Uyuşuk bir oyuncak makinesiyim ben. Hiçbir şey yakalayamam. Gerçi sen de zaten biliyorsun. Metal kemiklerim, en başından beri, sen beni herhangi bir oyuncak yakalamam için hareket ettirdikçe ötsün diye varlar. Eşi benzeri görülmemiş oyuncaklardan birini, belli mi olur belki de ikisini birden, yakala hadi! Savrul. Savur.
Oyuncak moyuncak istediğin yok aslında. Hem bilmiyor muydun uyuşuk olma isteğim paslı olmamdan değil, tam tersine fazla yağlı olmamdan? Bal gibi biliyordun. İzin ver biraz paslanayım. Yalama olmuş ellerimin senin için acınacak hâlde alkış tutmasını istiyorsun. Yakalayamayacağım işte, bırak.
Belki on kez, belki yüz kez denedikten sonra ancak yakalasam nasıl olur? Ağzın sulandı, böylece çok özel hissedeceksin. Bak, beni seni yaptın. Hayatımda bir kez olsun elim iş tuttu. Artık kimin için ne zaman tuttuğu önemli değil. Orada sen olacaksın, senin ellerin olacak. Ellerin nerede? Ver öpeyim. Ama yok. Yine cebinde, yine eğildin.
Burası neden bu kadar aydınlık? Neden her zaman bembeyaz? Ellerimde yüzünü görebiliyorum; bağrışların, savruldukça gıcırdayan kemiklerime karışıyor. Belki daha karanlık olsa, belki biraz daha sessiz olurdu, hem belki sen de eğilmezdin. Oyuncaklar gözükmezdi. Belki elime ufak bir parça ışık yansırdı, elimde kendini görürdün. Yakalar mıydın beni yine? Geçit verir miydin beni yapanlara?
Eğilmişsin, yine.
Aman bana ne be! Sanki kibrit çakacakmışsın gibi ne konuşuyorsam? Bu cennetten bozma kıytırık yeri cehenneme çevirip üzerime okyanusları atabilecek misin? Bir bardak su da olur.
Yeter ki biraz paslanayım.
O zaman bütün oyuncaklar senin olur.






