Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Temmuz 2020

Öykü

Çürüme

Emre Ocaklı

Paylaş

3

0


Annemin yüzündeki heyecan ve onun ardına gizlenmiş gerginlik yüz metreden bile belli oluyordu. Sabahın köründe uyanıp tüm evi temizledi, yemek yaptı, camları sildi, kirlileri yıkayıp astı, yetmedi yatak çarşaflarını değiştirdi, sigara dumanının kararttığı şampanya rengi duvarları sabunlu bezle sildi. Kardeşim ve bana ortalığı dağıtmamamızı her saat başı söylerken elinden toz bezini eksik etmedi. Her şeyin kusursuz olduğuna inandığı an salondaki koltuğuna oturdu ve bir sigara yaktı. İkinci nefesi çekmemişti ki kapının yirmi yıldır değişmeyen zili kulaklarına değdi.

Yaşlanmamıştı babaannem; onu son yirmi yıldır –yılda bir kez görmeme rağmen– her gördüğümde aynıydı. Köyde doğan ve yaşayan kadınların neredeyse hepsi aynıydı. Kolay pes etmiyorlardı; güçlüydüler, sağlıklıydılar ve hepsinden önemlisi ölümü hiç düşünmüyorlardı. Doğayla iç içe olmanın bir sonucu olduğunu düşünürdüm bunun. Ölümü düşünemeyecek kadar hayatın içinde, hatta tam ortasındaydılar. Beslediği inekler, tavuklar ve kedilerin yanında, toprağın kalbinde olup sürekli bir şeylere can vermek ölüm duygusunu ve korkusunu yok ediyordu. Köyde ölenler tamamen doğal nedenlerden ölüyordu; çürüme. Hepimizin başına gelecek olan şey. Doğduğumuz an başlıyordu geri sayım ve bazılarının zamanı üçer beşer atlayarak gidiyordu, bozuk saat misali. Ama babaannemin saati tıkır tıkır işliyordu ve seksen bir yıl boyunca bir kez bile teklememişti. Usta bir elden çıktığı belliydi. Dedemin beş yıl önce beyin kanaması geçirip ölmesi bile –seksen yedi yaşındaydı– onu sarsmadı, yine sırtında inekler için yemek taşıdı, çay dolu çuvalları sırtladı. Doğanın öz evladıydı babaannem ve şimdi yalnız kaldığı altı odalı büyük köy evinden alınıp kışı atlatması için çocuklarının yanına, şehre getirilmişti.

Köydeki onca hareketliliğine rağmen şehirde –İstanbul’da– bir eve girdiğinde bibloya döner babaannem; nereye koyarsan orada durur. Mecbur kalmadıkça yerinden kalkmaz, televizyon açıksa izler, kapalıysa başını hafifçe eğip öylece yere bakar. İnsanları dinlemeye bayılır, ama çok az konuşur. Bizi, yani torunlarını severken gözleri dolar, sanki kendi canının bir parçası gibi yaşlı elleriyle yüzümüzü sever. Onun yüzünü ilk hatırladığım zamanla şimdiki zaman arasında hiçbir fark yok; dünyada olan ve olabilecek olan her şeyi kabul eden bir bakış. Ne çok saf ne de bilgece. Ne öfkeli ne de güleç. Babaannemin yüzü dünyada gördüğüm hiçbir yüz gibi değildi.

Salondaki üç kişilik büyük koltuğun köşesinde yerini almış, sessizce bizi dinliyordu. Yol yorgunluğu yoktu ufacık yüzünde; sadece yılda üç ay bile olsa dört çocuğuna yük olmanın mahcubiyeti vardı. Annem ve babam bunu bildiğinden ona ellerinden gelen her şeyi yapıp mutlu, ondan da öte rahat olmasını istiyorlardı. Annem aç olup olmadığını sordu. Bir şey istemedi babaannem. Açım, deseydi gerçekten şaşırırdım. Bir kez bile tek gelininden –babam tek erkek çocuğuydu– bir şey istediğini duymamıştım. Annem gene de masayı kurdu, akşamdan hazırladığı mısır ekmeğinin yanına turşu kavurmayı çıkarttı ve lahana yemeğinin altını yaktı. Yabancı bir dünyaya gelmiş gibi hissetmesini istemiyordu. Hep beraber çatlayana kadar yedik.

Gece olmadan herkes yatağına çekildiğinde babaannem salonda oturduğu koltuğun karşısındaki kanepeyi kendisine yatak olarak belirledi. Zaten başka da yeri yoktu evde; yatak odası haricindeki, sigara kokusuyla sıvanmış iki odayı kardeşimle ben kullanıyorduk. Yeni çarşaflar serildi ve babaannem küçük bedenini yoran bin kilometrelik yolun ağırlığıyla başını yastığa değdirdiği an gözlerini kapattı.

Nedendir bilinmez uykuyu çocukluğumdan beri bir zayıflık olarak görmüşümdür. Uykuda geçen zaman, benim dünyayla bağımın koptuğu o kayıp zaman bana hep bir şeylerden geri kalıyormuşum hissini verdi. Uyanık olsam dünyayı daha güzel bir yer yapmak için bir şey yapmayacağım kesindi; yediğim cipslerin paketlerini yere atıyor, film izliyor, mastürbasyonla dolduruyordum gecenin karanlığını. Kapalı kapılar ardında tek başıma, her şeyden bağımsız ve uzak, kendi halimde, kendime en yakın olduğum bu anların tadını hiçbir şey yapmasam bile dibine kadar çıkartıyordum. Gecenin verdiği sessizlik, adrenalin ve dünyada o saatlerde uyumayan bir avuç insandan biri olduğum hissi beni mutlu ediyordu. Herkesin kapısı kapalı olmasına rağmen yatak odasından gelen konuşma sesleri duvarı delip kulağıma kadar geldiğinde irkildim. Çünkü annem ve babamın çoktan uyumuş olmaları gerekiyordu. Duvardaki yirmi yıllık biçimsiz ahşap saat öyle söylüyordu.

Biraz şaşkınlık, çokça merakla odamdan çıkıp bitişiğimdeki konuşmaları anlamak için bir kedi titizliğinde kapılarının önüne kadar yanaştım. Çocukken birkaç kez sevişmelerini dinlemiş, pek bir şey anlamamıştım. Hatta sonrasında yaptığım şeyin iğrençliğini uzun süre üzerimden atamamıştım. Onları sevişirken düşünmenin hiçbir kışkırtıcı yanı yoktu. Ama bu sefer hararetli bir biçimde konuşuyorlar, sanki öfkelenen seslerini frenlemek istercesine tok seslerini içine atıyorlardı. Annemin sesini duymak, ne dediğini anlamak nedense daha kolay oldu. “Üç tane daha çocuğu var, hepsinin evi müsait. Biz burada dört kişiyiz! Neden önce onlara gitmiyor da koşarak buraya geliyor?” Babamın oflamasını duyabiliyordum. Zaten uyku sorunu vardı ve uykuya her dalamayışında öfkesi katlanıyordu. “Tek erkek çocuğu benim. Kırk yıl geçtiğine göre bunu bilmen gerekir diye düşünüyorum! Ne yapsın kadın, en çok oğlunun yanında kendini rahat hissediyor. Hepimizde bir ay kalacak işte. Sık dişini biraz.” Annemin babaannemin varlığından bu kadar rahatsız olduğunu ilk defa duyuyordum. Oysa ona karşı bir kez bile yüzünü ekşittiğini, ters bir laf söylediğini görmemiştim. Onu çok sevdiğine emindim. Ama duyduklarım beni bambaşka duygulara itti. Annemin uykusu yoktu, sesinden belliydi. “Zaten iki tane çocuk var başımda, bir de sen. Tüm gün annenin peşinde ne yapacağım ben?”

“Yahu biblo gibi kadın! Nereye koyarsan orada duruyor. Sesi soluğu da çıkmıyor. Abartma artık. Yat hadi yat.”

Annemin daha sonra söylediklerini anlayamadım, muhtemelen yüzünü yastığa gömdü veya yorganı kafasına kadar çekip öyle söylendi. Aynı titizlikte arkamı dönüp odama yürürken evin bilmediğim bir yerinden gelen küçük bir ses içimi ürpertti. Odama girip kapıyı kapattım ve yatağıma uzandım. Uykum yoktu. Olsaydı da kaçardı.

 Bir ay sonra babaannem şehrin diğer yakasındaki halama gitti. Eski bir valiz gibi taşıyorlardı kadını oradan oraya. Her şeye rağmen yüzündeki ifade değişmiyor, kendisini evlerine alan herkese minnet duyan o masum yüzüyle gülümsüyordu. Şubat ayı gelmiş, kış bastırmış, ama kar yağmıyor, tüm şehir kuru bir soğuğun altına can çekişir gibi renksizce nefes alıp vermeye çalışıyordu. Babaannem bir hafta sonra sıkıldığını söyleyerek büyük halamın bir alt sokağında oturan diğer halamın evine geçmişti. Babam bu durumdan dolayı sıkılıyor, vicdan azabı duyuyordu. Ona kimsenin kendi evinde bakıldığı gibi bakılmayacağını biliyordu. Gece tartışmaları çoğaldı. Artık odamdan bile çıkmama gerek kalmıyordu konuşulanları duymak için. Babamın öfkeli, annemin dik başlılığı yüzünden evde dışarıdakinden bile soğuk bir hava esiyordu. On gün sonra savaşı babam kazandı ve annesini neredeyse kucakladığı gibi eve getirdi.

Şehrin pis havasından mı, yerini yadırgadığından mı bilmem bu sefer yüzü her zamankinden daha durgun geldi bana. Gene de arada bir girdiği bu olumsuz ruh halinden sıyrılıp eskisi gibi minnet ve sevgi dolu gözlerle bakıyor ama üzerine sinen o ağır sisten kurtulamıyordu. İkinci akşamdı, yemek masasında birdenbire, yalvarır bir tonda, “Celal, ben eve dönmek istiyorum,” dedi. Annem mutfağın içinden yayıldığına emin olduğu bir kokunun izini sürüyordu. Babam şiddetle karşı çıktı. “Bu havada ne yapaksın koca evde? Deli misin sen? Otur oturduğun yerde, daha erken.” Babaannem tek laf daha etmedi, ama istediğini alamayan bir çocuk gibi burulmuştu. Annem başarısız iz sürüşünün siniriyle masaya oturdu. “Ne gitmesi anne ya! Daha erken, havalar biraz ısınsın hele.”

Sonraki günlerde evde değişen bir şey olmadı. Sadece nereden geldiği belli olmayan bir koku tüm evi hakimiyeti altına almak istercesine sinsince, ama çok kuvvetli bir biçimde yayılıyordu. Annem tüm evi baştan sona sildi, süpürdü, sirkeli sularla kırkladı. Duvarları tekrar sildi. Çöp bırakmamaya özen gösterdi. Öyle ki ayda bir yaptığı genel temizliği haftada bire düşürmüştü. Kısa sürede bu koku evde bir oyun halini almaya başladı. “Evde bir yerlerde köpek ölmüş olmasın,” diye espriler bile yapar olmuştu babam. Babaannem bir daha halalarıma gitmedi. Köyüne döneceği günü saydığına emindim. Üç ay böyle geçti.

Nisanın başında dönmeyi planlamıştı ama babamla yaptığı gizli konuşmaların etkisi olduğunu düşündüğümüz bir durumdan ötürü gidişi mayıs ayının başında oldu babaannemin. Birkaç ay sonra yanına geleceğimize dair sözler verdik hep beraber. Güzel oluyordu yaz aylarında köy; derenin kenarında oturup kitap okuyor, bira içiyor, kendimizi şehrin sıradanlığından kurtardığımızı zannedip hiç eksik olmayan kara bulutları seyrediyorduk. Babaannemi oradaki havaalanından alacak olan akrabayla konuşup uçağa bindirdik. “Bir şey olmasa bari kadına,” dedi babam, “zaten tansiyon hastası.” Annem, ben ve kardeşim cevap vermedik. Arabaya binip artık tuhaf kokulu evimize doğru ilerledik.

Gece olmadan varmıştı evine babaannem. Sesi tıpkı on yıl, yirmi yıl öncesindeki gibi canlıydı. Bir insan nasıl bu kadar değişebilir, diye kara kara düşündüm. İnsanların mutlaka ait oldukları bir yer; ev, ülke, coğrafya vardı; orada hayata gözlerini açmış, tüm köklerini oraya salmış ve oradan beslenmiş. Herkes huzur için uyudu o gece. Yatak odasından ses gelmiyordu artık.

Sabaha kadar ayakta kaldığım ve hiçbir şey yapmadığım için sabaha karşı yattım. Akşama kadar uyumam gerekiyordu. Ama olmadı. Annemin ve babamın gözyaşları, sesli hıçkırıkları uykumu böldü. Babaannem ölmüştü.

Apar topar ilk uçakla köye gittik. Tanıyan tanımayan herkes, soyadımızı taşıyan en yaşlı ikinci insanını uğurlamak için koca evi ve bahçeyi doldurmuştu. Annem hemen cebinden çıkarttığı başörtüsünü üstünkörü kafasına geçirdi. Babam arabadan indiğinden beri ağlıyordu. Ben ve kardeşimi, belki de genç olduğumuzdan, belki de ölümü tam olarak anlayamadığımızdan ağlamıyorduk. Ama içimiz acıyor, onu bir daha göremeyecek olmanın ne demek olduğunu biliyorduk. Onu uçaktan alıp evine kadar bırakan akrabamız Hasan abi karşıladı bizi kapıda. Babam defalarca sorduğu soruyu bir kez daha sordu, “Nasıl oldu böyle birdenbire?” Hasan amca neredeyse gülecekti, yüzünde öyle bir ifade oluştu, mutlu gibiydi. “Allah herkese böyle ölüm nasip etsin,” dedi, “oturduğu yerde, televizyonun karşısında ölmüş. Onu ilk görenler uyuyor sanmış. Düşmemiş bile yere. Kıpırdamamış.” Annemin cılız, kime söylediği belli olmayan sesi kulağımı bir sivrisinek gibi rahatsız etti. “Demek ki ondan köyüne dönmek istemiş. Anlamış.”

İçin için çöken, paramparça olana kadar yıkılacağı belli olmayan bir bina gibiymiş babaannem.

Sekiz gün sonra eve döndüğümüzde artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Annem yorgun, babam kederliydi. Ben de birkaç gece erken yattım, mastürbasyon yapmadım. Ne zaman yapmaya kalksam babaannemin ölümü aklıma geldi ve ayıp bir şey yapıyormuşçasına vazgeçtim. Annem ve babam uzun süre onun salonda yattığı koltuğa oturmadı. Sadece, “Alışacağım buna da…” dedi babam. Babaannemden sonraki misafirimiz olan kaynağı belirsiz koku da yok olmuştu. Kimse bunu fark etmedi.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Facebook araştırmasına göre akılda en ..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Özge Kara

12 Mayıs 2026

Günümüz Toksik İlişkilerini Sorgulayan..

Aşk Acıtır, Azra’nın geçmişle hesaplaşmasını konu alırken, bir yandan da modern dünyada kadın olmanın zorlayıcı yanlarını ve narsist bir partnerle yaşamanın nasıl bir deneyim olduğunu sorguluyor. Bir zamanlar, aşığın maşuk için gözünü kırp..

Devamı..

Eleştirmeyi ve Eleştirilmeyi Öğrenmek

Sarah Carriger

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024