Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

17 Haziran 2024

Kültür Sanat

Homo Faber: Kapitalist Üretim İlişkilerinin Müttefiki Bir Mit

Josef Kılçıksız

Paylaş

1

0


Aslında hepimiz kafesin kapısı açılsa bile tekerlekte koşmaya devam eden birer hamster değil miyiz?

Kapitalizm çalışmayı, verimliliği ve üretkenliği yüce değerler haline getirdi. Bu sözüm ona değerler bizi özgürce yaşama ve düşünme yeteneğimizden uzaklaştırıyor ve tembel olduğumuz için suçluluk duymaya itiyor.

Bize kanepede oturmanın zaman kaybı ve tembeller için ayrılmış bir lüks olduğu öğretildi. Bence, asıl zaman kaybı bütün gün çalışmaktır; bunun için doğmadığımızı ne zaman anlayacağız?

Tam da bu uğrakta tembellik, aylaklık ve eylemsizlik kapitalist sömürüyü kesintiye uğratan erdemler olarak öne çıkıyorlar. Çalışmanın ahlaki bir değere yükseltilmesini ve tembelliğin bir ahlaksızlık haline gelmesini kınıyorum.

Ben Çehov’cu ekolünden değilim; “bizi çalışmanın kurtaracağına” inanmıyorum. Her fabrikanın, insanları hiç durmadan çalışmak zorunda bırakarak mutsuz edeceğini, aşk, özgürlük ve dostluk gibi insanı mutlu eden şeyler için gerekli enerjiyi ve zamanı köküne kadar emeceğini düşünenlerdenim.

Proleterler on saat çalışsın, köylü bir öküz hayatı sürmeyi kabul ederek tarlasında kavrulsun, emekçiler toplumsal serveti ve kendi yoksulluğunuzu artırmak için çalışın; çalışın ki, daha da daha da yoksullaşarak daha da çok çalışmak ve yoksullaşmak için birtakım nedenleriniz olsun: Kapitalist üretimin acımasız yasası işte budur. Unutmayın, sermaye dini ve finans burjuvazi öldürür.

Üstelik fazla çalışmak toplumda uzlaşmaz çelişkilerin ve iç savaşların nedeni olan büyük bir hata. Hem fazla çalışmak sizi mutlu etmez, sadece fazla çalışmış olursunuz.

Hiç çalışmamak değil tabii ki çözüm. Bildiğimiz anlamda işin reddi kapitalizmi ve onun inşa ettiği kurumları reddetmektir. İşte bu nedenle aylaklık bir erdemdir. Özgür insan gerçekte kendi isteğiyle üretim yapan ve bu bana yeter diyendir.

Çalışmanın ahlaki bir erdem ve dolayısıyla başlı başına içkin bir ‘iyi’ olarak zaferi Rönesans döneminde gerçekleşti. Protestan ve Katolik Kilise’nin müttefiki olan burjuvazi, insanı Homo faber (yapan, üreten, alet yapan insan) olarak tanımlamıştı. Bu tanımlama Yaratıcı’nın suretinde olarak yaratıldığımızın bir kanıtı olarak öne sürüledursun, böylece uygulamalı bilimin, teknolojinin, çalışmanın ve üretimin önceliğini destekleyen kapitalist bir teoloji de yaygınlık kazanıyordu. Zaten Jules Simon'lar ve işbirlikçi Cizvitler kapitalist ilişkilerin bozuk havası içinde çalışmadan daha yıkıcı bir kötülük icat edemezlerdi. Onlar çağımızın bir çalışma yüzyılı olduğunu söylüyordu; aslında çağımız acının, yoksulluğun kanın, enkazın ve kokuşmuşluğun yüzyılıdır.

İşte o andan itibaren, Homo faber teknik ilerleme ve karlılığın kapitalist üretim ilişlerinin müttefiki bir mit haline geldi. Homo faber “American way of life”ın allayıp pullayarak yeniden erdemli bir mit haline getirdiği sermaye burjuvazisinin bir müttefikidir. Homo faber kendi doğasına yabancılaşmış zamane teknoloji insanının ironik ve şaşırtıcı yaşamı hakkında bir alegoridir aslında.

tembellik çalışma üretim

Max Frisch kitabında sorgulamayı kapitalizm-sosyalizm üzerinden sınıfsal bir bağlamdan yapmak yerine “teknik-doğa”, “bilim-sanat”, “akıl-duygu”, “kader-rastlantı”, “dişi- erkek”, “Amerika-Yunanistan” gibi kavramların antagonist konuşlanması ve zıtlığı üzerinden yapıyordu. Kısacası, hikâyenin protagonisti Walter Faber’in kaderle imtihanı, kadın- erkek eleştirisi, sömürülen toplumlar, sanat, Amerikan kültürü eleştirisi ve hatta Hitler gibi birçok dünya meselesine büyük parantezler açsa da aslında “sınıfsız” bir imtihandı.

Bana kalırsa insanın bütün talihsizliği bir odada hiçbir şey yapmaksızın nasıl dinleneceğini bilmemesinden kaynaklanıyor. 21. yüzyılda insanlar mutlu değilse, bunun nedeni koltukta aylakça oturamamalarıdır. Eğer sıkılıyorsak, bunun nedeni tam da içinde yaşadığımız toplumun bize hiçbir şey yapmamanın zaman kaybı olduğunu söylemesidir. Çünkü bir “yapma” kültünün içinde yaşıyoruz. Mutlaka bir şeyler yapmalıyız; hafta sonu alışveriş yapmalı, yüzme havuzuna gitmeli, arkadaşlarımızı görmeliyiz… Oysaki evde de hiçbir şey yapmadan da mutlu olabiliriz. Pascal, insanın odasında yalnız kalamadığı için mutsuz olduğunu söylemişti.

Bu konuda eylemsizlik sanatındaki ustalarımız kedilerden çok şey öğrenebiliriz. Finliler hiçbir şey yapmama sanatının mucidi insanlardır, onlar “Kalsarikänni”1 denen, iç çamaşırla kanepede uzanıp bira içme sanatı kavramının mucitleridir. Tabii ki Finliler bunu Karl Marx’ın damadı ve “Tembellik Hakkı” kitabının yazarı Paul Lafargue’tan öğrenmiş olamazlar.

Kanımca minderde, koltukta ya da kanepede tembellik etme sanatını kendini tanımaya giden bir yol olarak algılamak gerekiyor. Kanepeyi günlük görevlerin ötesinde özgürlüğümüz için bir sembol, bir metafor olarak kullandım. Bu açıdan bakıldığında kanepe felsefi değeri olan bir eşya olarak öne çıkıyor. Üzerine oturduğumda, kendimi varoluş hakkında kendime büyük sorular sorarken buluyorum. Dahası, yatarken ya da otururken mümkün olduğunu düşünmediğim, olayları yeni bir açıdan görmemi sağlayan eliptik yörüngesel bir pozisyon alabiliyorum. Çünkü yatmak bana uykuyu ya da ölümü, oturmak ise ofis işlerini düşündürüyor.

Özellikle kadınlar, çocuklarla ilgilenmek, ev işleri yapmak ve aileyi evirip çevirmek zorunda oldukları için duracak zamanları yoktur. Bu bağlamda kanepe cinsiyet eşitsizliğinin somutluk kazandığı bir eşya olarak da öne çıkabiliyor.

Yer yer feodal karakteristikler taşıyan, ataerkil bir toplumda yaşıyoruz. Cinsiyet eşitliği için kat etmemiz gereken daha uzun bir yol var. Her şeyden önce, ortada hem kültürel hem sınıfsal bir sorun olduğunun ayırdına varmamız gerekiyor.

Diğer yandan, daha fazla parası olanların daha fazla zamanı olurken, daha az parası olanların hayatta kalmak için daha fazla çalışması gerekiyor. Çalışmanın demokratikleştirilmesi gibi, boş zamanın da demokratikleştirilmesi gerekiyor. Paul Lafargue’ın dediği gibi, herkesin tembel olmaya hakkı vardır. Bu, zihinsel ve fiziksel sağlığımız için temel bir haktır ve bunun için tüm çalışma sisteminin dengesini yeniden düşünmek gerekiyor, çünkü bu eşitsizlik son derece adaletsizdir.

Beden ve zihin sağlamken yaşama zevk ve sevincini birer birer elimizden alan, bedensel ve zihinsel güçten mahrum bırakan, kuvvetimizi kemirip irademizi sömüren kapitalizmin sözde erdemlerini –özellikle ölesiye çalışmayı–yeniden sorgulamak gerekiyor. Bu bakımdan “tembellik hakkı” kapitalist çalışma mekaniğini yapı bozumuna uğratan radikal bir sorgulama olarak öne çıkıyor. Bu bağlamda tembelliği “emek” ve “emeğin değeri” kavramları üzerinden yeniden düşünmek gerekiyor.

Eylemsiz, rahat bir yaşam tarzının, savaşların arttığı, iklim değişikliğinin acil bir durum olduğu, çocukların açlıktan ve salgınlardan öldüğü, despotların duyarlı ruhlar için hayatı bir cehenneme çevirdiği endişeli, kaygılı ve ‘kıyametimsi’ bir dünya gerçeğiyle uyumlu olup olmadığı sorusu bu bağlamda önem kazanıyor.

Rahat bir yaşam, kendi içine kapalı ve dünyaya kayıtsız bir yaşam değildir ki; kanepede oturmak kayıtsız kalmakla aynı şey değildir. Kanepe, dışarıda olup bitenlerin küçük günlük sıkıntılarımızdan mütevellit ‘sefil’ mikro kozmosumuzdan daha önemli şeyler olduğunu ve bunlar üzerinde düşünmek için zaman bulmanın esas olduğunu fark etmemizi sağlayabilir.

Çünkü Sartre’ın dediği gibi, tüm eylemlerimizin dünya üzerinde bir etkisi vardır. Bu anlamda, rahat bir yaşam sürmek bizi daha sorumlu kılar. Çünkü koltukta oturup düşünme ve tefekkür etme imkânı ancak kendimizi entelektüel ve fiziksel olarak buna hazır hale getirdiğimizde mümkündür.

Frisch’in ve Camus’nün kahramanları Faber ve Mersault’yu birbirine bağlayan düğümler yabancılaşmaydı; dünyadan ve ötekinden kopukluk ve hayatlarında bir anlam bulamamaydı. Çünkü onlar sürekli bir telaş ve varoluşsal bir kaygı duyumsamaktaydı. Tembelliği kendini tanımaya giden bir yol olarak deneyimlemedikleri için hayatlarının her uğrağında bir absürt ve anlamsızlık vuku buluyordu. Unutmayalım ki kurulmuş bir makine gibi yaşayanın kimlik ve benlik sorunu sınıfsal bir krizdir.

‘Yapmanın’ ‘yapmamaktan’ daha iyi olduğunu öğreten bir toplumda yaşıyorsanız, suçluluk hissetmeden kanepeye uzanmak kolay değildir. Bu yüzden koltuğunuzda kalmak biraz cesaret ve hatta bir isyan ruhu gerektirir!

Kısacası, duyguları sürekli bastırmanın, onları yok saymanın modern insanın en büyük travması olan kendi özüne yabancılaşmaya yol açtığını, mekanik-fizyolojik rastlantılardan bir alın yazısı yaratmanın gülünç olduğunu artık anlamak gerekiyor.

Aslında hepimiz kafesin kapısı açılsa bile tekerlekte koşmaya devam eden birer hamster değil miyiz? Koşu çemberinin içindeki hamster olmamak için, bir noktada durmak için, kapitalist deryada bir katre olarak yaşamamak için yaşasın kanepem, yaşasın tembellik…

Sevgili koltuk, hayatımızın geçip gidişini izleyen sen…nelere kadirmişsin.

1 “Donlu sarhoş, donlu aylak” olarak da tercüme edilen Fince bir terim.Kaynakça

Bertrand Russel, In Praise of Idleness, Edions Broché, 2004

Paul Lafargue, Le droit à la paresse, Edition République des Lettres, 2023

Max Frisch, Homo faber, çev. Sezer Duru, Can yayınları, 2019

 
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

YapışkanotuLal Laleş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Cihan Çakan

12 Mart 2025

Aysuda, Bir Su Perisinin Masalı

Hava o akşam da sisliydi. Şimdi kış, her yer karla kaplı. O zaman aylardan hazirandı, kız kardeşim Aysuda’yla burada, gümüş grisi kumların üstünde yan yanayız. Gölün usul dalgaları bir el gibi ayaklarımıza değiyor. “Yüzelim mi,” diyor Aysuda. “Bu saatte mi,” diyorum. “..

Devamı..

Gerçeklerden Kaçarken Kendimize Söyled..

Çetin Devran

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024