Doktor muayenesini bitirdikten sonra, yerinden kalktı, ellerini yıkadı. “Giyinebilirsiniz, yedi haftalık olmuş, kalp atışları görülüyor, artık aldırma süresi geçmiş, bu işin riski çok,” dedi. Doktora önce itiraz edecek oldu, Ben bütün riski alıyorum, doğuramam bu çocuğu, diyecekti. Ama bakışlarını yere indirerek sustu. Suskunluk karanlık muayene odasında büyüdü. Ultrason ekranında bebeğin son görüntüsü donmuştu. Bebek küçük bir nokta şeklinde orada duruyordu. Küçük bir karartı. Bu muydu şu an içine düştüğü çaresiz durumun sebebi? Hangimiz daha çaresiziz, diye düşündü.
Muayene aletlerinin konduğu sarı renkli steril suyun üzerinde kendi aksini gördü birden. Yüzü ağırlaşmıştı sanki düşüncelerinin yüküyle. Bu suskunluğu doktor bozdu. Artık gitmesini istediğini belli edecek şekilde kapıya doğru bir adım atarken, “Sormak istediğiniz bir şey var mı?” dedi. Selma, donuk bakışlarını yerden kaldırmadan cevap verdi. “Yok.” “Ben size yine de bir reçete yazdım. Bazı tahliller istedim. Ayrıca düzenli almanız gereken vitaminler var. Beslenmenize biraz dikkat etmenizi, kalsiyum için her gün yoğurt yemenizi, süt içmenizi öneririm. Tabii sigarayı da bırakmanız gerek. Geceleri erken yatmak önemli. Stres yaratacak ortamlardan da uzak durun.” Selma kapının ağzında söylenen bu cümleleri sadece bir ses olarak işitti. Hemen oradan uzaklaşmak istedi. Merdivenlerden inerken, bunları yapacağına dair bir şeyler mırıldandı. Doktor, “Hayırlısı olsun,” dedi.
Sokağa adım atar atmaz derin bir nefes aldı. Hemen eve dönmek istemedi. Karşısına çıkan ışıltılı, bol renkli kafelerden birine, içindeki kasvetle birlikte oturdu. Bir kahve söyleyerek çantasından sigarasını çıkarttı. Kahveyi getiren garsonun, “Burada sigara içmek yasak hanımefendi,” sözü üzerine sigarayı çantasına geri koydu. Sıkıntısı hâlâ aynı yoğunlukla, göğsünün tam altında duruyordu. Kahvenin parasını masaya bırakarak, bardağı bitirmeden kalktı. Biraz yürürse kafasının dağılacağını düşündü ama otobüs durağına geldiğinde yürümekten vazgeçti. İlk gelen otobüse bindi. Bir delikanlının, “Abla burada yer var,” sözüyle boş koltukların farkına vardı. Gencin yüzüne bakmaksızın, kafasını teşekkür eder gibi öne doğru eğmekle yetindi. Öndeki boş koltuğa oturdu. Bir süre diğer yolcuların hallerini seyretti. Kimi elindeki telefona dalmış, kimi de ifadesiz bakışlarla camdan dışarıyı seyrediyordu.
İki durak sonra, elinden tuttuğu çocuğu kalabalıktan korumaya çalışarak bir kadın bindi otobüse. Kıvırcık, sarı saçlı, üç beş yaşlarındaki çocuğun elinde cips paketi vardı. Çocuk kadının elini sürekli bırakıyor, paketin içindeki cipse ulaşmaya çalışıyordu. Otobüs frene her bastığında öne doğru sendeliyor, her gaza basıştaysa geriye bir adım atarak düşmemeye çalışıyorlardı. Çocuk hapşırdı. Burnundan çıkan yeşil, kıvamlı sümük dudağının hemen üstünde durdu. Kadın, bir yandan otobüsün demirine tutunup bir yandan da çantasından mendil çıkartmaya çalıştı. Oğlan kafasını çevirerek, “Iııh!” diye annesinin elini iteledi. Kadın yine de pes etmeden yarım yamalak da olsa sümüğün bir parçasını sildi. Kalan kısmı çocuk, cipsin tuzuyla birlikte yaladı. Bu durum kadının gözünden kaçtı. Her ısırışta yere dökülen cips parçacıkları, ayaklarının altında birikmişti. Kadın çocuğun elini bırakmadan, eğildi. Deminki mendilin temiz tarafını çevirerek yerdeki cipsleri temizledi.
Selma, kadına o kadar çok bakmıştı ki artık onu tanıyormuş gibi bir hisse kapıldı. Bakışları bir an kadınınkine yakalandı. Gizlice bir şey yaparken yakalananların suçluluğuna benzer bir duyguya girip telaşlandı. Tıpkı doktorun odasındaki gibi gözlerini yere indirdi. Bir sonraki durağın anonsunu fark edince eve yaklaştığını anladı. Yerinden kalktı, kadına bakarak, “Ben bu durakta ineceğim, siz buyurun,” dedi. Kadın teşekkür etti, koltuğa yerleşti. Kucağına aldığı çocuğun beline iki eliyle sımsıkı sarıldı.
Otobüsten indiğinde yüzüne çarpan keskin soğukla üşüdüğünü hissetti. Dışarısı akşam serinine bırakmıştı kendini. Eve doğru yürürken ne yapacağını düşündü. Karnında kalbi atan bir çocuk vardı. Otobüsteki kadınla çocuğa gitti aklı. Karnındaki çocuk ve otobüsteki çocuk arasında bir fark var mıydı? Cüssesi, cinsiyeti, henüz olgunlaşmamış organları, henüz konuşamayan ağzı... Zamana bıraksa bu iki çocuk arasındaki fark eşitlenecekti. Zamana bıraksa belki her şey yoluna girecekti. Ama zamana tahammül edemiyordu ki. Zaman, içinin nasıl dolduğuna bağlı olarak hızlı ya da yavaş, uzun ya da kısa, akıyordu işte. Selma’ya göre, onun hayatının her döneminde uzun ve yavaş aktı. Bu sıkıcılıktan kaçışın bir yolu olmalıydı elbette ama bunun sadece filmlerde mümkün olduğuna inandı.
Bütün bu ezikliğim, güvensizliğim annemin suçu diye düşündü. Bunu kimseye söylememişti. Birine söyleyecek kadar inanmıyordu düşüncesine. Zaten hiçbir düşüncesi, içine girip güvenle dolaşacağı bir kale gibi olmamıştı. Başka bir düşüncenin dayatmasına, hatta varlığına karşı dirençsiz, savruk, kavruk bir kimlik gibiydi. Kendini böyle görmek, bu yüzden suçlamak alışık olduğu bir duyguydu. Kendini suçladıkça çevresinden, olur mu Selma, senin suçun değil, hayat böyle, diyen sesler duyuyordu. Kendini yıprattığı bu haller, genelde ona karşı bir merhamet, devamında da şefkat getiriyordu. Gerçi, “Şefkat bebeklik ihtiyacıdır Selma Hanım, artık siz yetişkinsiniz, anne sütüne ihtiyacınız yok!” dememiş miydi son seansında terapisti. Bunu demek kolaydı. Bunu diyerek o da “herkes” gibi olmuştu. Hep akıl veren ama hiç anlamayan herkes gibi.
Bunları düşünürken eve vardı. Zili çaldı, bir süre kapının açılmasını bekledi. İçeriden ses gelmedi. Evde kimse yoktu. Anahtarını çıkartıp kapıyı açarken, kocasının bu gece nöbetçi olduğu aklına geldi. Kapının açıldığını duyan kedi, yattığı yerden kalkarak Selma’ya doğru koştu, ayağına dolandı. Karnını kaşıtmak istedi. Selma bayılırdı bu duruma ama bu sefer oralı olmadı. Antrenin ortasında, yerde duran, market poşetine gözü çarptı. Komodinin üzerindeyse henüz zarfı açılmamış faturalar duruyordu. Hiçbirine dokunmadan odasına gitti. Yatak dağınıktı. Sabah evden çıkarken kocası uyuyordu. Kalktığında uzun süre ne giyeceğine karar verememiş olmalı diye düşündü, yatağın üstüne atılmış, bir kısmı yerlere düşmüş gömleklere ve kazaklara bakarken. Başka zaman olsa daha kapıdan girer girmez üzerindeki paltoyu çıkartmadan görevlerine soyunur, evi toplamaya başlardı. Salondaki koltuğa çökercesine oturdu. Sehpanın üzerinde duran ananesinin yadigârı vazoya baktı. Çocukken bahçeden topladığı papatyaları, yaldızları ışıl ışıl parlayan bu vazoya yerleştirir, büyük bir heyecanla sorardı: “Nasıl olmuş anane?” Uzun ve yavaş geçen zamana vazonun yaldızları da dayanamamış, tek tek silinmiş, bütün parlaklığı gitmişti. İçine en son ne zaman bir çiçek konduğunu hatırlamaya çalışırken, ben de bu vazo gibi bütün heyecanımı yitirdim, diye düşündü. Sönmüş bir balona benzetti kendini. Parlak kırmızı renkte bir uçan balon. Sürekli göğe yükselmek ister uçan balonlar. Ama ipini tutan çocuk belirler ne kadar yükseleceğini. Ve bir sabah balon salonun orta yerinde öylece durur. Oysa ipini tutan kimse yoktur. Uçsa ya! Artık uçamaz. Çünkü kalan gücü yere düşmeyecek kadardır. Ve artık tavana değmek mümkün değildir balon için. Gökyüzüyse yalnızca bir hayal. Uçan balonun doğası uçmak değil midir? Uçan balon sadece çocukları mutlu etmek için mi vardır?
Bütün gün yemek yememişti ama kendini aç hissetmiyordu. Su içmek için mutfağa girdi. Yemek masasının üzerinde, içinde çatal kaşıklar olan kirli bir tabak, yanında yoğurt kabı ve bir parça ekmek duruyordu. Bu görüntü çok rahatsız etse de temizlemek için bir şey yapmadı. Sadece yoğurdu alıp buzdolabına koydu. Dolabın kapağını açarken üzerine iliştirilmiş notu okudu. “Akşam nöbetim var, su bitmiş! ” Notu magnetin altından çekti, buruşturup yere attı.
Bir süre hiçbir şey yapmadan oturdu. Uykusu yoktu. Soğuğa aldırmadan, balkona çıktı. Balkonda, sandalyenin hemen yanında duran boş bira şişesiyle, ince uzun bardağı gördü. Almanya’ya bira festivaline gittikleri sene, iddiaya girip çaldıkları bira bardağıydı bu. Henüz kocasının kendi dünyasına çekilmediği, Selma’nın da resim yapmaya devam ettiği günler. Uzun bir zaman balkondaki yer karosuna baktı. Ne ara bu kadına dönüşmüştü. Bitkin, üzgün, isteksiz… Umutsuz!
Bebeği doğurup bu evliliğe devam ettiğini hayal etti. Bu düşünce çaresizlik hissiyle onu kıstırdı. Bu hisse tahammül edemeyerek oturduğu iskemleden aniden kalktı. Üstüne bir mont, başına da bere geçirdi. Çantasını alıp evden çıktı. Çıkar çıkmaz bir sigara yaktı. Sıcak nefesinin sigara dumanına karıştığı buharın eşliğinde, hastaneye kadar hızlı hızlı yürüdü. Canı sıkkın olduğunda, kafası düşüncelerle doluyken onu en rahatlatan şeydi yürümek. Ama bu sefer adımlarını ne kadar hızlandırsa da içindeki öfke azalmadı.
Yüzüne çarpan soğukla, yanakları kızarmış, elleri donmuş bir halde hastaneye vardı. İçeri acil kapısından girdi. Girer girmez Ahmet’le karşılaştı. İzmir’den, eski mahallesinden tanıyordu Ahmet’i. Lise yıllarında Foça’da geçen yeşil mavi yazların, kaçamak içilen biraların, zıpkınla avlanan balıkların, biri birlerine poz verip tuvale aktarılan sıcak bakışların hatıraları, aralarındaki zamanı dondurmuştu. Ahmet Tıp Fakültesini kazanınca, Selma da Cemal ile evlenip İstanbul’a yerleşince yeniden kavuşmuşlardı. Çok sevdiği İzmir’den ayrılırken İstanbul’da onu bekleyen bir dostu olduğunu bilmek mutlu etmişti o zamanlar Selma’yı. Hemen Cemal ile tanıştırdı. Onların da dost olmasını istedi. Üstelik meslektaş olmaları bunu kolaylaştırır diye düşündü. Kocasıyla yaptığı çoğu plana Ahmet’i de dahil etti. Ancak birlikte geçirdikleri her günün sonunda huysuzluk çıkartacak bir şey bulan Cemal’in, kıskançlığa varan bu tavırları, bir süre sonra Selma’yı bezdirdi. Gün içinde hastanede yaşadığı olayları, Ahmet sanki rakibiymiş gibi, öfkeli bir üstünlük kurarak akşam eve geldiğinde, kendisine anlatmasına şaşırırdı. Fakat bu şaşkınlığını, alınır ya da yüzünü asar diye Cemal’e hiç belli etmedi. Ahmet bu gerginlikleri fark etmiş olmalıydı ki bir iki defa iyi olup olmadığını merak etmiş, buluşup konuşmak istemişti. Ama bütün bunları nasıl anlatırdı ona? “Beni boş ver,” diyerek her defasında konuyu kapattı. Böylece aynı şehirde yaşarken aralarına giren mesafe, İzmir İstanbul arasında yaşarken aralarına giren mesafeden çok daha uzak oldu. Cemal’le mücadele etmek ve kendi arzularını ona kabul ettirmek yerine susmak, arkadaşından vazgeçmek daha kolaydı. Aslında kolayına gelen şeyin kendi isteklerini feda ederek, gökyüzünden vazgeçmek olduğunu şimdi şimdi anlıyordu.
Genç adam, gecenin bu vakti, aniden onu karşısında görünce şaşırdı, “Selma hayırdır, iyi misin? Ne işin var bu saatte? Bu soğukta? Yürüyerek mi geldin yoksa?” diye peş peşe sıraladı sorularını. “Yürüdüm evet, Cemal nerede? Bu gece nöbetçi değil mi? Onu bulmam lazım, konuşmam lazım!” dedi, yüksek tondan, öfkeli bir sesle.
“İçeride olmalı, hastası vardı,” diye cevap verdi Ahmet. “Bir su iç ya da açsan bir şey ye,” Bu söz biraz sakinleşmesini sağladı.
“Ya özür dilerim, sana merhaba bile demeden bağırıp çağırdım, canım sıkkın, anlamışsındır zaten, kusuruma bakma e mi?” dedi.
Çok yorgun olduğunu, daha önce iki kere kustuğunu, yemek yemeden üst üste sigara içtiği için başının döndüğünü anlattı. Ahmet, birlikte yemek yemeyi teklif etti. Nöbeti birazdan devredecekti. İçeride kafenin mutfağı hâlâ kapanmadıysa bir şeyler yer, iki laf ederlerdi.
Kafası karışmıştı. İçine düştüğü çıkmazı ona açmak, karar almama yardım et demek, daha önce yaptığı bir şey değildi. Kabul etmekle etmemek arasında ikilemde kaldı. Zaten hayatında en basit şeylerden en karmaşık şeylere kadar net olan yegâne şey vardı; o da kararsızlık. Ne yiyeceği, ne giyeceği, nereye gideceği, kiminle evleneceği, çocuğu doğurup doğurmayacağı, boşanıp boşanmayacağı… Soruya cevap vermedi. Onun yerine lafı değiştirmek ister gibi; “Resim yapıyor musun hâla?” diye sordu.
Ahmet güldü. Ona ait bir sırrı keşfetmiş gibi muzip bir ifade saklıydı bu gülüşte. “Beni boş ver diyorsun yani,” dedi. Selma da güldü. Gülmek birden, sabahtan beri devam eden baskıyı üstünden aldı. Geceyle gündüzü ayıran sınırı geçmiş gibi aydınlandı yüzü. Bu gülüşle birlikte içinde hayata karşı bir sevgi, bir bağ hissetti. Farkında olmadan eli karnına gitti. İsteklerinin peşinde koşarsa mutlu olacağına dair bir inanç kapladı içini. Ahmet’in gözlerinin içine baktı, “Ben sanırım bu akşam şövalemi depodan çıkartacağım, ” dedi. “Ne iyi yaparsın!” dedi Ahmet dostça bir sesle. Gülüştüler.
Huzura benzeyen bir duygu içini doldurmuş bir halde arkasını dönüp, kapıdan çıkarken, Ahmet’in de gülümseyerek ona baktığını biliyordu. Kendini mutlu edecek şeyleri hayatında çoğaltacaktı. Bunu kendi için yapacaktı. “Artık daha sık görüşmeliyiz Ahmet,” dedi ve ekledi. “Kendimi özledim.”






