Türkiye derin bir çıkmaza doğru hızla sürükleniyor, bu sürükleniş yalnızca ekonomik sıkıntı ile açıklanamaz!
Birkaç gün için kimi işlerimi halletmek üzere gittim İstanbul’a, ağustos ayının o çok ıslak / sıcak günlerinde işlerimi çözümleyeyim derken pek çok ilginç olayla karşılaştım ve bunları okurla paylaşmam gerektiğini düşündüğüm için bu yazının başına oturdum.
Şair ve reklamcı Bahadır Bayrıl ile hem telefonda, hem de ardından bir kafede oturup sohbet edebildik. Şairin yemek ve bahçe işlerine bu denli meraklı olduğunu bilmezdim. Dinleyince hem şaşırdım, hem de sevindim. Yakın zamanda W.su eksik olmayan Bahadır Bayrıl imzalı yemek kitapları ile bahçecilik sanatı kitapları görürsek artık şaşırmayın diye not düşüyorum.
Şair Vural Bahadır Bayrıl ile sohbetimiz.
Kasım ayı başında, ikinci haftasına katılacağım İstanbul Tüyap Kitap Fuarı’nda üç kitabım okur ile buluşacak, hem bu konuyu, hem de diğer bazı konuları görüşmek üzere Oğlak Yayınları’na gittim.
Erken gitmişim besbelli, herkes yemekte olduğu için 10-15 dakika kapıda bekledim. Oğlak Yayınları’nın yeri Taksim’deki Zambak sokaktadır, eskiden yanında Polis Karakolu vardı, şimdi kaldırmışlar.
Kapıda beklerken tam karşımda ağır makyajlı genç bir kadına, göçmen olduğu anlaşılan bir başka genç adam yaklaştı, bir tokat attı ve elindeki çantayı kapıp kaçtı! Dehşet içinde kalan yalnız ben değildim elbette ve kimse bir şey yapamadı, genç kadın ağlayarak oradan ayrıldı.
Bu konuyu anlattığım birkaç diğer arkadaşım benim artık İstanbul’u bilmediğimi bu türden olayların “vak-ayı adiyeden” olduğunu söylediler. Oysa Taksim İstanbul’da en çok polisin bir arada olduğu yer değil midir?
Hafta sonunu keyif günü olarak ayırmıştım. Özlediğim ve bilmediğim bazı şeyleri yapmak istiyordum.
Genç girişimci Esat Kocadağ’ın yıllar önce iş hayatına atıldığı Emirgân Sütiş’te kahvaltı etmeyi özlemiştim.
Tadına doyamadığım limonatası ile başladım güne ve enfes bir kahvaltı ettim, size sıcak simitten mi söz etmeliyim, yoksa o harika menemenden mi bilmiyorum… E. Kocadağ işleri büyütmüş besbelli ve İstanbul’un her yanında iyi kahve sunan Espresso Lab’ları da açmış.
Biz TV’deki yıllarımda Sütiş’in röportajını yaptığımız gün, meraklısı olduğum espresso kahve hakkında Esat Kocadağ ile konuşmuştuk ve kahvenin iyisinin sunulması gerektiğini anlatmıştım, sözümü mü dinlemiş, yoksa başka nedenlerle mi açmış o kafeleri bilmiyorum, ne varki İstanbul iyi kahve ile tanışmış sonunda.
Ekrem İmamoğlu yıllardır hayalini kurduğu İstanbul Boğazı vapur seferlerini başlatmıştı, bunu basından okumuştum fakat yaşamamıştım. Emirgân vapur iskelesinden binip Anadolu Hisarı İskelesinde inmek gerçekten çok keyifliydi. Oradan Kadıköy’e geçtim ve yıllardır uğramadığım Kadıköy Çarşısında antikacıları gezdim. Pek çok umursamaz antikacı, dükkanlarının önünde oturmuş pinekliyordu. Artan fiyatlar insanların pek çok zevkini de yok saymaya başlamalarına neden olmuş anlaşılan, kimsenin tadı yoktu.
Geç Osmanlı dönemine ait tenekeden yapılmış bir sigara kutusu bulup aldım. Paris’te bir paket sigara 11-13 Euro civarında olduğu için sarma sigara içiyorum ve tütünü mü de Türkiye’den gelip gidenden rica ediyorum. O sigaraları da bu tür kutularda saklama hevesini bana arkadaşım şair Devrim Bağman aşılamış, üstelik ilk kutumu da Kadıköy Çarşısındaki antikacılardan alıp hediye etmişti bana. O kutu bir kazaya kurban gitmiş ve Mısır’da satılan Alman yapımı sigaraların satıldığı bu kutu artık eskimişti. Yenisini buldum!
Pariste bookinist'lerin kaldırılmasına karşı çıkanlar arasında Leyla Güz de vardı ben de fotoğrafını çektim.
Ekrem İmamoğlu iyi ve doğru işler yapıyor yapmasına ama Markiz Pastahanesi’nin ölümü gibi, şimdi de Taksim Gezi Pastahanesi’nin kapanmasına göz yumuyor oluşuna ne demeliyiz? Şehrin kültürünü barındıran bu mekânlar kapandıkça yoz bir İstanbul kalır geride. İstanbul Kitapçıları açmakla bu işi kotaramazsınız, benden söylemesi. Paris’i ayakta tutan kafeleri ve nehir kenarındaki bookinist’leridir. 2024 Olimpiyatını öne sürüp 270 bookinistin valilikçe kaldırılacağını duyan Parisliler kızgınlıklarını söylemeye başladılar bile. İstanbul’un ahalisi kapanan kültür odaklarına sessiz kalıyor, İBB başkanı da onlara mı katılmış?
Rakı sofrasındaki o inanılmaz lezzet.
İstanbul’da olup da Rakı-Balık keyfi yapmamak olmazdı. Sohbetinden ve varlığından derin tat aldığım bir arkadaşımla Kireçburnu’nda bir dönem müdavimi olduğum Tarihi Ali Baba Balık Lokantası’na gittik. Küçük şişe Tekirdağ Rakısı eşliğinde yediğimiz deniz böcekleri ve mezeleri anlatamam. Fransa’ya göre bile pahalı olan bu yemekte harcanan paraya değdi gerçekten.
İstanbul’da sevdiğim pek çok lokanta vardır, bunlardan birkaç tanesinin şeflerini tanıttığım Sizin İçin Pişirdiler (Oğlak Yayınları) kitabımın şeflerini bu kere ziyaret edemedim ve onların tadlarını damağımda yenileyemedim, çünkü bazı başka arzularım vardı, örneğin her gün Teşvikiye Saray Muhallebicisi’ne gidip kaymaklı ekmek kadayıfı yedim, Pariste baklavayı, tulumba tatlısını bulabiliyoruz fakat ekmek kadayıfını yapan yok! Ayrıca iyi bir lahmacun yemek istiyordum, çünkü burada, Paris’te yediğim lahmacunlar beni pek tatmin etmiyordu. Nişantaşı’ndaki Develi’ye gittim. Efendiiiiim…. Kilisli Süleyman Usta! Bu adı not edin lütfen. Eğer bir gün lahmacun nedir diye düşünürseniz, o zaman Develiye gidin ve ille Süleyman ustanın lahmacununu isteyin. Bundan sonra başka yerde bu tadı bulabilir miyim bilmiyorum.
O meşhur lahmacun ve ustası.
Bunca yemekten söz ettim çünkü malumunuz kendi halinde bir aşçı ve yemek yazarıyım. Ne denli Oğlak Yayınlarının usta yemek yazarı Deniz Gürsoy ile boy ölçüşemesem de, ben de El Çabukluğu Marifet diye bir kitap yazdım. Yeni yemek kitabım Ekmek Arası Tükürük Köftesi ve Salatalar Tüyap Kitap Fuarı'nda okur ile buluşacak.
Aklımda bir dizi röportaj yapıp yayınlamak var, bu kere yazılı değil de görsel bir iş yapayım diye düşündüm ve “Çok Yalan Söyledik” kitabı ile yine gündemde olan usta yazar arkadaşım Zeynep Göğüş ile ikimizinde çok sevdiği Bebek Kahve kahvesinde buluştuk. İstanbul Boğazına karşı, kahvede dedikodu eden kadınların gürültüsüne aldırmadan kısa bir söyleşi gerçekleştirdik. Yayına ne zaman koyarım? Henüz bilmiyorum nasılsa haberiniz olur.
Zeynep Göğüş ile Bebek Kahvesi'nde.
Aynı türden bir söyleşiyi Liz Behmoaras ile de yapmak istedim fakat bu kere zamanlarımızı uyuşturamadık, yapacağız, sözleştik. Daha birkaç yazar ve sanatçı, sanatsever var sırada, söz almadan adlarını açıklamamam daha doğru olur.
Altını ve gümüşü ustalıkla işleyen sanatçı Semra Ecer ile yıllar önce Topkapı Sarayı’nın arkadlarında 1+4+5+3 = 13 sergisini açmıştık, bronz rölyefler ile İstanbul’u anlattığımız bu sergide Koray Erkaya ve Birol Ecer’in de katkıları vardı. Muhteşem bir iş çıkartmıştık. Semra’nın İstanbul sevdası yine depreşmiş olacak ki bu kere de Süreya Plajı kadınlarını yapmaya başlamış. Çamurdan yoğurduğu heykellerini altın ve gümüşü işlediği ustalıkla ortaya çıkartan sanatçı dostum ile de şu tasarladığım söyleşilerde okuru buluşturacağım semraecer.com sitesi daha çok mücevherlerle bezeli ama atölyesini ziyaret etmenizi öneriyorum, her İstanbuldaysanız elbette.


Bu İstanbul seyahatimde daha çok Nişantaşı çevresindeydim ve iki sokak müzisyeni dikkatimi çekti. Valikonağı caddesinin köşesinde kanun çalan genç adam bence usta bir müzisyen. Bir de HOHNER marka akordeonu ile müzik yapan genç bir kadın var, onun da hoş sedaları caddeye yaydığını söyleyebilirim. İlk defa, Kadıköy-Beşiktaş vapurunda gayet kötü bir keman dinledim, üzüldüm, çünkü vapurda son birkaç yıldır gayet güzel sesler ve tınılar dinlediğimi anımsıyorum.

Nişantaşında Hohner marka akordeonuyla müzik yapan kız.
Teşvikiye Camiinin oralarda bir kafeye oturmak için karşıdan karşıya geçerken arkamdan bir hanımın bana seslendiğini duydum, şaşırdım ve arkamı döndüğümde tanımadığım bir hanımefendi bana doğru yaklaşıp, “Daha dün sizi düşünüyordum, acaba ne yapıyordur diye geçirdim içimden, şairlerin arkasından koşulur efendim, nasılsınız?” Deyiverdi. Eeee şair olup da şehrin ortasında böyle karşılanınca bir hoş hissediyor insan kendisini.
İstanbul günlerimde Ankara’dan tatsız bir haber aldım.
Bodrum’un kitabını yazmış olan Rauf Birol 104 yaşında ölmüş. Ne yazık ki kitabı yeteri kadar duyurulamamıştı, bu kitap ile ilgili yazmış olduğum yazı https://abcgazetesi.com/begomvillerin-arasindan-turkiyeye-goz-atin-rauf-birolun-kitabini-okuyun-217793
Bu linkte var, ancak fotoğrafları çıkmıyor ne yazık ki. Belki oğulları Cüneyt ve Ömer Birol bu kitabın yeniden duyulmasını sağlarlar. Tarihe düşülmüş önemli bir nottur. Rauf beyin de toprağı bol olsun, şerefli bir yaşamı ardında bırakıp gidenlerdendir.
İstanbul seyahatimin öznesini oluşturan Oğlak yayınlarında, yayıncım ve editörüm Senay Haznedaroğlu ile yalnız benim kitaplarım hakkında değil, genel olarak değerli ve önemsediğim sohbetimiz oldu. En önemlisi de Kasım ayında fuardan sonra yiyeceğimiz yemek için Moda’daki Koço meyhanesinde yer ayırtacak olmasının altını çizmemizdi. Bir süredir hayalini kurduğum bir iki kadın yazarı birbirleriyle tanıştıracağım bir yemek olacak. Keşke bu yemeğe Ahmet Sel fotograf makinesini alıp gelse ve hiç durmadan bassa deklanşörüne, keşke Selim İleri’ye ulaşsak da o da katılsa aramıza ve dahi Murathan Mungan… Bakalım belki bu da olur.
Türkiye’nin gidişatını yakından görebildiğim bu kısa ziyaretimde CHP’nin önde gelen birkaç ismi ile görüşebilme olacağım da oldu.
Bana söylenen, Kemal Kılıçdaroğlu’nun koltuğunu bırakma niyetinde olmadığı ve kendisini başarılı gördüğü yolunda.
CHP genel başkanı ile aramızda çok ciddi bir yaş farkı yok, kendime bakıyorum, benimle aynı yaşta olan ve ısrarını anlayabildiğim Cumhurbaşkanına bakıyorum ve CHP’nin neden önünün açılmadığına hayret etmeye devam ediyorum. Özgür Özel adı üzerinde duruluyor ve eğer o devir alırsa CHP içinde şimdilik durağan olan bazı ilerici düşünürlerin yanında yer alacağını da dinledim.
İstanbul Şarkıları kitabımda (Bin Tane Yayınları) Tatavla diye geçen eski İstanbul’un kadim mahallelerinden Kurtuluşu adım adım gezdim bu sefer, azınlıkların yaşamakta olduğu bu mahalle, İstanbul’daki kurtarılmış yeni bölge gibi, Arap turistlerin rağbet etmediği bir alan olarak kalmış neyse ki, çünkü Nişantaşı bölgesinde her yer kara çarşaflı kadınlarla dolup taşmış.
Bence bu tür turizmin destekleniyor olmasının siyasi bir amacı var. Nişantaşı’nın gençliğine yarının Türkiyesinin nasıl olacağını gösteriyorlar ve alıştırmaya çalışıyorlar.
Türkiye derin bir çıkmaza doğru hızla sürükleniyor, bu sürükleniş yalnızca ekonomik sıkıntı ile açıklanamaz! Planlı bir daralma, yok edilme sürecine girilmiş. Eğer cumhuriyetin 100 üncü yılında Nişantaşının gençleri etraflarını çevrelemiş feraceli kalabalığa “Turist bunlar” diye bakmayı sürdürürlerse ve onlara yaklaşan ciddi tehlikeyi görmezden gelirler ise vay hailimize.
1979 yılında İngiltere’nin Weymouth şehrinde ev arkadaşım İranlı Hale Tabib Kohei idi ve İran İslam Devrimini birebir onunla yaşadım. Her şeyin birden bire nasıl olup bittiğini bildiğim için bu turist kalabalığının tehlikesini tarihe not düşmek istiyorum.
Bu İstanbul seyahatimde birkaç genç beyaz yakalı, üst düzey yöneticiyle de sohbet etme olanağım oldu.Onların öykülerini, başarı anlayışlarını dinleyebildim, kimisi ile konuşurken kendi deneyimlerimden söz ettim, kimisi ile ise yalnızca dinlemeyi yeğledim, çünkü dediklerine kayıtsız şartsız inanmış olarak konuşuyorlardı ve önerilere açık olmadıklarını düşündüm, belki bir süre sonra yeniden buluştuğumuzda onlar da dinlemeyi denerler.
Yemekten, kitaplara, yazarlardan yayıncılara, sanat erbabına politikadan, sokak müzisyenlerine, ölümlerden, garipleşen turizme kadar kısacık bir İstanbul seyahatinin masalıydı bu anlattığım.
Paris, 22.08.2023






