Genel itibariyle tartışmak değil suçlamak revaçta, beğenmek ya da beğenmemek önem kazanıyor, anlama çabası geri planda kalıyor. Bir sorun da bir edebi metne yaklaşırken eleştiriye kalkışanın halihazırda elinin altındaki ölçütlerle değerlendirmek istemesi, bununla yetinmesi.
Şirvan Erciyes: Ateşe Atılmış Bir Çiçek’ten neredeyse on yıl sonra Dünyaya Baktığımız Yol’da kurmaca dışı yazılarınızdan bir bölümünü kitaplaştırdınız. Toplam 21 yazı yer alıyor Dünyaya Baktığımız Yol’da, öykü kitapları ve öykücüler hakkında yazılar ağırlıkta olsa da roman, mektup gibi farklı türler yanı sıra edebiyat ve öykü üzerine altı yazıya da yer vermişsiniz. Yazıları seçerken önceliğiniz ne oldu?
Behçet Çelik: Bu on yılda dergiler, dijital mecralar, sempozyumlar ya da önsöz/sonsöz olarak bir hayli yazı yazdığımı, bunların bir bölümünün kitaplaşmasının iyi olacağını düşündüm. Bu toplam içinde öncelikle Türkçe edebiyat dışındakileri ayırdım – ileride onları başka bir bütünde bir araya getirmek üzere. Edebiyatımızın farklı kuşaklarından yazarların farklı türlerdeki yapıtları üzerine yazdığım yazıları toparladım, bunlara birkaç farklı temadaki yazıyı da ekledim. Edebiyat ve hukukun nasıl hikâye ettikleri, çocuğun edebiyat hakkı ve öykü üzerine yazdıklarımdı bunlar. Kitabın Sunuş’unda da değiniyorum, kitaptaki yazıların çok büyük bölümünü benden talep edildiği için yazdım. Sözgelimi Notos’un ya da Kırık Saat’in bir dosyası ya da Nilüfer Belediyesinin ya da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin bir sempozyumu için. Tabii, şunu da vurgulamak lazım. Sonuçta beni davet edenler, benden yazı isteyenler, neleri çalıştığımı, hangi konularda bir şeyler yazabileceğimi bilen kişiler, mesela Necatigil’in şiirleri üzerine değil ama mektupları üzerine bir sunum isteniyor. Yani büsbütün benim irademin dışında belirlenmiş değil yazıların konuları. Bu dönemde yazdığım, sözünü ettiğim kapsama giren bütün yazılarımı almadım kitaba. Kitapta yeniden yayımlanmasının, bir anlamda kalıcı olmasının yararlı olacağını düşündüğüm yazıları seçtim.
ŞE: Sizi diğer öykü ve romancılardan belirgin biçimde ayıran bir yanınız var. Yalnızca öykü ve roman yazmakla yetinmeyerek çağdaşınız ya da geçmişte yaşamış yazarlar ve eserleri hakkında yazılar yazıyorsunuz. Ayrıca edebiyatın farklı disiplinlerle ve yaşamla olan ilişkisine dair yazılarınız var. Sorulduğunda edebiyat aracılığıyla düşündüğünüzü ve öğrendiğinizi söylüyorsunuz. Philip Roth’dan bir alıntıyla, “Anlatı şeklinde tefekkür etme”yi öne çıkartıyorsunuz. Bu tutumun yalnızca bir tefekkür uğraşı olmadığını, edebiyatın hayatınızda kapladığı yerle ve karakterinizle de ilgili olduğunu düşünüyorum. Ne dersiniz?
BÇ: Kurmaca metinler yazmanın bir hikâye anlatarak, bir anlatı kurgulayarak düşünmek olduğuna inanıyorum. En azından benim yeğlediğim tarz bu. Baştan ne yazacağımı bilerek geçmiyorum bilgisayarın başına; yazarken, yazdıkça metinler ilerliyor. Şöyle diyeyim, az çok baştan bir plan belirlemiş bile olsam, çok zaman yazdıkça o planın dışına çıkmak kaçınılmaz oluyor. Yazmak bir düşünme biçimi, ama aynı zamanda düşünceleri derleyip toparlamaya da yarıyor – bazen daha da dağıtmaya hiç kuşkusuz. Bir bölümünü Dünyaya Baktığımız Yol’da bir araya getirdiğim, kurmaca dışı yazıları yazarken de okuduğum kitaplar, yazarlar yahut odağa aldığım mesele üzerine düşünüyorum. Yazıya oturmadan önce kurmadığım bağlantılar yazdıkça zihnimde beliriyor ve onları kâğıda döküyorum.
Edebiyatın bize çok özel bir bilgi verdiğini düşünüyorum. Okuduğumuz metinlerde anlatılanların, oradaki karakter ya da hikâyelerin aktardığı bilgilerin ötesinde bir bilgi; insana, hayata, kuşkusuz kendimize de, bakar, anlamaya çalışır, akıl yürütürken kimi bağlantıları bir araya getirmemizi sağlayan, sezgi gücümüzü bileyen, sözlerin satır aralarındaki boşlukların barındırdığı anlamları bize gösteren bir birikim sözünü ettiğim. Bildiğimizi bile bilmediğimiz bir bilgi belki de bu. Aynı zamanda bir yöntem, edebiyatla bağı az olanlarda pek rastlanmayacak bir bakış açısı; hikâyeleri merak etmek, hikâyelerdeki boşlukları sezmek ve bunları hikâyenin ana hatlarıyla, bütünüyle çelişmeyecek şekilde tamamlamaya çalışmak. Dolayısıyla, haklısınız, bu özel bilgi, böylesi bir bakış açısı, edebiyatla kurulan bağı okumaya, yazmaya ayrılan zamanın ötesine de taşır. Karakter meselesi daha karışık, buna kişinin kendisinin yanıt vermesi kolay değil, ama şunu söyleyebilirim, karakterlerimizin şekillenmesinde, birçok başka etmenin yanında hayatımızdaki yeriyle orantılı olarak edebiyat da bir rol oynuyor olsa gerektir.
ŞE: Günümüzde edebiyat eleştirisi olmadığı, kitap tanıtım yazılarının öne çıktığı gibi tespitlere katılıyor musunuz? Bu bağlamda yazılarınızı nasıl tanımlarsınız?
BÇ: Bu saydıklarınızın ikisinin arasında bir yerde olduğunu düşünüyorum yazdıklarımın. “Eleştiri” değil, ama “kitap tanıtma yazısı” da değil. Kimi yazılarımı bir araya getirdiğim internetteki blogta bu gibi yazılarım için “kitap yazıları” demem bundan. En genel anlamıyla aldığımızda “deneme” demek de mümkün bunlara. Edebiyat üzerine denemeler. Bu yazılarda şunları gözetirim: Öncelikle baştan sona ele aldığım kitabı aktarmakla, özetlemekle sınırlı olmamasını isterim. O metnin/metinlerin bana düşündürdüklerini aktarmaya çalışırım. Özellikle de edebi bilgi bağlamında düşündürdüklerini. Başka metinlerle bağlarını, bağsızlıklarını, çelişki ve çatışmalarını… Şuna dikkat ederim, etmeye çalışırım ayrıca; metnin biçimsel özellikleri metnin anlattıklarına, konusuna, temasına dair bir şeyler söylüyor mu, bunları pekiştiriyor mu, açıyor, tartışıyor mu? Eleştiriye yakın, ama eleştiri kadar disiplinli değil, kurama çok yaslanmayan yazılar, yani bu metni şu ekolde değerlendirmek doğru olur, gibi önermelere pek girmem, giremem de, iyi bildiğim bir alan değil bu.
Eleştiri konusu kendi başına uzun uzun tartışılacak bir sorun, ana hatlarıyla bir şeyler söylemeye çalışayım. Günümüzde eleştirinin az yazıldığı ortada. Bunun birçok nedeni var. Eleştiri zaman ister, emek ister. Oysa kitap dünyasında zaman daraldıkça daraldı, bir kitap hakkındaki sözlerin o kitabın “raf ömrü” içerisinde söylenmesi isteniyor, daha doğrusu bu dar zaman içinde söylendiğinde kıymeti var, sonrasında kimse dönüp bakmaya hevesli değil. Beri yandan eleştiri metinlerinin yayımlanabileceği bağımsız yayınlar da çok azaldı. Eleştiriye verilen emeğin karşılığını aldığı da söylenemez. Eleştiri kitapları çok az satıyor, yayıncıların öncelikli tercihi değil. Eleştiri yazmayı motive edici bir edebiyat ortamı da yok. Eleştiri kötülemekle, iptal etmekle eş anlamda alınıyor, bunun da eleştiri yazısı yazmak isteyenlerin hevesini kırdığını zannediyorum. Öbür taraftan emek verilmemiş, üstün körü kaleme alınmış, beş altı bin vuruşa (bir kitap eki sayfasına denk gelen) sıkıştırılmış eleştiriler de söz konusu. Kötü eleştiri de iyi eleştiriyi kovuyor – “iyi”yi övücü anlamında kullanmıyorum. Genel itibariyle tartışmak değil suçlamak revaçta, beğenmek ya da beğenmemek önem kazanıyor, anlama çabası geri planda kalıyor. Bir sorun da bir edebi metne yaklaşırken eleştiriye kalkışanın halihazırda elinin altındaki ölçütlerle değerlendirmek istemesi, bununla yetinmesi. Elindeki ölçüte uyanların “iyi” uymayanların “kötü” görüldüğü bir yaklaşım. O kitaba özel, belki de daha önce denenmemiş, yepyeni ya da biricik olan noktaların gözden kaçmasına neden olan, eleştiriyi daha önce yazılmış kitaplar ve yapılmış eleştirilerle sınırlayan bir tutum bu.
ŞE: “Öyküde Genişleyen Şimdiki Zaman” ve “Öykünün Gedikleri” yazılarınızda özetlemişsiniz ancak bir kez daha sormak istiyorum; bir öykü kitabı okurken nelere dikkat edersiniz? Okuduğunuz kitap hakkında yazı yazacaksanız dikkat ettiğiniz hususlar değişkenlik gösterir mi?
BÇ: Okuduğum metne göre odaklandığım konular değişir. Başta belirlenmiş ölçütlerle her metne yaklaşma yanlısı değilim. Yazarın esinini kelimelerin ses benzerliklerinden alarak ilerlettiği bir metne salt içeriğin toplumsal hayatta neleri yansıtıp yansıtmadığını tartışan bir bakışla tartışmak doğru olmaz. Beri yandan, Sadri Ertem’le Sabahattin Ali’nin öykülerini karşılaştırırken metinlerin eleştirel odağının nerede olduğuna değinmemek de mümkün değildir. Fakat bu konuyu da bir adım öteye götürebilmek isterim. Karşılaştırdığım iki öyküde eleştirel odağın nerede olduğunu nasıl belirlediğimiz, belirleyebileceğimiz gibi soruların peşinden gitmek, kurgu bunu nasıl etkilemiş, ya da etkilemiş mi, anlatıcının ses tonunun etkisi var mı, yok mu? Dolayısıyla şöyle özetleyebilirim. Öykünün bize ne dediğini bunu nasıl dediğiyle birlikte görmeye çalışırım. İlk okumada bunun izleri hemen belirmez, yeniden okumak gerekir, ilk okumadan kalan izlerin, izlenimlerin yol göstericiliğinde. Bu izlenimlerin sahihliğini tartışarak, başka izler arayarak. Başta dediğim gibi, yazmaya oturduktan sonra bütün bunları birlikte görmeye çalıştıkça, sezgileri, saptamaları sıralayıp birbirine bağladıkça, bağlamaya çalıştıkça okurken sezmediğim başka şeyler de belirebilir.
ŞE: Refik Halid’le ilgili yazınızda yer alan, gazete köşelerinde edebiyat tartışıldığı günlerden bahisle, günümüzde okur yazarlığın toplumun nezdinde değer kaybedip kaybetmediği konusunda ne söylersiniz?
BÇ: Okur yazarlığın, özellikle edebiyat okur yazarlığını pek önemsenmediği ortada. Güçlü olmak, hâkim olmak her şeyin üstünde. Daha fenası, gerçeğin manipüle edilebiliyor olması, bu imkân, güce güç katıyor; başka bir deyişle, hakikate değinen, esinlendirici, yaratıcı, özgürleştirici sözün değil, aldatıcı, manipüle edici sözün kıymet kazandığı, hatta böylesi sözlerin nelerin kıymetli olup olmadığını belirlediği bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla edebiyat okur yazarlığı da çoktandır kıymet verilen bir şey değil. Bu durumu sadece hakikat sonrasıyla ya da güçlü olmanın, muktedir olmanın her şeyin önünde görülmesiyle ilişkilendirmek de doğru değil. Birçok başka etmen var. Edebi üretim konusundaki algı da değişti. İyi eğitimli birçok kişiden şunu duyuyorum: “Yeni kitabın çıkmış, hayırlı olsun, satışlar nasıl gidiyor?” Önem taşıyanın kitabın satış rakamı olduğu bir anlayış çok yaygın. Edebiyat metni öncelikle bir meta olarak görülüyor. Bu kaçınılmaz aslında, edebiyat metni kitap formu verilerek satışa sunulduğunda yapıt olmanın yanında ürün halini alıyor, belki de yapıt olmaktan büsbütün çıkıyor. Bu durum, Refik Halid’in zamanında söz konusu değil miydi? O zaman da öyleydi, çok-satarlığın edebi bir ölçüt olup olmadığı o zamanlar da tartışılmış, ama o zamanlar kitap yayıncılığı bugünkü kadar gelişmiş bir sektör değil ve satış, pazarlama stratejileri de bugünkü kadar öne çıkmıyor.
Refik Halid’in edebiyat üzerine gazetelerde yazdığı yazıları okurken öncelikle günlük gazetelerde edebiyata dair meselelerin ciddi ciddi, ayrıntılı olarak tartışılıyor olması dikkatimi çekmişti. Bugün örneklerine tek tük rastlayabiliriz, onlarda da edebiyat çok zaman araçsallaştırılır ve politik bir bağlam, siyasi bir tartışma üzerinden ele alınır. Edebiyata dair bütün meselelerin günlük gazetelerde tartışılması, tabii ki, beklenemez. Kaldı ki edebiyata dair bütün meselelerin toplumun genelinin ilgisi çekmesi de gerekmiyor. Ama bir romanın roman gibi okunmasını bekleyebiliriz, ne yazık ki bunun da uzağındayız. Roman kahramanlarının savcılıklar tarafında soruşturma konusu yapılmasındaki absürtlüğün daha geniş kesimlerce fark edilmesi umulabilirdi. Gelgelelim edebiyat yapıtlarının edebi metinler oldukları unutularak okunması, edebiyatın edebiyat olarak okunmaması, bugün ortaya çıkmış bir şey değil. Edebiyat ne yazık ki böyle skandallar dışında toplumsal kamuoyunda pek karşılık bulamıyor.
Bir de okur yazarlık bahsinde dijital okur yazarlığa dikkat çekmek isterim. Mesajlar, anlık yazışmalar, e-postalar şeklinde de olsa, giderek daha çok okuyor ve yazıyoruz. Derdimizi yazarak anlatmak, başkasının derdini yazdıklarından anlamak toplum geneli için gideren artan bir pratik halini aldı. Sorduğunuz anlamda okur yazarlığın toplum nezdindeki değeri üzerinde bir etkisi olur mu, olursa ne kadar olur, bilmiyorum, ama böyle bir realite var. Beri yandan geçtiğimiz günlerde bir istatistikte son yıllarda kitap okuma oranında ciddi bir artış olduğundan söz edildiğini okudum. Bunda dijital okur yazarlıktaki artışın da bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Belki artık ölçüt olarak eski mecraları, mesela gündelik gazetelerdeki köşeleri değil, yeni mecraları esas almak lazım.
ŞE: Öykünün romana göre daha kolay okunur bir tür olduğunu yazıyorsunuz. Bazılarımız için tam tersi söz konusu olabilir. Roman okuyucuyu içine alır, sürükleyicidir, merak duygusunu kışkırtır ve okunması kolaydır. Öykü okuru şiir okuruna yakın gibi gelir bana, ne dersiniz?
BÇ: Aslında söylemeye çalıştığım tam da sizin dediğiniz. Daha küçük hacimli olması nedeniyle bölünmüş gündelik hayatımızda öykünün daha çok karşılık bulması beklenebilirdi. Bir öyküyü bir metro seyahatinde, bir yerlerde zaman geçirirken, diyelim bir devlet dairesinde sıra beklerken okuyup bitirebiliriz. Okumaya kesintisiz zaman ayıramadığımız gündelik hayat ritmi içerisinde öykü daha uygun gibi görünüyor ilk başta. Ne var ki öyle olmadığını gözlüyoruz. “Roman okuyucuyu içine alır, sürükleyicidir, merak duygusunu kışkırtır ve okunması kolaydır,” diyorsunuz. Çok sürükleyici, merak duygusunu kışkırtan öyküler de yazılıyor, ama onlar da roman kadar okunmuyor, ilgi çekmiyor. Sizin cümlenizde kullandığınız “içine almak” vurgusu önemli görünüyor bana. Romanı cazip kılan bu. Bir kez bizi içine aldığında orada daha uzun süre kalabilmemiz, yeniden, yeniden içine girmemiz gerekmemesi. Öykünün ilgi görmemesi bundan, okurun her seferinde yeniden bir metnin içine girmesi lazım. Bu okur geneli için büyük bir zorluk. Dikkat kesilmeyi, odaklanmayı, çabayı gerektiriyor. (İçine girdikten sonra da öykü okurunun çok zaman bunları sürdürmesi gerekir, daha aktif bir okurluk ister öykü.) Son zamanlarda romanın bile yetmeyip “seri roman” ya da “dizi” beklentisinin arttığını fark ediyorum. Bir kez içine aldığında tek bir ciltle yetinmeyip birkaç cilt boyunca aynı yerde kalmanın yeğlenmesi olarak algılıyorum bunu.
Öykü okumak daha az kelimeyle çizilen bir dünyaya girmeyi ve orada kalmayı gerektirir. Dolayısıyla çağrışımlara açıktır. Öykünün boşlukları, gedikleri okurun kendi birikimiyle, yaşantı ve okur yazarlık birikimiyle, metne dahil olmasını, metni tamamlamasını zorunlu kılar çok zaman. Bu yanıyla romandan çok şiir okumayı andırdığı tespitinize katılıyorum.
ŞE: Bir sonraki kitabınız öykü mü roman mı olacak? Okurlarınızın merakla beklediğinden kuşkum yok.
BÇ: Bunun yanıtını ben de bilmiyorum. Geçmiş tecrübelerim, bu konuda bir şeyler söylersem, bunların iddia olmaktan öteye gidemeyeceğini, büyük ihtimalle de yanlış çıkacağını söylüyor. Belleğin Girdapları’na 2013’te başlamıştım, iyi kötü ilerlemiştim, ama sürdüremedim, öykü yazmak çeşitli nedenlerle daha cazip geldi, iki öykü kitabı yayımladıktan sonra romana dönebildim. Önceki sene pandeminin başlarında da, evde kapalı kaldığımız dönemde üzerinde çalışmak istediğim romana yoğunlaşabileceğimi düşünüyordum, ama o metni sürdüremedim, beri yandan Patikaların İyi Yanı’ndaki öyküleri yazdım; bunu tasarlamış değildim.
ŞE: Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
BÇ: Ben teşekkür ederim.






