Ejderha, Gelincik ve Deli
13 Ağustos 2018 Gezi

Ejderha, Gelincik ve Deli


Twitter'da Paylaş
0

Bir sabah tanıdık bir şehre girerken
Hüzünlü, tuhaf şeyler düşünür insan
Sadece o şehrin değil
Kendisinin de değiştiği duygusundan...

– Ataol Behramoğlu

Birkaç saat sonra eve döneceğim. Aklımda bir Ataol Behramoğlu şiiri. Ben de biraz değişmişim sanki. Bir kere yazmaya başlamaya karar vermişim. Bu yolculuk bana bir şeyler yazdıracak duygusu içimde, pencereden dışarı bakıyorum. Valizim hazır. Kitaplar, kalemler, defter almışım kendime. Falancanın tadını unutmayayım, şu köşeyi bu sokağı hatırlayayım, bizon votkası (Żubrówka), zencefilli ekmek, çikolatası, şalı, kehribarı derken, yine bir sürü ıvır zıvır almışım. Ben zaten hiçbir zaman seyahatten dönmeye razı olmadım. Hep gittiğim yerde aklım kalır ya da orası ben de kalır. Tam karar veremedim..

Üç gün önce Oświęcim'den çıkarken, dikenli teli kimin neden icat etmiş olabileceğini düşünmüştüm. Bir serçe mesela, yorulup konuverse üzerine bu soğuk sert nesnenin, mutlaka düşünür, böyle bir ucubeyi icad eden yaratık, kimi kimden korur. Yolun iki yanındaki buğday tarlalarına bakıyorum. Yaşamın son bulması kimin elindedir, ve bu yetki nasıl bir başkasına devredilebilir.

Yol boyunca bunları düşünerek Krakow’a geldiğimde burnumda hâlâ Auschwitz’in kokusu vardı. Vagonların bir demir kapıdan geçerek tren rayları bitene kadar ilerledikleri yer dünyanın sonu aslında. Şimdilerde sarı, cılız otların rüzgârda dalgalandığı bu düzlük insanlığın utanç müzesi. Her ölümün bir rengi, kokusu ve hatta tadı olduğuna inanıyorum artık. Mesela şimdi sorsalar, rengi mavi beyaz boyuna çizgili diyeceğim. Ey yirminci yüzyıl, nasıl katlandın bunca zulmü izlemeye.

Bu duygularla geldiğim Krakow’un, II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin Polonya’daki üssü olması hasebiyle bombardımandan etkilenmeyen şehri olduğunu öğreniyorum. Burası, Polonya’nın eski başkenti, hatta bu topraklarda yaşamın başladığı en eksi şehir diyorlar gururla. Oysa ben, Krakow’a indiğimde tüm Avrupa şehirlerinin aynı olduğunu düşünmüştüm yine. Hep böyle düşünürüm, ara sokaklarda dolaşırken de yolumu da öyle bulurum zaten. Belediye Binası, şehrin en büyük katedrali ve diğer ikonik yapıların çevrelediği meydan ve dört bir yanından şehrin periferlerine giden sokaklar.

Crakow gezi

Gidilmesi gereken yerler listem çoktan hazır. Ama ben kendimi ruhen o kadar yorgun hissediyorum ki, önce kendime bir iyilik yapıp Avrupa kıtasının en büyük meydanda, tam güneşin altında oturuyorum bir saat kadar. Güneşin kemiklerime kadar indiğini hissediyorum. Sonra ara sokaklarda amaçsızca dolaşıp, fotoğraf çekiyorum. Bol çiçekli sokak kafelerinde bira içerek, dondurma yiyerek insanları izliyorum. Sistemli bir telaş içersinde hareket eden karıncalara benziyorlar. İnsanoğlu ne garip, kendisi tatile gittiğinde, herkesin tatilde olduğu hissine kapılıyor. Sokakların erkenden tenhalaşmasına, telaşlı yemek yiyişlere şaşıyor. Yani, diyorum ki, en olmadık yerlerde ve zamanlarda yabancılaşıyoruz bazı şeylere.

Ertesi sabah önce Wavel tepesine tırmanıyorum, yolda koca koca ilanlar asılı. Da Vinci’nin nispeten az bilinen ama sanat düşkünleri tarafından Mona Lisa’ya rakip görülen bir resminin, Lady with an Ermine’ın Czartoryski Müzesinde sergilendiğini duyuruyorlar. 1798 yılın Adam Jercky Czartoryski tarafından satın alındıktan sonra üzerinde tahrifat yapılan bu resmi sergilemenin Krakowlular için övünç kaynağı olduğunu düşünüyorum.

Wavel Kalesine girmeden, tepenin hemen eteğinde, Vistül Irmağının kıyısında, ağzından ateşler saçan kocaman bir ejderha heykeli var. Endamıyla tipik bir leh kadını olan rehber hikâyesini anlatıyor.

Crakow gezi

Efsane bu ya, Wavel tepesinde yaşayan bir ejderha varmış. Yalnızca koyun ve genç kız yemekten hoşlanan bu ejderhadan illallah diye halk, şehirde verecek genç kız kalmayınca Krala başvurmuş. Kralın kendi kızını feda edecek hali olmadığından ejderhayı öldürenle kızını evlendireceğini ilan etmiş. Bunu duyan ayakkabıcı Krak, zekice bir plan yaparak bir koyunun içini boşaltıp ağzına kadar sülfürle doldurup,sunmuş. Tabi koyunu yiyince çok susayan ejderha neredeyse Vistül nehrini içmiş. Suyla kükürtün tepkimesi malum. Patlamayla paramparça olan ejderhanın, derisi tüm şehre dağılmış. Zeki ayakkabıcı da herkese o derilerden ayakkabı yapmış.

Ejderha derisinden ayakkabı mı? diyorum usulca. Ona takılmayın siz, rehber atmasyonu. Gülüyorum.

Wavel Şatosunu ve bahçesini dolaşıyorum. Yüzyıllar önce, imkâanlar ve teknikler fakirken, bu kadar ince hesabın ve narin zevklerin bir araya gelebilmesine, bir bakışta ortaçağ, gotik, neogotik ve barok izleri aynı bir araya getirebilmeye şaşırıyorum. Bahçesinde ayak üstü kahve içerken bir yandan da envai çeşit çiçeği inceliyorum. Biri tıpkı adaçayına benziyor mesela. Arıların tüylü bacaklarıyla konup kalkışını izlerken, çiçeği toprağın içindeki, kim bilir kimlere ait minarelleriyle beslendiğini düşünüyorum. Yaşamın tamamen yok olmayıp dönüşümü beni sakinleştiriyor. Üzerimizde biten otlarda yaşamaya devam etme fikrini seviyorum.

Şatonun avlusunda bulunan Wavel Katedrali yeni kralların taç giydiği, bir eski kral ebedi istirahatgâhı. Ölülerin omuzlarında yükselmek ancak bu kadar net açıklanabilir. Bir de katedralin büyülü çanını görmek için, Zygmunt kulesinin tepesine bilmem kaç yüz ahşap basamak tırmanıyorum ve Quasimodo’nun ne hissetmiş olabileceğini düşünüyorum. O kadar kocaman demir bir kütlenin çıkaracağı seste aklını yitirmiş olması çok normal. Bu çana dokunanların dileklerinin gerçek olduğuna inanıldığı için ben de dokunmayı es geçmiyorum. İnsanoğlu dileklerini gerçekleştirme konusunda bu kadar mı aciz yoksa dilekler gerçekleşmeyecek kadar mı büyük bilemiyorum.

Son olarak şehrin en büyük Katedrali olan Bakire Meryem Katedralinde soluklanıyorum. İçerde kalabalık bir düğün var. Düğün merasimlerinin evliliğin sabır isteyen, zor bir bağ olduğunu hatırlatmak için uzun olduğunu düşünmüşümdür hep. O yüzden ilahi gücün altını çizmek için değil de tamamen tüm kış kalkmayan karın soğuğundan korunmak için oldukça yüksek yapılmış neo gotik tavanları izliyorum. Saat başı yaklaşınca Katedralden çıkıp, kulesini rahatlıkla görebileceğim kadar açılıp, her saat başında trompetle çalınan geleneksel Polonya ilahisini dinleyip günü değişken duygularla bitirmiş oluyorum.

Crakow gezi

Son günümün sabahını tuz madeninde geçirmiş olmam sebebiyle, güneşsizliğin acısını çıkarmak istercesine Stare Miastodan otele yürümeye karar veriyorum. Böylece, kurtardığı insanlar tarafından kendisine altın dişlerden bir yüzük yapılan Schindler’in emaye fabrikasının önünde geçiyorum. Auschwitz’deki odalar dolusu emaye tencereler geliyor gözümün önüne. İnsan ölüme gittiğini bilmezse, valizine neler koyar neler diyorum. Otelin hemen yanındaki alışveriş merkezindeki kocaman kırtasiye dikkatimi çekince bende kapitalizmin sularına girmiş oluyorum. Dalıp bir sürü renkli güzel şey alıyorum kendime. Sonrada otelde ellerimi belime koyup bu aldıklarımı nasıl yerleştireceğimi ve valizi nasıl kapatacağımı düşünüyorum kara kara. İnsanoğlu ne garip diyorum, bu kadar ölümle burun buruna olup, ölmeyecekmişçesine yaşamak ne garip.

Son akşam yemeklerine daha bir özenirim, sanki tadı damağımda kalacakmış gibi.. Ama öyle olmuyor. Hayatta gördüğüm en aşağılayıcı akşam yemeği servis ediliyor demek istiyorum ama çok kibar kaçacağını düşünüyorum. Neredeyse kafamıza atılıyor, yenmiyor da zaten. Boşa sürmüşüm kırmızı rujumu diyorum kendime, boşa değil diyor içimden bir ses. Otele götürecek arabaya yürürken, stare miastonun neredeyse bittiği yerde, barın önünde duran kadın dikkatimi çekiyor. İri dalgalı beyaz saçları omuzlarına değiyor, daha fazla değil. Eski komünizm alışkanlığı diye düşünüyorum. Mercan rengi, dizinin hemen altında biten bir etek giymiş, üzerinde sıradan bir bluz ve lüzumsuz kürk bir yelek var. Evet, hava serin ama kürk yelek giyecek kadar değil. Sevgiliye ceket verecek kadar bile değil, belki sarılacak kadar. Bir de kırmızı ruj sürmüş. Gelen geçene elini uzatıp para istiyor. Karşı kaldırımda durup onu izliyorum. Başka bir şey var bu kadında. Dilenci olamayacak kadar temiz, bakımlı. Deli olabileceğine kanaat getiriyorum. Göz göze geliyoruz o an. Yaz diyor, bana bir hikâye yaz, benim hikâyemi yaz.

O kadın hep aklımda, yazmam lazım onu. Bir de, “Bana bisiklete binmeyi, Bakırköy’ün bahçesinde deliler öğretti” diyen biri var. Becerebilirsem, bir de ona yazacağım.

Crakow gezi


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR