Pencerenin önündeki üçlü kanepede, sırtlarını kanepenin kollarına, kendi kollarından birini de kanepenin sırtına dayayarak karşılıklı oturmuş, yağan yağmuru izler gibi yaparak birbirlerini kandırmaya çalışıyorlar. Yaklaşık bir saat kadar önce, kahvaltıdan kalktıklarından beri, aynı pozisyondalar. Evin içerisinde duyulan sesler ses cama vuran iri damlalarla, arada bir neye kızdığını söylemeksizin homurdanan gökyüzüne ait. Paylaştıkları son şey, az önce uğradıkları hayal kırıklığı. Yenilmişlik hissi onları birbirlerinden habersiz işliyor, bilinçaltlarında kaçınılmaz sona yaklaştıklarına inandırdığı ortak bir paydada buluşturuyor. Kaygının egemen olduğu sularda gemisini yüzdürmeye çalışan iki yabancı çocuk gibi, asılmış yüzleri üzgün.
Dinlenmek için hafta sonlarının ağırlığına en çok yakıştığını savundukları böylesi serin, yağmurlu bir hava, sıradan zamanlarda içlerini minnet duygusuyla doldurur, sohbet havası adını koydukları böyle günlerde evden çıkmadan, bazen kendilerinin bile bunca lafı nereden bulduklarına şaştığı yoğun ve incelikli sohbetlere girişirlerdi. Kanepenin üç minderinden boşta kalanının üzerinde duran ve aralarındaki mesafeyi korumaları gerektiğinin sanki altını çizen aletin dokunulmazlığı var şu an. Ellenmeksizin gökten düşmüş gibi sahipsiz duran bu ince, dikdörtgen, beyaz aletin gösterdiği tek çizgiye, birbirlerine belli etmeme gayretiyle kaçamak bakışlar atıyor, ardından gözlerini tekrar karşılarında uzanan gri denize, evlerin ıslanmaktan daha da kızarmış kiremit çatılarına çeviriyorlar. Ne düşündükleri gün gibi ortada olmasına rağmen dillendirmeye henüz ikisinin de cesareti yok. Nihayet evden bir ses.
– Kahve içmek ister misin?
Evrim, olur anlamında başını sallıyor.
– Tabii, lütfen.
Birkaç saniye Lara’nın arkasından bakıp müzik açmak için yavaşça yerinden kalkıyor. “Selfish Love” çalmaya başlıyor, neden seçtiğine anlam veremeden yerine dönüyor. Ses orta karar. Müziğin birkaç saat sonra akıllarına düşüreceklerinden habersiz kahvelerini yudumluyorlar. Lara, kahve yapmaya giderken küçük aleti alıp çöpe atmış olmalı. Yerinde yok.
– Ben çok yoruldum artık. Vazgeçtim, diyor Evrim, Lara’nın elini tutup.
Lara elini yavaşça çekerken gözlerini kaçırıyor Evrim’den. Nemlenmiş gözlerini saklamaya çalışıyor aklı sıra.
– Hayır, ben asla vazgeçmem, diyor Lara. Sesi kararlı.
– Peki ne kadar daha sürdürebiliriz bunu? İlişkimiz yıpranıyor, bu mantıklı mı? Altı ay öncesinde ne kadar mutluysak şimdi bir o kadar gerginiz, huzursuzuz.
– İnsanlar çocuk sahibi olmak için yıllarca uğraşıyor. Biz daha yolun başındayız. Çok çabuk pes ediyorsun.
– Birbirinden nefret etmesine rağmen evliliklerini sürdürmekte inat eden çiftlere benzedik.
– Benzemedik. İstesek de benzeyemeyeceğimizi biliyorsun.
– Doğru. İstesek de benzeyemeyiz.
Sohbet Lara’nın derin bir iç çekmesiyle kesiliyor.
– Ben otuz yaşıma geldim. Artık bir çocuk istiyorum. Elimde değil, biyolojik saatimin sağlıklı işlemesi benim suçum mu? Benim için de hiç kolay değil biliyorsun. Bu kaçıncı hayal kırıklığı? Altı aydır en az altıncı kere gebelik testinde tek çizgi görmek beni kahrediyor.
– Belli ki zamanı değil. Ne kadar uzaklaştık birbirimizden. Her şey mahvoluyor. Artık doğru düzgün konuşmuyoruz bile. Sevişmiyoruz, birbirimize dokunmuyoruz. Varsa yoksa bebek. Sıkılmaya başladım. Üstelik Sarper’e güvenmiyorum.
– Neden güvenmiyorsun, diye sordu Lara burnunu çekerek.
– Güvenmiyorum işte. Kesin bir dille nasıl ifade edeyim, tekinsiz bir his. Son zamanlarda adının geçmesi yetiyor tüylerimin diken diken olmasına.
– Kıskanmıyorsun değil mi aşkım? Sakın öyle bir şey var deme!
– Hayır. Kıskançlık değil, farklı bir his. Haftanın dört günü birlikte olmanız beni tabi ki rahatsız ediyor, orası ayrı. En azından uzaklaşmamızın nedeni bu değil. Değil mi?
– Uzaklaştığımız yok. Evham yapıyorsun biraz. Benim de kafam fazlasıyla meşgul. Seni ihmal ettiysem çok özür dilerim. Ben bir duş alıp geliyorum hemen.
Evrim sehpada açık duran kitabını alıp can sıkıntısıyla okumaya başladı. Biraz rahatlamaya ihtiyacım var diye düşünürken bir türlü dikkatini toparlayamadığını, aklının sürekli Sarper’de olduğunu fark etti. Bu adama bulaşmakla iyi etmemişlerdi. Bir yıldır bebek istiyorum, bebek diye başının etini yiyen Lara’yla başka türlü baş etmenin başka bir yolunu bulamadığından Lara’nın planını kabul etmek zorunda kalmıştı. Lara, dedi kendi kendine Lara, beni yoruyorsun. Neden sana bu kadar bağlandım ki!
Başlarda deli doluluğu dikkatini çekmişti. Kahkahasını saçlarıyla birlikte cömertçe, çekincesiz savuruşu. Kendisinde hiçbir zaman yeterli gelmeyen yaşama sevincinin Lara’da gözlerini kamaştıracak denli taşması, kendisine gelip sorduğu zekice sorular, yazdıklarına gösterdiği ilgi ve merak, uzun düz kumral saçları, belki bacakları, biçimli vücudu. Bir türlü bu yanıtları kâfi bulup, ikna olmuyordu. Peki neydi bu büyünün nedeni? Sonunda başlarda itiraf edemese de zamanla Lara üzerinde kurduğu maddi, manevi hâkimiyetin itirazsız, doğal akışında Lara tarafından kabullenmesi, alacağı her önemli kararda gelip kendisine danışması, bazen birkaç cümlesiyle çok istediği herhangi bir şeyden vazgeçmesi başlıca sebepler arasındaydı. Kendini bildi bileli ayakları üzerinde sarsılmadan durabilen birisi olmasına rağmen ilk kez Lara üzerinden gücünü teyit ettiriyor, koşulsuz şartsız onaylanıyordu. Akademik unvanı nedeniyle gözlerden uzak sürdürmek zorunda kaldığı özel hayatı, zamanla içinde altından kalkmakta zorlandığı bir baskı oluşturmuş, Lara’yla kurduğu bu iki kişilik dünya ise acı ve öfkesinin zamanla sağalmasına, ruhunun iyileşmesine yardımcı olmuştu. Hiçbir şey kitaplarda okunup, filmlerde izlendiği gibi kolay değildi. Yaşananların insanın sınırını ne denli zorladığını ancak bir nebze rahatlama imkânı bulabildiğinizde fark edebiliyorsunuz. Mucize gerçekleşip mutlu olmadan süregelen toplumsal şiddetin boyutu hakkında tam anlamıyla bir fikriniz olamıyor. Tam her şey yolunda derken ortaya çıkan bu bebek isteme hikâyesi ise yine sinirlerini bozmaya başlamış, tüm düzenlerini tehdit edecek hale gelmişti. Tıbbi ve yasal açılardan ayyuka çıkabilecek, muhtemelen de kendisine pahalıya mal olacak bu sorunu çözmenin yolunu Lara bulmuş, kendisince en iyisi olduğuna inandığı planını kabul ettirmek için dökmediği dil, yapmadığı işve cilve kalmamıştı. Kabul etmeyip ne yapacaktı ki? Talep ettiği genç bir kadının en doğal hakkıydı. Kitabı elinden çeken Lara’yla göz göze geldiğinde düşüncelerinden sıyrılıp kendisine geldi. Lara duşunu almış, karşısında çırılçıplak duruyordu. Ona baktı. Cildine, göğüslerine, kalçasına baktı. Elinden tutup kendisine çekti. Perdelerin ardına dek açık olduğunu anımsayınca yatak odasına doğru çekiştirdi. Koridorda kıkırdayarak ilerlediler.
Evrim duştan çıkıp saçlarını kurutmak için yatak odasına döndüğünde Lara hala yataktaydı. Evrim gülümsedi. Makyaj masasının pufuna oturmadan önce saçlarını havluyla iyice kuruladı. Nemlendiricisini vücuduna iyice yedirmeye özen gösterdi. Pufa oturup tarağa uzanırken Lara onu izlemeyi bırakıp yataktan yavaşça kalktı. Üzerine sabahlığını geçirip tarağı Evrim’in elinden aldı.
– Ben taramak istiyorum saçlarını hayatım, izin var mı?
– Nasıl istersen, dedi Evrim. Sence saçlarımı kestirmeli miyim, çok uzadı sanki, ne dersin?
– Sakın! Biliyorsun ki mümin bir kadın öldüğündeeeğ – sondaki e harfini hem uzatıp hem kalınlaştırıyordu– saçları memelerini kapatacak denli uzun olmalıdııır.
Evrim bir yandan gülerken nefes almaya çalışıyor öbür yandan da eliyle karnını tutuyordu.
– Yapma şöyle, çatlatacaksın beni Lara, dedi.
– E yalan mı ama? Rahmetli babaannem hep öyle anlatırdı. Sonra mezarda kıllı topuzla döverler seni.
– İlahi nereden geliyor aklına bunlar! Altı üstü saçlarımı sordum.
– Saçların harika bebeğim, onlara bayılıyorum. Yine de sen bilirsin. Senin vücudun senin kararın.
– Yarın giderim kuaföre artık. Şu an öyle gevşedim ki hiçbir kuvvet beni dışarı çıkaramaz. Biraz okur, biraz uyuklar, belki film izlerim.
– Hayatım, ben çıkacağım akşamüzeri biliyorsun. Hiç param kalmadı. Maaş almama bir hafta daha var, acaba?
– Tabi ki ne demek, bankamatiğimi alabilirsin çantamdan. Ben giyinene kadar sen hazırlandın bile bakıyorum.
– Evet, dedi Lara. Gecikmek istemiyorum. Doktorla kafede buluşuruz demiştik. Kankaya bağladık, iyi kadın sağ olsun. O nefes alıyor, ben de hastanenin itici ortamından kurtulmuş oluyorum. Hadi çıktım ben, belki akşam Sarper’de kalırım, malum. Öpüyorum seni, görüşürüz.
Çarpan kapının rüzgârıyla genişleyen boşluk. Sessizlik. Kahvesini alıp koltuğuna kurulurken Sarper geliyor gözlerinin önüne. Yine okutmayacak bana belli oldu diyor Evrim kendi kendine. Damızlık olarak rastgele seçtiğimiz adamın zamanla böylesi talepkâr birine dönüşmesi. Adam Lara’nın tüm vaktini çalarak düpedüz bizi uzaklaştırdı. Ben bunları kabullenecek kadın değilim de, bebek takıntısı elimi kolumu bağlıyor. Hamile kalıp ayrılana dek idare edeceğim mecburen. Yine de bu kararı verirken ilişkimiz bambaşka bir aşamadaydı. Daha yakın, daha samimi, daha gerçektik. Son zamanlarda ben Lara’yı tanıyamazken, ondan adım adım uzaklaşırken, üzerine adamla süren ilişkisindeki tıkandıkları çözmek durumunda kalıyorum. Bencillik ediyorum belki. Yine de bu şüphelenmeme, öfkelenmeme engel olmaya yetmiyor.
Evrim, ızgara balık siparişi verdi. Rakısından ilk yudumu alınca yüzüne bir gülümseme yayıldı. Açık havada, asmayla süslü bu mekâna ne zaman fırsat bulsa uğrardı. Kendi kendine kalmak ne güzel, dedi. Bir an için bu cümle aklını çeldi. Ne yapıyorum ben, neye neden katlanıyorum ki? Bu kesinlikle aşk değil, neden bunu kendime itiraf edemiyorum. Damızlık seçildiğinden habersiz o adamın bana her fırsatta asıldığını söylediğim halde onunla görüşmekte ısrar ettiğine göre? Sanki yeryüzündeki tek erkek o. Lara farkında değil ama Sarper denen o adamdan hoşlanmaya başladı sanırım. Düşünmemeliyim. Giderek bencilleşiyorum. Kitabını okumak için gittiği kafenin baktığı meydanı anımsadı. Başını bir an için kaldırıp Galata Kulesi önünde uzana kuyruğu izlemişti. Turistlerin yüzlerini. Mutlu, meraklı bakışlarını. Ne kadar bekleyeceklerinin önemi yokmuş gibi kıpır kıpırdı hepsi. Mutluluk bulaşıcı olmalı, gülümsemeleri beni kendime getirdi.
İkinci kadehe geçtiğinde getirilen balığı yemeğe koyulduğunda ön masada yüzü kendisine dönük oturan adamla göz göze geliyorlar. Adam çift kişilik masada bir kadına eşlik ediyor. Eğilip kulağına bir şeyler fısıldıyor, arada elini tutup saçlarını düzeltiyor, eş zamanlı olarak ta kendisini bakışlarıyla tacizini sürdürebiliyor. Evrim ayağa kalkıp alkışlamamak, karşısında oturan delikanlıyı sergilediği bu mükemmel erkeklik örneğinden dolayı karşısındaki amipi ödüllendirmemek için kendisini zar zor tutuyor. Yalnız içen güzel– çirkin, genç– yaşlı herhangi bir kadın gördüklerinde zihinlerinde oluşan yargıyı adı gibi bildiğinden – bir bakışta oturup kalkmalarından aklından geçirdikleri iğrençlikleri anlayabilecek kadıların varlığından bihaber– böylesi adamlar için tek kalori harcamanın dahi faydasızlığının farkında, garsona el etti. Masasını içeri taşımasını rica edip kalktı. Bir süreliğine kurtulmuştu artık görmekten bıkıp usandığı bu imalı bakışlardan. Nasılsa buradan da bahçeyi görebiliyor, cam açık olduğundan hava alabiliyordu. Kalabalık sayılabilecek bir grupla beraber mekâna el ele giren Lara ve Sarper’i gördü. Rezerve masayı anımsadı. Açık pencerenin biraz gerisinde kalıyordu. Beni göremezler ama ben ne konuştuklarını pekâlâ duyabilirim. Eğlence varmış bu akşam demek ki, diye geçirdi aklından. Bana neden söylemedi ki? Umursamamalıyım, Sarper’le görüşmek istemeyen bendim. Ne diye bu kadar bozulduysam! Yemeğimi bitirip kalkmak en iyisi olacak, görünmeden başka yere geçerim. Lara Hanımın kahkahaları çınlattı ortalığı, nasıl da güzel vakit geçiriyor müstakbel bebeğinin babasıyla. Damızlık olarak kullandığı birisi için fazla istekli ve samimi değiller mi? Boş ver, aldırma! Boğazıma dizildi lokmalar.
– Hesabı alabilir miyim lütfen? Ya da neyse durun bir küçük daha, evet, aynından yaş üzüm olsun.
– Başka bir şey ister miydiniz yanına, kavun peynir mesela?
Çın çın çın. Lara’nın sesi. Konuşma mı yapacak daha neler?
– Evet, lütfen. Bir de bir şey sorsam. Şu gelen kalabalık grup? Neyse gerek kalmadı, teşekkürler.
– Arkadaşlar geleneksel yıllık mezunlar toplantımızın beşincisindeyiz. Alkış, kahkaha.
– Bence imkânsızı başarıyoruz. Sorun neden? Alkış, kahkaha, neden nidaları. Bir; öncelikle İstanbul bizi yutamadı, trafik bizi yenemedi. Alkış. kahkaha. İki; bizler mezunlar olarak evlenip barklananlar dahil, sadece mezunlar olarak toplanmayı başarabiliyoruz. Özgürlüğüne sahip çıkan ender gençlerdeniz. Alkış, kahkaha. Düşünsenize başka gruplarda birinin eşi tutturur ben de geleceğim diye, öbürünün sevgilisi damlar, arkadaşlar kaynar araya. Alkış– kahkaha. Mezuniyetimizin beşinci, aynı sınıfta başlayan tanışıklığımızın on birinci senesi kutlu ve de mutlu olsun. Alkış, kahkaha. “Sarper hariç. Çift dikiş ilerlediğinden onu da bu sene mezun etmeyi umar, buradan kendisini bir kez daha esefle kınamayı bir borç biliriz. Alkış, kıyamet ve de taşkınlık.
Şişenin sonunu kadehe damlatmaya çalışırken Lara’yı gördü. Tuvalete gitmek için önünden geçiyordu. Seslendi.
– Lara, gel otur bakalım.
Lara allak bullak bir yüz ifadesiyle,
– Sen evde kalmayacak mıydın bu gece? diye sordu. Hemen ardından toparlanıp şirin bir ifade takındı. Hayatım ne kadar iyi oldu denk gelmemiz, değil mi? Bu bahaneyle Sarper’den kurtulur seninle eve dönebilirim. Sabahlayacak gibiler hiç halim yok, dedi, sevinmiş gibi.
Evrim, rakısına su ve buz ekledi. Çantasından telefonun çıkarıp müşteri temsilcisine bankamatik kartının çalındığı için acil iptalini istediğini söyledi. Kendisinden gözlerini ayıramayan Lara’ya elinin tersiyle git git hareketi yaparken fısıldadı.
– Ava giden avlanır hayatım. Şimdi uzaklaşabilirsin.