N’olur son bir kez konuşalım, söz, bir şey etmiycem demişti de kabul etmemiştim. Neler de görüyorduk televizyonlarda. Ben kabul etmeyince, kafasını sallayarak, görüşürüz seninle gibisine bir tamam demişti. Kafa sallamasını mühimsemedim. Tamam deyince peşimi bırakır sandım. Ah benim bu sanmalarım! Aha göğsümde kötü bir bıçakla kalakaldım sokak ortasında. Hem bebelerin rızkı da dökülüp saçıldı ortalığa. Elektrik faturasıyla ederi de cüzdanda…
Dedim ya neler görüyorduk televizyonlarda; dom dom kurşunuyla böğrü delinenler mi dersin, kafasına tek mermi denk gelenler mi, beş parçaya bölünenler mi yoksa ben gibi kötü bir bıçakla yol ortasında yatakalanlar mı? Herkesin bir nasibi varmış demek ki. Bizimki de böylesiymiş.
Geçenlerde bizim Nazife anlattıydı, uzaktan akrabalarından birinin başına gelmişmiş, bıçak değil, kurşun hiç değil, balkondan itme de yok, ee kız ne etmiş söylesene deyiverince anlattı. Adam kasapmış da satırı çalmışmış karısının boynuna. Bahanesi de neymiş? Vay efendim fasulye iyi pişmemiş. Ama insan yine de başına gelmedikten sonra konduramıyor ki. Hem nasıl kondursun a canım. Sen onca sene aşını ko, çamaşırını yu, boy boy bebeler doğur. Bütün gün onun şunun evinde yık, yıka, ağız kokusu çek. O işsiz güçsüz, içkide kumarda. Gece de gelsin üstüne çıksın. İyi valla.
Benimki de öyle olduydu işte. Yıllar yılı çalış didin, yıka, ser, süpür. Hakkını arayınca da pazar çıkışı yol ortasında göğsünde kötü bir bıçakla yatakal. Anamgil çok dediydi bırak bu berduşu diye de ben bebelerin hatrına olmazlandım. Evveli de ahiri de aynıydı bizimkinin, değişeceği de yoktu ya neyse. Çocuklara baba, başımıza kocadır diye katlandık. Ama ne zaman ki, cüzdanımdan aşırdığı paraları elin orospularına yedirdiğini duydum, işte o zaman kan beynime sıçradı. Hele arlanmaz hele dedim. Yazdırdım dilekçeyi, veriverdim mahkemeye. Mahkeme bahsini duyunca sabaha dek dövdüydü de bebeler bacağımda kendimi dar attıydım karakola. Karakoldakiler, olur öyle şeyler barışıverin dediler de ben, bebelerimin rızkını elin orospularına yedirmem diye inat edince, uzaklaştırma neyin verdiler. Kurtuldum sandıydım.
Meğer yanılmışım. Önce onla bunla haber saldı, vazgeçsin mahkemeden barışalım diyerekten. Olmayınca, ardımda dolanmaya başladı. Yaşatmam seni diye tehditlere kadar vardırdı işi. O da kâr etmeyince anasını yollayıvermiş, erkektir yapmış bir hata, elinin kiridir diyecek oldu, ağzıma geleni saydım da kışkışladım karıyı.
Bir zaman duruldu, dolanmaz oldu ardımda. Ama hep köşedeki kahvede bekledi, sabah akşam gözü yolumda.
Evine temizliğe gittiğim güngörmüş bir abla vardı. Yıllar önce def etmiş kocasını. İşli, güçlü. Durgunluğuma verip sorduydu. Neyin var diyerekten. Anlattıydım dövmelerini sövmelerini, mahkemeleri. Gel dedi seni derneğe üye yapalım, sen gibi başka kadınlar da var, birlikte daha güçlü olursunuz. Aman abla, devlet var kanun var neyime şimdi dernek mernek deyince, o da, bak kızım devlet de kanun da erkeklerin, biz bize gereğiz dediydi. Geçmiş zaman adını da söylediydi derneğin. Morlu murlu bir şeydi zaar. Aklım ermez o işlere deyip yanaşmadım. İşin buralara geleceğini bileydim yanaşırdım ya, bilemedim işte. O gün fazladan para da verdi kadın. Git dedi, üstüne başına bir şeyler al. Ama nerde ben de o heves. Hem, elalem… Onca ısrar etti kadıncağız. Kıramadım. Aldım, aldım. Çiçeklisinden bir entari kendime, arttırdığımdan da çocuklara toka felan işte.
Almaz olaydım o çiçekli entariyi. Kahvedekilerle bir olup adımı yolluya çıkardı o boyu devrilesice. Yakıştırdığı sıfata onu bunu da inandırdı. Hatta bir gün o buruşuk bacısı laf kondurmaya kalktıydı da yoluşuverdik sokak ortasında. Sonra nenesi büyük oğlanı fiştiklemiş de bana bir tuhaf bakmaya başlamıştı çocukcağız. Üstüne, mahalle esnafı da kudurmaya başladı. O zamana kadar hele bacım, aman yenge diyenler, türlü türlü laf sokuşturmaya başladılar. Konuşurken incelmeler, kırılmalar. Bir ihtiyacın olursa çekinme diyenler, şimdiden kelli dul sayılırsın diye bıyık buranlar. Onca zaman, çalıştığıma didindiğime yüksünmedim de bu laflar, hareketler gözümü korkutmadı desem yalan olur. Yılmadım, yılmadım amma, ne zormuş bu işler, ya Rab al canımı da kurtulayım dediğim de oldu hani. Bebeleri düşündüm, büktüm boynumu.
O gün de işte bizim Berrin Hanım; uzaktan akrabalar geldi misafirliğe sen bugün temizliğe gelmeyiver dediydi. Olurdu, niye olmasındı. Gitmeyiverdim. Nicedir park park diye mızırdanan bebeleri aldım eteğime, elime de pazar filesini… Hem elektrik faturasını yatırırım hem de bebelerin başlarına ablalarını koyup pazardan üç beş bir şey alırım diye düşündüydüm.
En ucuzunu alacam diye tezgâh tezgâh dolanıp, kuruş kuruş pazarlık yapa yapa bitirdim pazarı. Çıkışa doğru yol alırken de bizim Nazife’yi görüverdim. Kız dedi aman seninki pazarın çıkışında dolanıyordu, gözü göz değildi ha!. Ben de, boş ver be Nazife’m, eskidi o eskidi, ateş olsa cirmi kadar yer yakar dedim. Dedim, dedim amma göğsüme de inceden bir sızı girmedi değil hani.
Boşa değilmiş o ince sızı. Pazar çıkışını çıktım çıkmadım dikiliverdi karşıma. Ben, koltuk altıma kıstırdığım cüzdanım ve yarım doldurabildiğim filemle ışığa yakalanmış tavşan gibi donuverdim. Öylece bakıverdim eskimiş kocama. O, elleri sakosunun cebinde, haksızlığa uğramış da öc alacak kanlılar gibi süzdü durdu beni. Sonra da, şerefimi iki paralık ettin kahpe deyip yekindi. Elinde Bursa işi çakıyı görünce düşürüverdim elimdeki fileyi.
File elimden düşüverince, bıçak da göğsümün önünde şavkıyınca, kalbimde hızlı hızlı koşunca, içimden dedim ki; kız anam Allah bilir yarın gazeteler benden için neler neler yazacaklar?
Düşündüm düşünmedim kalbim ikiye yarıldı. Onca zaman bir baltaya sap olmamış, insanca hiçbir şeyi denkleştirememiş eskimiş kocam, bıçağı tam kalbime rast getirdi. Kalbim bölünürken, aklımdan son geçen; bebeler! bebeler ne olacaklardı!?






