Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

30 Kasım 2024

Söyleşi

Çiğdem Sezer: "En önemlisi de çocuğun, ailenin onu koşullu sevdiği duygusuna kapılmaması."

Ada Demir

Paylaş

0

0


Ada Demir: İçli Bir Çubuk Kraker meraklı ve cesur bir çocuğun, büyüme yolculuğunda kendi hikâyesini konu alan bir roman. Romanın ana kahramanı Nurgül, bir anda ortalıktan kaybolan, Şahika Hanım Teyze’nin peşine düşerken aslında kendi hikâyesinin de peşine düşüyor. Romanı kurgularken, büyüme yolculuğuna eşlik edecek “ögeleri” seçerken, nelere dikkat ettiniz?  

Çiğdem Sezer: Ana kahramanım Nurgül’ü “meraklı ve cesur” bulmanıza sevindim. Çünkü tam da böyle bir kahraman hayal etmiştim yazarken. Bize dokunan her hikâye kendi hikâyemizin de bir parçası olur sonunda. Nurgül için de böyle oldu. O, Şahika Hanım Teyze’yi ararken, farkında olmadan   kendi hikâyesini de oluşturacak bir arayışa girdi; o süreçte karşısına çıkanlar, yaşadıkları, eksik kalanlar... Tüm bunlar Nurgül’ün kendi hikâyesini de düşünmesinin önünü açtı. Bu süreçte ona eşlik edecek ögeleri seçerken, o yaşta bir çocuğun duygu ve düşünce dünyasına uygun olarak yaşamın bir adım sonrasını görebileceği minik fenerler yakmaya gayret ettim. Bu fenere ışık olabilecek ögeleri önceledim. Yetişkinlerin yaklaşımına önyargıyla değil ama eleştirel bakabilmek, kendi iç dünyasına eğilebilmek, zorunluluklar dışında yaşamımızı daha tatminkâr hâle getirmenin ipuçları; müzik, resim, el sanatları vb. Nasıl bir gelecek hayal ettiğini, bu hayale ulaşmak için hangi yolu hangi araçlarla yürüyebileceği konusunda işaretler sundum. 

AD: Nurgül’ün en yakın arkadaşı, Saadet Köşkü’nde oturan Şahika Hanım Teyze. Yalnızca son romanınız İçli Bir Çubuk Kraker’de değil, diğer kitaplarınızda da “nesillerarası iletişim” konusuna sık sık değiniyorsunuz. Günümüzde giderek azalan bu iletişim biçimini işlemenizin özel bir sebebi var mı?

ÇS: Biliriz ki çocuğun yetişmesinde maddi olanaklar çok önemlidir ama daha da önemlisi çocuğa sunulan ya da ondan esirgenen manevi ortamdır. Bu ortamı “bilinçli sevgi ve güven” duygusunu vererek sağlayabiliriz. Aile büyükleri tam da burada devreye girer. Nineler ve dedeler, çocuğa farklı bir sevgi ve güven ortamı oluşturarak anne babanınkini pekiştirir. Çocuk bu ortamda, sevmenin ve sevilmenin başka yollarını öğrenir. Onların sevgilerini verme biçimlerindeki farklılıkları görür. Sevginin sorumluluk duygusuyla ilişkisini gözlemler. Günümüzde giderek azalıyor olması da benim konu edinmemin bir başka nedeni. Çocuğu bu olağanüstü sevgi ve güven ortamından mahrum etmek ona yapılacak en büyük haksızlıklardan biri kanımca. Duruma bir de nine-dede açısından bakarsak, bu ortamın onların yaşamlarını da zenginleştirdiğini görürüz. Bu bir aradalık, her iki kuşak için de değer duygusunu artırıcı rol oynar. 

AD: Romanda “Hayat, dört seçenekli sorularla yapılan bir sınav değil.” diyorsunuz. Bedir ve Nurgül, tutkuyla piyano ve ahşap oymacılığı yaparken, nefretle okula gidiyor, aile zoruyla özel dersler alıyor. Bu noktada aklıma meslek seçiminde aile desteğinin insan hayatını nasıl şekillendirebileceği veya nasıl mahvedebileceği soruları geliyor. Hem bir yazar hem de bir eğitimci olarak bu sorulara sizin yaklaşımınızı merak ediyorum.

ÇS: Öncelikle şunu söylemeliyim; okula nefretle gitmiyor Nurgül.  Okulu seviyor ama ona dayatılan yola karşı çıkıyor. Kendi ebeveynlerinin, babaannesinin bile farkında olmadığı yönünü keşfediyor Şahika Hanım Teyze’yle birlikte. Ve bu yolda yürümek istiyor. Kendini en iyi ya da en kötü ya da en yalnız hissettiği zamanlarda nerede olmak, ne yapmak istediğini sorgulatıyor ona Şahika Hanım Teyze’nin yaklaşımı. Nurgül de bu yolu yürürken yanında olmasını istediği şeyin müzik/piyano olduğunu fark ediyor. Ebeveynler genellikle olabilecek “en iyi” yerde olmasını ister çocuğun. Ama neye göre, kime göredir bu en iyi? Puanı en yüksek okullarda okumak mı yoksa var olan yeteneklerini geliştirebileceği, yaparken kendini iyi hissedeceği bir alanda eğitim görmek mi? Elbette ikincidir doğru olan. Asıl zor olansa, bu alanın çocuk tarafından keşfine ortam sağlamak. Özellikle içinde bulunduğumuz zamanlarda teknolojiye esaret düzeyinde bağımlı olan çocukların bu türden sorgulamalar yapmalarını beklemek çok zor. Yine de olanaksız değil. Başarı ve değer duygusu hepimiz için önemli ama çocuk için özellikle kendine güvenini geliştirmesi açısından daha da önemli. Birincilikler alamadığı sınavlara girip çıkmak, ailenin beklentilerini karşılayamamak vb. Çocuğun özsaygısını da zedeliyor bu durumlar. Her durumda aile desteği önemli ama dediğiniz gibi bir hayatı şekillendirmek bazen onu mahvedebiliyor. Ben çok hayalci değilim bu konuda; elbette çocuğun kendi geçimini sağlayabileceği bir eğitim almasını önemsiyorum. Ama bunu iç dünyasının gereksinimlerini karşılayabileceği bir alanda yapabilme olanağı varsa, ebeveynlerin sırf sosyal statü, daha fazla maddi gelir vb. nedenlerle engellemesini doğru bulmuyorum. Özellikle değişen dünyada bireyin giderek yalnızlaştığını göz önüne alırsak, çocuğun yapmaktan haz aldığı, kendini değerli hissettiği bir alanı kaybetmesine razı olmamalı. En önemlisi de çocuğun, ailenin onu koşullu sevdiği duygusuna kapılmaması. Çok başarılı olmak, derece yapmak, her zaman doğru olanı yapmak vb. Bu türden beklentiler çocuğu incitip güven duygusunu zedeliyor. Çocuklara yaşam boyu “kendini kanıtlama” gibi ağır bir yükü sırtlanmak zorunda bırakmamak için çok yönlü düşünerek karar vermeli aile. Ve her durumda çocuğun gerçek duygu ve düşüncesini hesaba katmalı.

AD: Bedir, okuldaki akranları tarafından onlardan farklı olduğu için zorbalığa uğrayan bir çocuk. Nurgül ise arkadaşını bu zorbalıktan korumak için her türlü yola başvuruyor. Akran zorbalığı ne yazık ki her yaş grubunda karşımıza çıkan ve derin yaralar açan bir mesele. Gençlerle uzun zaman geçiren bir eğitimci olarak bu meseleyi nasıl halledebiliriz?

ÇS: Bu sorunu kesinkes halletmenin bir yolu yok. Elbette doğru zamanda ve doğru araçlarla verilen değerler sistemi eğitimi işe yarar. Ne var ki kökten çözmez. Çünkü insan doğası gereği kusurludur. Bu yüzden de kendi varlığını tehlikede hissettiği an zorbalığa kalkışabilir. Genel anlamda yaşanan toplumsal şiddetin altında yatan neden biraz da budur aslında. Peki bunu kabullenip doğal mı saymalı? Elbette hayır. Eğitim dediğimiz şey bunun için var. Farklı olanı dışlamamak, önyargılardan kurtulabilmek, haklıya destek verip haksıza itiraz edebilmek. Bunu, kendisinin dahil olmadığı durumlarda da yapabilmek. Zorbalıkların altında yatan neden genellikle bunu uygulayan bireyin maruz kaldığı değersizlik hissi. Bu değersizliği yanlış yollarla telafi etmek çabası. Yani kişinin kendisiyle ilgili bir durum aslında ama zorbalığa uğrayan bir çocuktan böyle akıl yürütmesini bekleyemeyiz. Benim gözlemim, zorbalığı bir ilişki biçimi olarak gören çocukların ebeveynlerinin bu konudaki yanlış tutumlarının çok etkili olduğu. Ebeveyn, kendi varlığındaki değersizlik, yetersizlik hissini aşamadığı için çocuğa da bu konuda olumsuz örnekler sunuyor farkında olmadan. Çocuklar duvarların ardını görebiliyor, duyabiliyor. Anlamaz dediğimiz pek çok olguyu anlayıp algılayabiliyor. Böylece evde gördüğünü farklı biçimde dışarda uyguluyor. Hiç ummadığınız topluluklarda da maruz kalınabiliyor bu duruma; kaynaştırma öğrencilerinin yaşadıkları zorluklar, alınmadıkları sınıflar, okullar... Ne yazık ki sık rastladığımız durumlar bunlar. Yani sadece akran zorbalığı değil söz konusu olan. Biz çocuklarımıza dünyada herkesin her şeyden eşit pay alma hakkı olduğunu, kimsenin kimseden üstün ya da aşağı olmadığını, doğadaki bitki örtüsünün her şekline ihtiyaç olduğu gibi sosyal topluluklarda da insan çeşitliliğinin gerekli ve doğal olduğunu anlatabilsek işimiz kolaylaşır aslında ama bunu başaramıyoruz bazen. Başta değindiğimiz bireyin kendini değerli ve iyi hissettiği alanı keşfini sağlamak, zorbalığın önlenmesi konusunda da etkili olur aslında. Başkalarını aşağılamaya çalışıp onlara kötü hissettirmek bizim iyi hissetmemizi sağlamaz gerçeğini fark ettirebilmekte mesele. Kendini keşfeden çocuk, önemli olmanın yolunun başkalarına zorbalık yapmaktan geçmediğini görecektir. 

AD: Romanda Reşat Nuri Güntekin, Karacaoğlan gibi önemli eserlere/kişilere değiniyorsunuz. Halk şiirinden romana, farklı alanlardan, oldukça önemli, değerli, özellikle bu isimleri, eserleri seçmenize sebep olan şeyler neler oldu? 

ÇS: Bu yolu başka romanlarımda da uyguladım ve yararlılığını gördüm. Hayat Pastanesi romanımı okuyan 15-16 yaşındaki gençler tango çalıp dinlediler. O romandaki şarkılardan müzik dinletileri hazırlayıp sundular. Günümüz gençliğine bu tür müzikleri dinletmek çok zor. Ama böyle içine girebildikleri, yer yer kendilerini buldukları bir romanda karşılarına çıkınca, ilgi duyabiliyorlar. Bu amaçla kurgu elverdiğince bazı şiirleri, şairleri, halk ozanlarını anıyorum. Genellikle merak ediyor çocuklar da. O müziği, romanı sevip sevmemesi bir yana, dönemler arası sosyolojik değişiklikleri de fark ediyor. Değişen yaşam biçimleri, müzik ve okuma türleri vb... Bu da kuşaklar arası kopuşun önlenmesi ve birbirini anlayabilme noktasında bir köprü işlevi görebiliyor. Reddetmek değil, anlama çabası… Sonuçta yarın da bugünün “eski” “geçmiş” “demode” görüleceği gerçeği, hayatın kesintisiz akışı içinde her şeyin değişeceğini fark etmek. Kalıcı olanın, insanın insana değmesi ve tutkuyla sarılabileceği bir uğraşının olması. Bunu işaret etmeye çalışıyorum aslında. 

AD: Bu söyleşiye bir son söz ekleyeceksek olsaydık ne söylemek isterdiniz?

ÇS: Mesele kendini değerli ve önemli hissetmekte; çocuk için de yetişkin için de. Bu durum, insanın güven duygusunu ve özsaygısını etkiliyor. Çocuk, bu duyguyu yaşayabileceği bir gelecek tasarımını oluşturabilmeli. Bunun için de yılmadan, umutla çaba göstermeliyiz. Ebeveyn olarak, öğretmen ya da yazar olarak... Çocuğa şu ya da bu biçimde dokunan herkes bu sorumluluğunun bilincinde olmalı.

Bu söyleşide oldukça ciddi şeyler söyledik ama roman bütün bunları Nurgül’ün yer yer hüzünlü ama bir o kadar da keyifli yolculuğu eşliğinde düşündürtüyor okura. Nurgül, hemen her çocuğun sahip olmak isteyebileceği bir arkadaşlık biçimiyle giriyor çünkü hayatımıza.   

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Cemil Kavukçu: “Öyküleri uzaklarda ara..Faruk Duman
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Serhat Uyumaz

7 Mayıs 2025

Bu Kez Uzakta Değil

“Alo. Abi yeni uyandım. Gece ben mi seni aradım, sen mi aradın?”“Serhat dostum, ben aradım. Evde misin?”“Evet. Her zaman olduğu gibi.”“Sizin oralardayım müsaitsen çay içelim.”“Olur. Abi bana yirmi dakika ver.”“Tamam dostum.”Ağır nemli havada duş almak size artı bir şey katmaz. Kar..

Devamı..

Bir Karşı-Örgütlenme Biçimi Olarak 1 M..

Josef Kılçıksız

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024