da doğramışlardı hem. Küçük kardeşinin düğününden dönüyorlardı, Çorum’dan. Bir başka resimde daha durdu. Bir gazete kupürüydü. “Yasadışı slogandan yargılandılar.” Mahkeme salonunda dizilmiş tutuklular arasında babasını görmeye çabaladı, olmadı. O kadar çoktular ki. Kendisinin o mahkeme sırasında nerede olduğunu düşündü. Küçük bir kız çocuğu olmalıydı o zamanlar. Hatırlayamadı. Son baktığı resimde gözyaşlarını tutamadı. Babası sandalyeye yanlamasına oturmuş, kucağında küçük torunu Ulaş, bir eli omuzunda diğer eliyle de çocuğa beyaz bir karanfil uzatıyor. Bakışları pek belli olmuyor ama yan profilden gözlerinin kısılmış, alnındaysa merhametli kırışıklıklar olduğu belli. Oğlan bir elini beline dayamış, diğerini almak için çiçeğe uzatmış,  cin gibi bakıyor dedesine. Gözyaşlarını silerken, dedesi olmadan büyüyor çocuğum diye düşündü.

Servisten Konak’ta indiğinde yüreği burulmuş, babasına olan özlemi kabarmıştı. Vapurun kalkmasına az bir zaman vardı ya, içinden Karşıyaka iskelesine yetişmek, vapura binmek, çarşı içinden yürüyüp dolmuşa binmek,  eve, tek başınalığına gitmek istemedi. Boş bir bank bulup oturdu. Çantasında tabakasını buldu, içinden bir sigara çıkartıp dudaklarına kıstırdı. Çakmağı çakarken akşamın yeliyle ırgalanan körfez sularıyla göz göze geldi. Akşam alacası vurmuştu suya. Bir an için sigarayı kırk küsur yaşındaki kendi değil de babasını yitirmiş küçük bir kız çocuğu içiyormuş gibi geldi. Sığınacak bir suret arandı kendine. O sırada ilerde bir yerlerden nereye gittiğini bilmediği bir vapur akıp gitti. Sanki babası o vapurun içindeymiş gibi el salladı. Yaptığına hayıflanıp, gülümsedi. Gülümseyince babasını andırıyordu. Bunu bilmek onu mutlu etti. Sonra, bugün tam sekiz yıl olmuş ha, diye düşünüp akıp giden zamanı, zamandaki o belirsiz akışı düşündü. Sigarası bitince izmariti atacak çöp kovası arandı, yoktu. Kimselerin görmeyeceğine emin olunca bankın altına doğru fırlattı. Kalktı. İçinden babası için bir şeyler yapmak geliyordu ama öyle orda burda fotoğrafını paylaşıp, altına sevdiği şiirlerden serpiştirmek gibi değil.

Önce ailece toplaşmayı geçirdi kafasından. Hani, annesi, kız kardeşleri, halası filan toplansalar, sonra da büyük rakılı bir sofrada babasının o en sevdiği türküyü söyleseler diye düşündü. Sonra annesinin kefir içip erkenden uyuduğunu, halasının o türküde mutlaka çok ağlayıp heder olacağını, küçük kız kardeşinin evliliğe bağlı sorumluluklarının olduğunu hatırladı. Açıkçası son günlerde ev içleriyle de arası pekiyi değildi, eve ne kadar geç giderse o kadar az sıkılacaktı. Bu yüzden aile toplaşmasından vazgeçti. Kendisine en yakın bulduğu, yetimliğini, kimsesizliğini doya doya paylaşacağı, kendisiyle üç aşağı beş yukarı aynı süreçleri yaşamış olan ablasında karar kıldı.

Aradı. Babamızın en sevdiği türküyü birlikte söyleyelim mi dedi, ablasından oluru alınca, bir yer belirleyip kapattılar. Mekâna girdiğinde ablası, her ne koşulda olursa olsun vazgeçemediği şıkırdımlığıyla, boyasıyla, süsüyle oturmuş onu bekliyordu. Önce iki bira söylemeye karar verdiler ya, sonra babalarının rakı içmeyi ne çok sevdiğini hatırladılar. Biraları iptal edip, rakı da karar kıldılar. Kadehleri rakılayıp, sulandırdıktan sonra, genel geçer birkaç cümle kurup sustular.

Mekânda müzik başlamıştı, peçeteliği önüne çekip, bir tanesini, çantasından da kalemini çıkardı. Türkünün ismini düzgünce yazdı, peçeteyi garsona verdi. Sıra kendi isteklerine gelinceye kadar kadehleri yarılamışlardı. İstekleri anons edildiğinde okuyucuyu başlarıyla selamlayıp, sağ ellerini kalplerine götürdüler. Türkünün başlangıcındaki ağır ağır yükselen ezgiye parmaklarıyla masaya tıp tıp vurarak eşlik edip, birinci bölüm sonundaki, “Mamağa sonbahar geldi” cümlesinde hüzünlendiler. İlk bölümde sesleri dudaklarından mırıl mırıl dökülürken, “Güneş altında tutsaklar/geçen sonbahara bakıyorlar” kısmına gelindiğinde hem seslerini okuyucunun sesine kattılar, hem de bir ağlamak tutturdular. Türkünün sonundaki  “Ne güzeldir yollarda olmak şimdi” bölümündeyse hançerelerinden çıkan ses okuyucunun sesini aştı, geçti. Türkü bittiğinde ablasının parmakları rakı kadehini kavradı, zamanın geldiğini düşünerek kendisi de kadehine doğru uzandı. Babamızın en sevdiği türküye deyip, kadehlerini diklediler.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Pahalıya Al Ucuza Sat: Alejandro Jodor..Elianna Kan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Cevher Özcanlı

23 Şubat 2025

Saime Yadigâr: “Öykü tanrı misafiri ol..

Cevher Özcanlı: Saime Hanım, uzun yıllar boyunca resim sanatıyla uğraştınız. Birçok kişisel ve karma sergi, resim öğretmenliği derken ilk kitabınız yayımlandı. Resmin o büyüleyici dünyasından, yazınsal kurgunun b..

Devamı..

Çiğdem Sezer: "Hayat, düz bir çizgide ..

Ayşe Yazar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024