“Gittikçe sana benziyorum babacığım: kimseleri beğenmez oldum. (...) Senin başına gelenleri düşündükçe hiçbir duygunun içimde kalmasına, hiçbir öfkenin sadece içimde büyümesine razı olamıyorum artık. (...) Ben, senin çıktığın köye dönmek istiyorum; yani, sonradan görme deniz özlemcileri gibi kıyıda balıkçılarla filan sohbet etmek istemiyorum. Balığa çıkmak bize göre değil babacığım (...) Gene de sonunda sana bütünüyle benzemekten korkuyorum babacığım; yani ben de sonunda senin gibi ölecek miyim?”
Atay ailesi, Cemil Bey’in milletvekili seçilmesi üzerine 1939 yılında oğulları Oğuz 5 yaşındayken alıştıkları sakin taşra hayatını bırakarak düzenli ama bürokrasi soğukluğu taşıyan ülkenin ikinci büyük kenti Ankara’ya taşındı. Evlerinin yakınındaki Devrim İlkokulunda tahsil hayatına başlayan Oğuz Atay, zekâsı kadar içe kapanıklığı ile de dikkat çekti, kendi dünyasında yaşayan, arkadaşlarıyla iletişim kurmakta zorlanan bir öğrenci olarak bilindi. Ortaokul ve liseye Maarif Koleji’nde devam eden Atay, yıllar ilerledikçe kendi edebiyatın büyülü dünyasına kaptırdı. Batı edebiyatının hemen tüm önemli yazarlarını okudu, son iki yüzyılın başyapıtlarını adeta hatmetti. Onca yazar içinde Dostoyevski ve Kafka’nın onun duygu dünyasında müstesna bir yeri vardı. Edebiyatın yanı sıra sanatın diğer alanlarına kayıtsız değildi Atay, resimle de yakından ilgiliydi; düzenli olarak karikatürleler çiziyordu.. Çizgi, onu hayatı boyunca takip eden bir yan uğraş oldu, anıları geriye dönüp yazıyla hatırlarken, resim; yaşadığı anın duygu ve durumlarının ifade etmenin bir aracıydı onun için. Bu, kendi halinde çalışkan, sözü ölçülü genç adamın zekâsı; çevresindeki hemen herkesin ilk anda algıladığı, takdirle zikrettiği özelliğiydi. Olanca çekingenliğine rağmen, özellikle TED Ankara koleji öğrencileri arasından kendine bir çevre edindi. Bu ortamın hem içinde hem dışında gibiydi, ilgili olanlarla edebiyat tartışıyor, derslerinde başarısız arkadaşlarına yardımcı olup sınıf geçmelerini sağlıyordu. Yine aynı dönemde okul tiyatro kolunun faaliyetlerine katıldı ve Shakespeare’ın Hırçın Kız oyunuyla sahneye çıktı. Onun sanata olan ilgisi babasını telaşlandırdı, ona göre bunlar boş işlerdi ve oğlunun makbul sayılacak bir mesleği olmalıydı. Cumhuriyet Halk Partisi yönetimin sona erdiği Demokrat Parti iktidarıyla Ankara’nın havasının değiştiği zamanlardı ve Cemil bey Oğuz’un liseyi bitirmesiyle birlikte ailesini İstanbul’a taşıdı. Oğuz Atay ‘ın üniversite öğrenimi içinde önünde tek bir seçenek vardı: Teknik Üniversite’de mühendislik okumak.
“Üniversiteyi sevmiyordu. Orada geçen zamanda söz etmeyi sevmezdi. (..) Bütün ümidi Dostoyevski gibi mühendis olduktan sonra istifa etmekti. Babasıyla her gün kavga ediyordu. Üniversiteye girişinden onu sorumlu tutuyordu: “Dağlara kaçacağım” diye bağırıyordu babasına: “Hepinize bu okulu bitireceğimi, hem de kırıntılarımla bitireceğimi göstereceğim.” Sonunda can sıkıntısını yürürlükten kaldırıp babası onunla övünsün diye üniversiteyi bitirdi. (Tutunamayanlar)
Demokrat Parti, liberal politikalarla dışa açılmaya çalışan, şehirleşme olgusunun hızlandığı yeni bir Türkiye yarattı.. Ülke, Marshall yardımlarının da etkisiyle tarım toplumu olmaktan sıyrılıp sanayi toplumu olma yolunda ilk adımlarını bu yıllarda attı. Toplum kabuk değiştirirken soğuk savaş ortamının tüm baskısına rağmen sosyalist fikirler özellikle gençler arasında hızla yayılıyordu. Oğuz Atay okula başladıktan kısa süre sonra sınıf arkadaşı Turhan Türkel’le birlikte kendi toplumcu bir arkadaş grubunun içinde buldu. Mezun olana kadar bu çevreyle ilişkilerini sürdürdü. Mühendislik diplomasını alır almaz da askerlik vazifesi için Ankara’ya gitti. Askerliği sırasında edebiyat ve sanat çevresinden bir çok yeni insan tanıdı. Dönemin prestijli dergilerinden Pazar Postası’nda yazılar yayınladı. Tiyatro, edebiyat, güzel sanatlar dünyasından onlarca tanıdık içinde asker arkadaşı Cevat Çapan vasıtasıyla tanıştığı Vüs’at Orhan Bener’in onun dünyasında ayrı bir yeri vardı. 50’li yıllarda çıkardığı öykü kitaplarıyla alışılmadık, öncü bir yazar olarak sivrilen Bener; onun üzerinde, içindeki anlatıcıya ilham veren bir etki yarattı. Bener’le sohbetlerinden çıkardığı sonuç; edebiyatın hayatında en vazgeçmeyeceği uğraş olacağıydı. 1959 yılı ortalarında İstanbul’a dönen Atay, iş aramaya başladı ve kısa süre sonra başvurusunu kabul eden Türkiye Denizcilik İşletmelerinde işbaşı yaptı. İlk görevin heyecanıyla, mesleğini pek sevmese de babasından kalan vazife bilinciyle sarıldı işine. Bir yandan da gözü sanat çevresindeydi. Ankara’daki hareketli ortamdan etkilenmiş, düşüncelerini ifade edeceği bir mecra arar olmuştu. Bu fırsat, Cemil Sait Barlas’ın Pazar Postası’nı İstanbul’a taşıma kararıyla ayağına kadar geldi. Derginin kısa süren İstanbul macerası sırasında yazar kadrosunun en üretken ismi oldu. 1960’ların başlarıydı; ülke hükümet karşıtı gösterilerle kaynıyordu. Siyasi gerginlik 27 Mayıs 1960 günü askeri darbeyle sonuçlandı. Bu kaotik ortamda Turhan Türkel’in öncülüğünde geniş bir arkadaş gurubuyla çıkarmayı düşündükleri “Olaylar” dergisinin yayın hazırlıklarına başladı. Dergi için yola çıkan ekip arasındaki anlaşmazlıklar yüzünden proje uzun süre askıda kaldı ve sonunda rafa kalktı. bu yarım kalmış deneyim, Türk aydınıyla ilgili kuşkularının, ilerde eserlerine yansıyacak keskin eleştirilerinin başlangıcı oldu. Edebiyatla ilgisi sürerken kendini akademik ortamın içinde buldu. İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi İnşaat Bölümü'nde öğretim üyesi oldu. 1961 yılı Haziran ayında Fikriye Gürbüz Hanıml’a evlendi, bu evlilikten Özge adını verdikleri bir kızları oldu. Evlilikte umduğunu bulamamış gibiydi, daha çok dışarıda arkadaşlarıyla birlikte, evdeyken de kitaplarının arasına gömülerek kendi dünyasına çekilmiş haldeydi. 1967 yılında eşinden ayrıldı ve kendine yeni bir hayat kurdu. Bu yeni hayat devasa bir roman için atılmış bir adım oldu. İlk satırlarını 1968 yılında kaleme aldığı Tutunamayanlar’da bir toplumun sancılarını, Turgut Özben’in intihar eden okul arkadaşı Selim Işık’ın hikayesi peşinden koşarak; hem arkadaşını hem kendini keşfetme serüvenini, topluma ve aydınlara karşı; yer yer ironik, alaycı yer yer sert eleştiriler içeren bir üslupla anlattı."Ben anlatmak, filan falan demek istemiyorum. Sonum geldi Olric.. Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler, efendimiz. Allah’tan ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. (..) Dilenciler krallığının en küstah soylusu olarak kişiliğimizi burnunuza dayıyoruz. Dinden imandan çıktık. Deli dervişler gibi saldırıyoruz. Açın kapıyı! Biz geldik! Korkudan dudağınız uçuklamasın.”
Daha önce benzeri görülmemiş anlatım teknikleriyle bezeli bu uzun romanı bir yıl gibi çok kısa sürede tamamlayan Oğuz Atay, 1970 yılında TRT’nin roman ödülünü aldı. İki cilt halinde yayına hazırladığı eser uzun süre yayıncılardan ilgi görmedi ancak 1972 yılından basılabildi. Yayınlandığında okurun ve edebiyat çevrelerinin alaka göstermediği eser, Atay’ın ölümünden sonra keşfedilebildi. Berna Moran’ın ifadesiyle romanın “Türk romanında bir başkaldırı niteliği taşıyan, çağdaş Türk edebiyatını batı romanıyla aynı seviye ve yetkinliğe ulaştıran” bir başyapıt olduğu anlaşıldı. 1980’lerden itibaren Tutunamayanlar, aşılması nerdeyse imkânsız bir şaheser hüviyeti kazandı. Tutunamayanlar’ın ardından ikinci romanı Tehlikeli Oyunlar’ı kaleme alan Oğuz Atay yine aynı ilgisizlikle karşılaştı. Roman, Hikmet Benol şahsında Türk aydınının 150 yıllık batılılaşma serüvenini ve doğu düşünce yapısıyla batı değerleri arasında sıkışmışlığını anlatıyordu. 1975’de ilk iki romanındaki anlatım biçimlerini, yeni teknikler deneme arzusunu bir kenara bırakarak okuldan Hocası Mustafa İnan’ın hayatını anlattığı Bir Bilim Adamının Romanı’nı yayınladı. Yılların biriktirdiği üretme isteği ile arda arda eserler veriyordu. Oyunlarla Yaşayanlar isimli tiyatro çalışmasının ardından öykülerini Korkuyu Beklerken adıyla kitaplaştırdı. Takvimler yine 1975 yılını gösteriyordu.“Bu, son yazdığım hikâyelerden biri. Bunun gibi daha birçok hikaye birikti. Hikâyelerimin hepsi kafamda. Hepsini çok iyi hatırlıyorum. Henüz hepsini yazmış olmayabilir. Şimdi bazı geceler, eski alışkanlığımla, gece yarısı uyanıyor ve bu yeni hikayelerimi sepetime –ya da genç kadının sepetine, ya da şimdi ölmüş bulunan genç yahudinin sepetine– özenle yerleştiriyorum, demiryoluna çıkıyorum. Artık tren geçmiyor buradan. Son günlerde istasyon şefini nedense ortalarda göremiyorum. İzinli olduğunu sanıyorum –çünkü yıllardır hiç tatil yapmamıştı. Onun elbiseleri de şimdi benim üzerimde. Giderken yerine beni bırakmış olmalı. Trenler de nedense uğramıyor. Neyse, bunlar önemsiz ayrıntılar.”
1974 yılında ikinci evliliğini Pakize Kutlu Hanım’la yaptı, 1975’de İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi İnşaat kürsüsünde doçent oldu. Hayatı istediği düzene az çok kavuşmuş, kafasında şekillenen projeleri hızla hayata geçirmeye başlamıştı. Romanlarının beklediği ilgiyi görmeyişi ve her daim toplumla hesaplaşma halinde oluşu tıpkı ilk gençlik zamanlarında olduğu gibi onu biraz kendi kabuğuna itmiş, bitmeyen hesaplaşmaların içinde ama kendiyle olmaktan, kendi küçük dünyasından üretiyor olmaktan az çok mutlu bir düzen tutturmuş gidiyordu. Yakın dostu Halit Refiğ’in Halid Ziya Uşaklıgil’in ünlü eseri Aşk-ı Memnu’yu TRT için filmleştirme sürecine izleyici olarak katılan, projenin her anında arkadaşının yanında olan Atay, bu deneyimden büyük keyif almış bu keyfi dizinin yayını başlamadan önce verdiği röportajla seyircilerle paylaşmıştı. Hayat kendi mecrasında ilerlerken 1976 yılı sonlarında yüksek ateş ve baş ağrısı ile kendini belli bir eden bir hastalık kurduğu bu düzeni alt üst etti. Beyin tümörü teşhisi, henüz beklemediği sona doğru erken bir yolculuğa çıkması demekti. Hastalık süreci onu dinginleştirdi. İçinde her daim fırtınalar koparan zihni berraklaştı, huzurlu bir bilge gibi ölümü beklemeye başladı. Londra’da sürdürülen tedavi süreci başarılı olmayınca Eylül 1977’de İstanbul’a döndü. Son iki ayını evinde sevdiklerinin yanında geçirdi. Değeri çok sonra anlaşılacak kendine has deyimlerin bir kısmını kitaplarda, bir kısmını yazı masasında bıraktı. 13 Aralık 1977’de “kıyafetsizi muhterisleri, göz kafiyelerini, canım insanlarını” bu dünyada bırakarak hayata gözlerini yumdu.





