Elinde yarım saat önceden aldığı çayla başı önüne eğik duruyordu. Fakültenin yüksek ve geniş koridorlarından yankılanan bir kahkahayla irkildi. Şaşkın gözlerle etrafını süzdü. Bir anda her şeyi yadırgayıp boşluğa düşmüştü.
Pencereden süzülen ışık huzmelerinin aydınlattığı merdiven boşluğuna baktı. Üç kişi, çaylarını tenis masasının üzerine bırakmış sohbet ediyordu. Kıvırcık saçlı olanı karşısındakilere anlattıklarına hâkim olduğunu hissettirmek için elleriyle keskin hareketler yapıyor, kısa aralıklarla çayını yudumlayıp söylediklerinin onaylanmasını bekliyordu. Onları izlerken elindeki çaydan bir yudum aldı. Çay soğumuş, tadı iyice bozulmuştu. Yerinden doğrulup çöpe attı. Çantasını alıp fakültenin avlusuna doğru yürüdü. Avluya geçtiğinde, ağırlaşan havadan yağmurun çiselemeye başladığını gördü. Montunun fermuarını boynuna kadar çekti. Elinde tuttuğu çantayı sırtına alıp çıkışa doğru yürüdü.
Fen fakültesinin çıkışından Vezneciler metrosuna yöneldi. İnsanlar hızlı adımlarla yürüyor, esnaf iyice gerdiği tentelerin altına malzemesini topluyordu. Fotokopi dükkânının önünden geçtiğinde durakladı. Aklına alması gereken birkaç not ve makale geldi, Sonra alırım, diye düşünerek vazgeçti ve yoluna devam etti. Bir iki adım sonra esnafın beslediği, domuz gibi semizleşmiş köpeği gördü. Ne yağmuru ne de gelip geçenleri umursamadan miskin miskin yatıyordu. Sırtını döndüğü plastik tabağın içindeki tavuk kemiklerine şimdi kediler üşüşmüştü. Birbirinden hiç hazzetmeyen bu iki mahluk, nedense şimdi birbirlerine aldırmıyordu.
Metro istasyonu bu saatlerde, hele de bu havalarda, kalabalık olur ve etrafa bir enstrüman eşliğinde nağmeler yayılırdı. Fakat şimdi raylara sürünen tekerlerinin uğultusundan başka bir ses işitilmiyordu. İnsanların ardından ilerleyerek akbil turnikelerine yürüdü. Bir anda “yetersiz bakiye” sesi kulağına çarpıldı. Elini cebindeki akbiline götürürken, Umarım bende bir binimlikt vardır, diye düşündü. Kartını okuttuğunda ekranda “Kullanım tutarı:1,15 kalan:0,80” yazısını görünce rahatladı, doğruca istasyona indi.
Tavanda asılı ekranda trenin iki dakika sonra geleceği yazılıydı. En az insanın olduğu uç tarafa gitti. Biraz sonra tren geldiğinde binip Hacıosman’a kadar uyumayı düşündü.
Tren geldiğinde kemerli burnunun üzerine indirdiği gözlükleriyle kitap okuyan, orta yaşlı, takım elbiseli, saçları tepesinden dökülmüş ve kırlaşmış, sakalı traşlı bir memurla kumral, kıvırcık saçlı, zayıf bir kadının arasına oturdu.
Eli çenesinde insanları süzdü. Kimi tavana bitişik ekranlardaki reklamlara bakıyor kimi kulaklığında müzik dinliyor kimi de ayakta yan yana durduğu arkadaşına gülümseyerek bir şeyler anlatıyordu. Bir sonraki durağa kadar öylece durdu. İstediği gibi uyuyamadı. Çantasından bir kitap çıkardı. Sayfasını katladığı yerden okumaya başladı.
Kitaba dalmış etrafından soyutlanmıştı. Yanındaki memur kalktığında “Bir sonraki durak Dördüncü Levent” anonsunu işitti.
Metro hareket etmeye başlayınca kapının yanındaki demir dikmeye tutunmuş bir babayla çocuğunun sesi kulağına takıldı. Çocuk babasına, “Ne zaman eve gideceğiz?” diye sordu. Babası, “Fazla sürmez, yarım saate kalmaz evde oluruz,” diye cevap verdi. O sırada iki kişi kalkıp yer verdi. Baba çocuğunun elini bırakmadan verilen yere oturup teşekkür etti. Konuşmalar dikkatini dağıtsa da kitabına odaklanmaya çalıştı. Çocuğun soruları ve istekleri dinmeyince başını kaldırıp baktı. Gözbebeklerinin üzerini ince, yeşil bir zar tabakası kaplamış, traşlı, eski ama temiz elbiseli, otuz beş kırk yaşlarında bir adam ve yanında da yedi sekiz yaşlarında esmer sıska bir çocuk gördü. Baba çocuğunun elini avucuna almış kulağına teselli sözcükleri fısıldıyordu. Az önce konuşmalarından rahatsız olsa da adamın bu haliyle çocuğunu teselli etmeye çalışmasını anlayışla karşılamak gerektiğini düşünerek kitabına yöneldi.
Biraz sonra bu konuşmalar başka bir hale büründü. Çocuk bu sefer babasını, “Ben acıktım, karnım aç, hadi inip bir şeyler alalım,” diyerek sıkıştırmaya başladı. Adam da az önceki sözlerini tekrar ederek sakinleştirmeye çalıştı. Fakat çocuğun ısrarları dinmek yerine gittikçe arttı. Baba çocuğun kulağına eğilerek kimsenin duymayacağını düşündüğü bir sesle, “Param yok oğlum, ne yapayım?” dedi. Çocuk bu cevap üzerine dudaklarını büküp biraz yüksek sesle, “Bana ne, ben açım,” diye cevap verdi. Baba çocuğun sesinin yükseldiğini fark edip onu sakinleştirmeye çalışsa da nafileydi. Çocuk söylediklerinde diretiyordu. Baba bu fevri tavırlar karşısında biraz hiddetlenerek, “Sana param yok diyorum, anlamıyor musun?” diyerek çocuğun ellerini sıktı ve başını çocuktan öte yana çevirdi.
Herkes gibi o da şahit olduğu durum karşısında sarsıldı. Bakışlarını onlardan çevirip önüne doğru baktı. Kitabını kapatıp kapağındaki resme bakıyormuş gibi durdu. O an kafasında ne var ne yok dağılmış, anlamsızlaşmıştı.
Oradakiler olanları sessizce izliyor ve bu ani olayı sindirmeye çalışıyordu. Herkesin üzerinde bir huzursuzluk ve duruma karşı bir sorumluluk hissi belirmişti. Fakat kimse bir şey yapmak için harekete geçemiyordu. Hacıosman istasyonuna varıncaya kadar. Kadın yolculardan birinin elindeki parayı adamın eline tutuşturmaya çalışması bir kıvılcım gibi herkesin yardım etme hislerini tutuşturmuştu. Bu olaya şahit olanların neredeyse hepsi katkıda bulunmaya çalıştı. Ama adam yapılan yardımları ilk başlarda kabul etmese de daha fazla diretmeyip mahcup bir şekilde kabul etti. İnsanlar durumun farkında olduğundan bir şey söylemeden avuçlarındaki parayı cebine iliştirip çekildi.
Hacıosman’a vardıklarında en son o indi. Arkalarından yürüyordu. Nasıl geçiniyorlardı acaba? İstanbul gibi bir kentte nasıl bir evde yaşıyorlar? Başka çocuğu var mıydı? Peki karısı, o da onun gibi miydi?.. Sorular birbiri ardına üşüşüyordu kafasına. Her soru bir soruyu doğuruyor mesele içinden çıkılmaz bir hal alıp vicdanındaki yükü arttırıyordu.
Durumlarına şahit olan herkes kendilerince bir yardımda bulunurken bir şey yapmamıştı. Bundan dolayı huzursuzdu. Elini cebine atıp duraksadı. Olmazsa arkadaşın birinden borç alır idare ederim, diye düşündü. Sonra cebinde, az da olsa, bütün parasını çıkarıp avucuna sıkıştırdı. Yanlarına yaklaşıp, “Bir dakika durur musunuz?” dedi. Hiçbir açıklama yapmadan ve adamın bir şey söylemesine müsaade etmeden avucundaki parayı adamın cebine iliştirip hızlı adımlarla istasyondan çıkmaya başladı.
Bundan bir ay sonra Davutpaşa’daki bir arkadaşını ziyaret etmek için Aksaray’dan trene bindi. Boş bir oturağa oturdu. Tren birkaç durak ilerledikten sonra mütemadiyen, “Baba ben açım, bir şeyler alalım,” diyen bir çocuk ve onu teselli etmek için, “Tamam oğlum yarım saate kalmaz evde oluruz, biraz sabırlı ol,” karşılığını veren bir ses işitti. Hiç yabancı gelmeyen bu seslerin sahiplerine gözlerini çevirince, gözbebeklerinin üzerini yeşil, ince bir zar tabakası kaplamış, traşlı, eski ama temiz elbiseleriyle otuz beş kırk yaşlarında bir adamla yanında esmer sıska bir çocuk gördü. Dudağının sol tarafını yanağına doğru gerip acı bir tebessümle Ben bunlara daha önce şahit oldum, diye düşündü. Ve sessizce yerinden doğrulup sonraki trene binmek üzere ilk istasyonda indi.
Bir sonraki trene bindiğinde aklına şu söz geldi: “İnsan, hayvanla Üst İnsan arasına gerilmiş bir iptir. Uçurum üzerinde bir ip.”*
* Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt