Esra Ertan • Jane Birkin
12 Nisan 2017 Öykü

Esra Ertan • Jane Birkin


Twitter'da Paylaş
0

Bar kapanmak üzereydi. Yorgundum. İçeride kırmızı gölgelerin bulanıklaşmasıyla oluşan hoş bir karanlık vardı. Uyumak istiyordum, taburede öylece otururken aniden, Hadi be! Evinize, yeter, diye haykırmak, masalardan tek tük yükselip duvara ve ışığa çarpan, sonra da hiçbir fark yaratmadan buharlaşan sohbetleri dağıtıp tezgâha uzanmak istiyordum. O da anlamaya çalışıyordu. Dakikalardır bana bakmayı sürdürürken etrafı aşağılayarak süzen bakışlarıma durmadan bir anlam yüklüyor sonra tatmin olmayıp yeni anlamlar yakıştırmaya çalıştığı bakışımı ve arkasında  canlanan şeyleri yakalamaya çalışıyordu. Yani sanki öyle bir hali vardı. Sabah sabah Sema Hanım’ın eteğinden sarkan söküğü gördüğümü, mesela yakalayabildi mi ya da şimdi şu tezgâha donumu çıkarıp uzansam n’olur acaba diye zihnimde canlanan donsuz ve tüylü halimi o da canlandırdı mı hayalinde mesela. Bir an utandım galiba, gerçekten de beni donsuz yakalamış gibi bakıyordu. Yüzü nemli bir parlaklıkla, gecenin şu saatinde capcanlıydı. Ben yorgundum oysa. Nasıl oldu bilmiyorum. Yanımda oturuyordu. Müzikten bahsetmeye başlamıştı. Diyordu ki, glam rock, punk’ın gelişmesinde önemli bir süreç olmuş. Bir de ‘kremalı kahve’ gibi bir şeyler geveliyordu. Sanki dudaklarının kenarında krema artıkları kalmış gibi yavaşça da yalanıyordu. Öyle yorgundum ki sohbeti beni meşgul edemiyordu. Işığa baktım, ardından ona. Jane Birkin gibiydi saç kesimi. İşte bu hoşuma gitmişti. Bar kapanmak üzereydi. Yalnız kalmak istiyordum ama öte yandan Jane Birkin gibiydi saç kesimi. Daha önce bunu neden hayal etmediğim aklıma düştü. Öyle ya, pekâlâ kendimi bırakabilirdim akışa. Bir kez olsun deneyebilirdim. Akışa bırakmayı yani… Yürüyorduk. Sessizce yürüyordum ben. Onunsa susmaya pek niyeti yoktu. İşi gereği seyahat ediyormuş. Salıya kadar buradaymış. Doğum günü falan bir şeyler daha söyledi. Tam, ben ne yapıyorum böyle, derken yakaladı beni. Kocaman gözlerini devirerek baktı bana ve güldü. Şimdi elimi tutuyordu. Ufak bir eldi bu, ufak ve güçlü. Kaldığı oteli tarif etti, yorgunmuşum, istersem  otele gelebilirmişim, sabah da erken kalkacakmış zaten. Akıştaydım, anın içindeydim. Tamam dedim. Ben de erken kalkacaktım hem. Yalnız kalmak ve hemen uyumak istiyordum. Yine de otele gittik beraber. Odasına çıktık. Bana kendisini anlattı. Oyuncak sepetinden dökülüp ortalığa saçılmış legolar gibi. Bir araya getiremediğim bir dolu hikâye… Eğlenceli biriydi aslında. Ve bu canlandırmıştı beni biraz. Solgun teniyle kızıl saçları, gece lambasının ışığında uyumlu bir bütünlük içinde parlıyordu. Küpelerimi çıkardım, papuçlarımı fırlatarak savurdum ve yatağa attım kendimi. Ve o, ışıldayan bu bütünlüğünü hiç bozmadan yanıma uzandı. Kendimi tuhaf, hatta endişeli hissediyordum. Günün sonunda biraz olsun rahatlamayı düşünürken… Bir anda donsuz kaldım. O çıkarmıştı yani. Ve diğer şeyleri. Alt kattan yükselen alkış, ıslık, çalgı sesleri, aramızda yay gibi gerilen, arzuya benzer bir şeye coşku katıyordu. Beni istiyordu, beni alıyordu. Ona katıldım ben de, geceyi birlikte yaşadık. Sabah ilk uyanan ben oldum. Romantik, iyi bir şeyler yapabilirdim sanki; yani içimden  geçmedi değil. Hiç değilse eğilip öpebilirdim, yanağından ne bileyim işte, saçlarından…  Kalktım, aynanın karşısında giyinirken puantiyeli gömleğimi kendime bir kez daha yakıştırdım. Şaşılacak şey ama kendimi canlı, dirilmiş hissediyordum. Resepsiyonu aradım. Kahvaltı yedi buçuktaymış. Eşyalarımı toplayıp bir an kapıda kalakaldım öylece. İlerle ya da dur. Kahvaltı salonuna indiğimde masalar bomboştu. Peynire ve haşlanmış yumurtalara sanki mutluluğa bakar gibi baktım. Masalara çiçekler de  koymuşlar…

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR